1 Ocak 2019 Salı

2018'e dönüp bir bakmak istedim.

Selam canım blog!

Senenin son gününde yazmasam olmazdı dersem, sanki tüm sene yazdın mı be kadın, deyip bana terlik atar mısın? Az önce bu beyaz sayfayı açıp yazmaya başlamadan önce şöyle bir baktım da sadece 3 yazı yazmışım bu sene. Eskiden olsa utanırdım bu itirafıma. Yazı bile yazmıyorum deyip, üzülürdüm. Önceden blog yazardım deyip, kendime haksızlık ederdim. Hatta ve hatta bu sene daha çok yazı yazacağım, bloga daha çok zaman ayıracağım diye bir ''yeni yıl hedefi'' de koyar, iyiden iyiye kendimi baskı altında bırakıp, bu yazının altında ezilip büzülürdüm. Sonra yine yazmaz ve yine yine yine bu kısır döngü içinde kaybolur giderdim.
Oysa ne gerek var buna? Burası mecbur olduğum için geldiğim bir iş yeri değil ki. Veya yazmadığımda ceza almıyorum, neyse ki :)
Burası ben ne zaman istersem uğrayabileceğim bir anı defteri. Anılarım, deneyimlerim yazdıkça, paylaştıkça benim unutmadığım bir hal alıyor. Belki başkalarına da ilham oluyor. Yazmanın güzel tarafı bu. Ama yazmamanın da kötü bir tarafı yok. Çünkü geçen sene 2017'yi uğurlarken de bahsettiğim gibi, kendim için yaptığım herhangi bir konuda (bu yazı yazmak, kitap okumak, yediğim, içtiğim falan her ne olursa olsun) kendime iyi davranmanın esas olduğunu hep hatırlamaya çalışıyorum. Çünkü yaptığım her ne ise, ucunda bana iyilik dokunursa bir anlamı olacak. Yapmadığım her ne ise de, ya doğru zaman değildir de o yüzden olmamıştır ya da canım onu yapmak istemiyordur. Bu, bu kadar basit deyip kendimi bağrıma basmak en güzeli. Bunu bazı dönemler daha sık hatırlamalı insan.

Her neyse.

Bugün etrafta geçen bir sene içinde neler olup bittiği o kadar paylaşıldı ki. Tanıdığım, tanımadığım bir çok insanın geçen bir senede neler yaşadığına ufak bir göz atarken yakaladım hep kendimi. Ve sonra kendi bir senemi düşündüm ve instagramda bulduğum bir liste üzerinden bunu paylaştım.



''Otelde bir eşyamı unuttum'' maddesinin üzerine düşünürken unuttuğum şeylerin hangi senede olduğunu hatırlamakta zorlandım. Çünkü bir klişe olarak zaman çok çabuk geçiyor. Ve tam o sırada, şu an Doha'da yaşayan bir arkadaşım, canım Miray,  ''Ne kadar da güzelleşiyoruz, değişiyoruz değil mi?'' dedi ve bu cümlesiyle beni daha derin düşüncelere gönderdi. Ve düşünmeye başladım. Ocak, Şubat, Mart... Yakalayıp durdurmaya çalışmadan yaşadığımız koca bir sene. Zamanı durduramamanın kötü bir tarafı olmadığını, sırf bu sayede dolu dolu anılar biriktirebildiğimizi hissettim. ''Yıllanmak ne güzel'' dedim ben de ve işte o an bloga dönüp yazmak istedim.

Koca bir seneye özet, kendime bir not olsun diye en sevdiğim kafeye geldim ve uzuuun bir zaman sonra içimdeki sesi yazmaya koyuldum.

Çok acayip şeyler oldu bu sene. 2017 biterken taşındığımız yeni evimiz, 2018 boyunca yaşadığımız her günün sonunda kedili, sıcak bir yuva olarak bizi bekleyen en güzel mekandı. Yavaş yavaş, hiç acele etmeden bir sene boyunca evimizi yuva yaptık. Eksiklerini tamamladık, dekorasyonunu yaptık. Yaşadıkça yaşanılası bir hale getirdik.

Yeni yıl itibariyle, tamamen iç sesimin beni sürüklemesiyle bedensel olarak değişmek için neler yapabileceğimi araştırmaya başladım. Ne yediğime odaklandım ve neden yediğimi ilk defa kendime sormaya başladım. Derken vejeteryen oldum. Bu süreçte bedenimin dinlenişi, sakinleşmesi beni daha mutlu etti ve bu yeni yeme tercihimi bir sene boyunca istisnasız sürdürdüm.

