Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Karasu ve Poyrazlar Keşfi

Son keşifler bunlar! Artık Adapazarı maceram sona erdi. On günü dolu dolu ve bir o kadar da keyifli, huzurlu geçirdim. Bana pek iyi geldi, umarım ben de birilerine iyi gelebilmişimdir :) Perşembe gününü Karadeniz ile tanışmaya ayırdık ve düştük yollara. İlk durağımız Karasu! Dev dalgalarını etkileyici bulmam bir yana, epey korktum aslında. Kıştan ve müthiş rüzgarlı bu günden kaynaklanıyor sanmıştım dalgaların heybeti. Öyle değilmiş işte yazın da böyle olabiliyormuş. Tül gibi Ege'de yüzen, bunu bile zor zahmet öğrenen ben kendimi bu dalgalar ile yüzerken hayal edemedim. Bir fotoğraf çekilelim diye yaklaştık ama göreceğiniz üzere gönül rahatlığı ile poz veremedik bile. Ayaklarımızı yakalamaya çalışan dalgaları kontrol etmekten pes edip ancak bu fotoğrafı çekilebildik. Diyeceğim o ki, hey gidi Karadeniz heey! Sanki dalgaların heybetine inat Karasu plajının kum taneleri incecik, ipek gibi. Dalgalar ile boğuştuktan sonra, hiç şüphesiz, başka hiç bir yerde bulamayacağınız huzuru bu...

Kar Postası

Şimdi bir çoğunuza saçma ve imkansız gelecek bir şey söyleyeyim. Ben bu yaşıma kadar hiç lapa lapa yağan kar görmedim. Lapa lapa kar yağması lafını sadece bir deyimden ibaret sanar hatta ve hatta mecazi bir anlamı olduğunu düşünürdüm. Kaldı ki daha tipi şeklinde yağan kar falan hiç sözlüğümde yer almayan bir kavramdı. Ta ki düne ve bugüne kadar! Kendimi hiç bu kadar İzmir'li hissetmemiştim. Sabah gözümü karla açtığımda daha yüzümü yıkamadan fırladım sokağa. Eriyip gidecek diye de ödüm kopuyordu. Halbuki daha yeni başlıyormuşuz, ben ne bileyim. Gelmeden önce İzmir'de de bir iki kar tanesi uçuşmuştu gökyüzünde ama İzmirli kar taneleri yere düşmeyi pek sevmez bilirsiniz. Daha havada erirler, en fazla burnunuza konarlar. Ki bu da mutlu olmamıza yeterdi. Buradakilerin ise derdi tasası yerdeki boşlukları doldurmak ve santimetre rekorlarına koşmak. Hal böyle olunca benim de iki gündür tek derdim kabanımı kara bulamak, botlarıma su girene kadar karların içinde ayaklarımı sürümek, Elze...

Önce "İstanbul", Derken "Adapazarı"

Son gönderimden bu yana çok şey değişmiş olabilirdi. Ama gelin görün ki hala beklemedeyim ve hala beklenen değişim gerçekleşmedi. 2014'un son aylarından miras kalmıştı bana bu bekleme ve ertelenme. En azından 2015 yapmaz diyordum o da yaptı yapacağını. Önce uçak biletimi aldım ve heyecandan yerimde duramama sürecini böylece başlattım. İlk iptal mesajını uçak seferim için aldım ve kötü hava şartları yüzünden uçuşum ertelendi. Sonra onu bir gün öncesine taşıdım ama bu sefer de uçuştan bir gece önce mülakatın ileri bir tarihe ertelendiği ile ilgili mesaj aldım. Artık sonuca o kadar odaklıydım ki bu beklenmedik iptaller neye uğradığımı şaşırttı bana. Ne yapsam ne etsem daha ortada yeni bir tarih bile yokken gitsem mi İstanbul'a yine de derken, bir risk almaya daha karar verdim. Hayır bileti yakmadım, aldım bavulumu düştüm yollara. Her şey erteleniyor diye ben de kendi ellerimle planlarımı ertelemek istemedim ve bu kez dönüş tarihi belirsiz bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. Önc...