Yediklerimi sadeleştirmeye devam ettim. Rafine şekersiz beslenmeyi araştırdım ve bunu denemeye başladım. Paketli gıda, işlenmiş şeker vs. ne ise bunlardan uzak durmaya ve bunların yerine kendi mutfağımda yapabileceklerime odaklandım. İlk defa kendi ekmeğimi, yoğurdumu yaptığımdaki kişisel tatmini belki uzun zamandır hiçbir şeyde hissetmemiştim. Mutfakta zaman geçirdikçe kendimi keşfettim. Yeni ve sağlıklı alternatifler pişirdikçe kendi bedenime yaptığım bu iyilik beni zaten mutlu ediyordu. Ama en güzeli mutfakta zaman geçirmenin benim için bir nevi meditasyon olduğunu keşfetmemle oldu. Böylelikle bir sene içinde en çok zaman geçirdiğim iki yer oldu. Birincisi uçak, ikincisi mutfak!

Taşınmanın ve kolilerce eşya toplamanın bir yan etkisi olarak yaşadığım evde de sadeleşmeye başladım. Şubat ayında okuduğum Sade kitabı sayesinde (link burada) bu sene çok duyduğumuz 'Minimalizm'i hayatıma almaya başladım. Gardrobumda ciddi bir değişim başladı. Giymediklerimi attım, başkalarına verdim veya sattım. Ama asla dolabımda tutmadım. Böylelikle az eşya, çok mutluluk nedir deneyerek görmeye ve para biriktirmeye başladım. Çünkü gerçekten ihtiyacım yoksa almamak da minimalizmin bana getirdiği bir başka güzel alışkanlık oldu.
O esnada yoga ile tanıştım. Sanki  'kendine iyi davran paketi'  satın almışım gibi güzel olan herşey beni bulmaya başladı ve ben de tüm bu deneyimlerin tadını çıkardım.

Bu esnada Mart geldi ve sevdiceğin askerliği bitti. Ondan sonra, işte tam olarak ondan sonra sanki sene daha bir hızlı akmaya başladı.

Nisan, Mayıs, Haziran derken hep bir geri sayım vardı. Ekim'de bir düğünümüz olucaktı. Ve Ekim'den önceki tüm aylar bu tarihe bizi yaklaştıran birer sayaçtı.
Aylar birbirini kovalaya dursun, evde de kediler birbirini kovalıyordu. Fındık kedim 6 yaşından sonra evde başka bir kedinin, yani Alberto'nun varlığına alışmaya çalışırken Albertocum bizimle 1 senesini doldurmuş oldu. Sahiplensem nasıl olur, yapabilir miyim, bakabilir miyim dediğim günün üzerinden bir sene geçmişti ve o bir sene boyunca ben hep  'iyi ki'  demiştim. İyi ki yaşamımıza, anılarımıza bu gri kedi de katılmış.

Sene devam ederken, ben 'asla asla deme' dememiş olacağım ki, asla yapmam dediğim kına gecemde kendimi bayıla bayıla göbek atarken buldum. Kendimi ve en sevdiklerimi, ellerimizde teflerle gördüm.Hatta bir ara elimde kına bile gördüm.
Abartmıyorum, hayatımda hiç bu kadar eğlenmemiş olabilirim. Yaşadığım en komik ve en eğlenceli şeydi şu kına gecesi. O yüzden kesinlikle, iyi ki!

Ve beklenen an geldi. Biz bir Ekim sabahı ailelerimizle birlikte Barcelona uçağındaydık. Olur mu olmaz mı, nasıl olur, başarabilir miyiz derken öyle bir oldu, öyle de güzel oldu ki.
26 Ekim'de en sevdiğimle evlendik ve yine en sevdiklerimizle, en sevdiğimiz şehirde bu günü kutladık. Bu senenin en güzel olayı buydu desem, bence bana hak verirsiniz.

Eğer Barcelona'da evlenmeyi ve benim hostes olmam sebebiyle sürekli bir yerlere gidiyor olmamı saymazsak, bir senedir sevdicekle hiç seyahat etmemiştik. Nihayet sene bitmeden bu zinciri kırdık ve önce Almanya'da iki günlük bir kaçamak yaparak seyahat listemizdeki bir yerin daha üzerini çizmiş olduk; Rothenburg ob der Tauber.

Ve hala sene devam ederken son ayda benim için çok heyecan verici birşey daha oldu. Görevli olduğum Kathmandu uçuşunda bu sefer favori bir yolcum daha vardı. Sevgili eşim (öhhöm öhöm) bana yolcu olarak katıldı ve biz iki sene önce konuşmaya başladığımızda ilk konuştuğumuz yer olan Nepal'de beraberdik. En heyecan verici olanı ise boarding esnasında, o en alışkın olduğum yerde, uçakta onu elinde bileti ile görmüş olmamdı. Sanırım buna alışmalıyım :)

Geçen gün instagramda bir mesaj aldım. İtiraf etmeliyim ki, bi süre yadırgadım. Neden böyle bir sorunun sorulduğunu anlamadım. Tanımadığım ve beni tanımayan birinin böyle direkt bir soruyu sorarak ne cevap beklediğini düşündüm bir süre. Soru şuydu; sizi üzen mutsuz eden olaylarla ve insanlarla nasıl başa çıkıyorsunuz? Hem tuhaf bulduğum için, hem de bunun belli bir cevabı olup olmadığını bilemediğim için cevap veremedim. Ama o soruyu okuduğumdan beri düşünüyorum, nasıl başa çıkıyorum diye. İlk önce kişisel motivasyonum sayesinde diye düşündüm. Evet, içsel motivasyonumu genel olarak yüksek tutmaya çalışıyorum ama bu konunun yüzde yüz hakkını verdiğimi söyleyemem. Ve sonra şunu fark ettim. Çoğunlukla baş edemiyorum. Ne beni üzen olaylarla, ne de insanlarla baş edemiyorum. Resmen elimi kolumu bağlıyor böyle olaylar ve insanlar. İçimi parçalıyor ciddi ciddi. Kötü bir olayı eninde sonunda kabullenebilirsin belki, insan olmanın doğası bu. Ama kötü bir insanı kabullenebilir misin? Sana düşünce olarak zarar veren herhangi birini yanında tutabilir misin diye düşündüm. Bir kerede silip atamadığımı fark ettim. Sineye çekmek doğamda var. Hak ettikleri bir iki kelimeyi bile söyleyemediğim çok insan var. Bunun yerine ise yaptığım şey, susup sakin kalmaya çalışmak ve en sonunda unutmak. O insanın kötülüğünü ve en nihayetinde de o insanı unutmak. Bu bir nevi zihin temizliği benim için. Olan bitene rağmen o kişileri tekrar bağrıma bastığım anlamına gelmiyor bu. Kin de tutmuyorum, çünkü unutuyorum.  Ama olumlu ama olumsuz hiç bir bağ hissetmiyorum, çünkü unutuyorum. Belki sırf bu yüzden içimde bir sürü şey birikiyor başlarda ama sonra bir sabah bir bakıyorum herşey geçmiş. Ruhum hafiflemiş ve ben hiç birşey olmamış gibi devam edebiliyorum.
Sözün özü şu ki, ben iyi şeyler paylaştım diye hep iyi şeyler olmuyor hayatımda. Bazen dibi görüyorum, ama kabulleniyorum ve bunu yaşıyorum. Üzülmek de bir duygu. Sadece kendimi hırpalamamaya çalışıyorum. Kendimi tüm duygularımla seviyorum, kabulleniyorum ve bu bana iyi geliyor.

Günün sonunda, yuva dediğin eve  gelip kapını kapatıyorsun. Kendinle ve sevdiklerinle baş başa kalıyorsun. İşte tam bu noktada, kötü bir günün sonundaysan ve sarılmayı çok iyi biliyorsan herşey geçiyor. Öğrenmen gereken tek şey, sarılmak. Kendine sarılmakla başla. Bildiğim  ve söyleyebileceğim en iyi şey bu.

Herkese musmutlu bir sene olsun. Zamanı yakalamaya çalışmayın, yaşayın!
Sevgiler,
İlham Kedisi


''Her nerede olursan ol o her zaman için başlangıç noktasıdır. Hayat bu yüzden böylesine güzel, böylesine genç, böylesine tazedir. -Osho''

Share:

1 yorum:

Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com