Beklenen Mülakat, Beklenen Yolculuk

Beklenen yolculuk geldi! Ne güzel de dilemişim ben öyle. Ama tren yolculuğu olmayacak, biraz daha güncellenerek gerçekleşti dileğim. Perşembe gününe İstanbul uçağım var. Hem de yılın ilk mülakatı için çıkıyorum yola. Çok hayırlı bi iş için yani! Ama iki gündür kalbim pır pır. Ben o bildiğiniz öğrencilerdenim. Heyecanından kaybeden, sınavda heyecanlanıp eli ayağına dolaşan zavallı canım öğrenci, benim o işte. Şimdi bir de mülakat deyince daha tuhaf heyecan basıyor. Sınav nerdeee, mülakat nerdee! Ama işte bi umut cuma gününe kadar heyecanımı tüketirsem diye düşünüyorum. Yani insan bir hafta boyunca heyecanlanamaz herhalde elbet azala azala yok olur. Sonra da eser o mülakatta fırtına gibi, dimi?? Bir de ben o bildiğiniz her duruma bir B planı olanlardanım. Mesela daha şimdiden süreç olumlu tamamlanırsa yapacağım bir A, olumsuz olursa yapacağım bir B planım da hazır bulunmakta. Her durumda beni mutlu edecek bir rota da çizdim İstanbul macerama ve ilk aşamadan sonra en yakın arkadaşımı a...

Kitaplar ve Ocak

Ocak ayını ilk defa hissederek yaşadım. Bunda okul telaşlarından çoktan kurtulmuş ve iş ararken kendimi hobilerime vermiş olmamın büyük bir katkısı var. Kendimle baş başa kalınca, yaşadığım günleri ayları hisseder oldum. Çünkü mecburiyetlerim yok, sadece ben ve iç sesim var. İç sesim çok konuşur benim o yüzdendir ki blogda da iç ses yazılarım aldı başını gidiyor. Ama ben içten içe konuştukça rahatlıyorum bir şekilde. kaynak Ocak ayında en sevindiğim şey de kitap okumaya zaman ayırabilmiş olmam. Okul varken ders kitaplarından başka bir kitap okuyamadığım yetmezmiş gibi bir de sınav streslerinden ne okuduğumdan keyif alıyordum ne de zamanımı kaliteli kullanabiliyordum. Ama bu ay aldım kitabımı geçtim yatağa. Az da olsa illa ki bir iki sayfa kurcaladım ve derken 3 kitap bitirdim. Biliyorum bir rekor değil ama benim için şimdilik yeterli bir sayı. Önce " Sen Dünyaya Gelmeden "i bitirdim ve değerlendirmesini de şurada yaptım hatırlarsanız. Sonra Gabriel Marquez 'in ...

Macera oyunum

Ufak hareketlenmeler geldi geliyor günlerime. Hani hissedersin ya bazen her an her şey olabilir ile ilgili bir beklenti gelir yüreğine. Bana şu sıralar olan tam da bu. Neşemi buldum yeniden. Kendi kendime yeteceğimi söylemiştim ve oldu işte :) Kim ne derse desin, insanın en büyük motivasyonu kendisi. Hafta sonunu sınavlar ile geçirdim. Hatırlarsanız taşınmış olmayı bekliyordum bundan bir ay önce ama olmadı hala. Bakalım ben bekliyorum yine.Ama taşınacağım diye sınav yerimi Aydın' a almıştım kötü olan o oldu. Gidip gelmek zorunda kaldım iki gün. Sınav yerleri açıklandığında sinirden kudurdum. Neden bu plansızlığın sonuçları bana patlıyor hep diye ben de patladım epey ama sonra sakinleştim. Sınavlara da çalışamadım zaten ama hayıflanmayı bırakıp keyfe dönüştürmeye çalıştım bu süreci. Sınavdan bir gün önce sınavın olduğu okulu keşif için gittiğimde bir ilham geldi bana ve kendi macera oyunumu oynadım tüm gün. Kitabım, müzik çalarım ve günlüğüm. Mutluluk için temel parçalarım yanımda ...

Dişçide düğün havası

Hastaneleri hiç sevmem hiç. Çocukluğumda o kadar çok hastane anım oldu ki yatılı, aramızdaki ilişki daha o yaşlarda bıkkınlığa ulaştı. Yine de evde "Anne, çoktandır doktora gitmiyoruz. Yarın gidelim mi?" deyişim kulaklarda çınlamaktadır. Artık çocukluğumdaki gibi değilim. Hele ki sabahın köründe kalkıp gitmesi yok tahlil için beklemesi, balık istifi o kalabalık, hastane rengi -öyle bi renk gerçekten var-, kokusu, her şeyi gözümde korku filmini andırıyor. Ve dişçiler! Dişçi korkum yoktur aslında ama hayatımda sayılı gitmişliğim vardır yine de. O kadar sayılıdır ki hatta en son ne zaman gittim hatırlamıyorum bile, neden bilmem. Neyse, gel gelelim kaç hafta önceden aldığım randevu ile bugün diş hastanesine gitmem gerekti. Benim yirmilikler çıkmıyor yaa diye söylenirken zavallıcıklar çıkmış çıkmış en sonunda sıkışıp kalmış da benim haberim yokmuş. Dişimdeki leke için gidince acı gerçeklerle yüzleştim. Bir değil, iki değil tam dördü de bana acı vermeden sessiz sessiz halletmeye ça...