17 Mayıs 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #Son

Artık meydan okumamı bitirsem iyi olacak galiba, ne dersiniz?

Çok süründürmüşüm, çok uzatmışım gibi görünse de aslında tam da istediğim gibi oldu bu meydan okuma. Her gün yazılsın, şöyle yazılsın, böyle çizilsin diye kurallar koymadım hiç. Hatta istemediklerinizi cevaplamayın bile dedim, hatırlarsanız. Bu tamamlamak zorunda olduğumuz bir görev değildi çünkü. Bu bir ''Apartman Sohbeti'' idi. Ve tıpkı her apartmanın, her dairesinin misafir ettiği, tanık olduğu o uzun sohbetler gibiydi. Saatlerce süren kahvaltı sohbeti de olabilirdi bizimkisi, bir türlü bitmeyen kapı önü sohbeti de. Ama sanki, ''yahu saat geç oldu hayatta bırakmam, bu gece kalın bizde''li bir sohbetti bu meydan okuma. O yüzden herkes, canı ne zaman isterse katıldı ve canının istediği gibi bitirdi. O yüzden herkes tüm samimiyetiyle, pijamasıyla, kahvesiyle ve hatta ocaktaki yemeği ile çıkıp gelebildi. Sonuç olarak herkes çok sevdi. Ve ben de İlker Gümüşoluk'un YouTube'daki sohbetlerinden ilham alarak bunu bir meydan okumaya çevirmekle ne iyi ettiğimi gördüm.

Benim de son sorularımı yazma vaktim nihayet geldi çattı. Ha, bu demek değil ki bu meydan okuma da burada kapandı. Kapım her zaman açık, çıkın çıkın gelin. :)

Tüm sorular ve meydan okuma ilanım burada detaylıca yazıyor.

Gelelim son sorulara;

Almış olduğun en saçma teklif?


Bir teklif mi desek, zorunluluk mu bilemiyorum ama iki yıldır yaptığım en saçma şey şu ki, kedisiz yaşamayı kabul etmek. Evimde gerçek anlamda huzurlu hissedememe sebeplerimin en başında bu geliyordu. Başlarda her gece evde olmayışım, yatılara gittiğimde 3-4 geceye kadar eve gelmediğim zamanların olması sebebiyle bu teklife ''yani aslında evet ben şu an kedi de bakamam zaten'' diyerekten sıcak bakmıştım. Hayatımın hatasıymış.
Evde beni karşılayan bir kedim yoksa, eve gelmenin ne anlamı var?
Peki ya, uyurken ayaklarımın üzerine tüm ağırlığıyla kurulup uyuşmama ve karabasanlar görmeme sebep olan bir kedim yoksa uyumanın ne anlamı var?
Bir de ben tıkırtı duysa kedidir kedi kafasında olan bi insanım. Kedisiz evde tıkırtı duymanın ne demek olduğunu tahmin etmek ister misiniz?
özlenen anlık görüntülerden biri.

Neyse ki, bir kaç haftaya bu saçma hayat son buluyor ve Fındık kedimi yanıma ev arkadaşı olarak alıyorum. O da İstanbul'lu olacak ve onun sayesinde eve gelişler için mutlu bir sebebim olacak artık. Çok özledim!

Uzun süreli evde olmayışlarıma da bir çözüm bulucaz artık.

Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?


Kendimi çok değerli hissettiğim birden çok an var. Yaşadığım herhangi bir anda, belki şen bir kahkahadan sonra durup baktığım manzarada, özlemle sarılanım olduğunda, özlemle sarıldığım yanımda olduğunda kendimi çok ama çok değerli hissediyorum. İyi ki dediğim her an için kendimi daha değerli, daha işe yarar ve daha mutlu hissediyorum. Mutlu olduğum her an benim için çok değerli. Ve hiç bir şey, böyle bir anda bana kendimi değersiz hissettiremez. Sonuç olarak, evet çok değerli hissettiğim anlarım ve koskocaman değerli bir hayatım var.

Hangisi daha olası; cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?


İflah olmaz bir Harry Potter fanı olarak şunu tüm kalbimle söyleyebilirim ki, bence hepsi mümkün. Tek soru, neden bu mümküniyet içinde ben hayatıma cadı olarak devam edemiyorum olmalıydı. Hala öğrenmeye çalıştığım büyüler var, üzerlerinde çalışıyorum. Mesela zamanı yavaşlatma büyüsü... Mesela uykusuz yaşama büyüsü... Mesela kimilerinin çenelerini kapama büyüsü... Mesela ahkam kesenlerin ahkamlarını tersine çevirme büyüsü... Mesela eşşek sudan gelene kadar pata küte girişebilme büyüsü... Öhöm, ben kötü bir cadı değilim. Öhööm, öhhöm! Tamam, sakinim.

Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?

Bana huzuru getirin. Gerisi hiç mühim değil. Ne o çok müthiş dairede, ne de tek odada bana huzuru mumla aratmadığınız sürece yaşadığım her yer bana cennet olabilir.

Hayat sana ne öğretti?

Bir kere şuna bir açıklık getirelim. Herşeyden önce bu zamana kadar öğrendiğim acı, tatlı ne kadar şey varsa bunların hepsini insanlardan öğrendim. Hayatın bu konuda hiç bir suçu yok. Karşıma çıkan her insan, her durum hayatın bana getirdiği şeyler gibi görünse de, işler yolunda gitmediğinde hayatıma yüklenmemem gerektiğini ve hayattan zevk almamak gibi bir sonuca varmamam gerektiğini tam bu noktada anlayıp öğrendim. Yüklenmem gereken, insanlar.

İstemediğim bir durumda beni bırakan insanları oldukları noktada kendileri ile baş başa bırakmayı öğrendim.

Susmayı öğrendim. Çok konuşan, boş konuşan insanlara karşı susmayı ve onları dinlememeyi öğrendim. Bıraktım, kendilerini anlatıp kendileri dinlesinler. Tam olarak zevk aldıkları şekilde kendi kendilerini acındırsınlar, haklı çıkarsınlar, bağırsınlar ve en nihayetinde sussunlar. Kimseye doğruyu yanlışı konuşarak, dil dökerek öğretemeyeceğimi öğrendim. Bu yüzden kendimi hırpalamıyorum.

Her duruma ayak uydurabilmeyi, her duygu değişimimle zor da olsa baş edebilmeyi öğrendim. Bazen gittikçe zorlaşan şeyler ile bu yeteneğimi daha da geliştirdim. Öğrendim ki; o da geçecek, bu da...

En güzel şeylerin, en beklenmedik zamanlarda gerçekleştiğini öğretti hayat bana. Onun güzel sürprizler yapmayı sevdiğini biliyorum. O yüzden sabretmeyi öğrenmeye çabalıyorum. Her yaşımda, biraz daha fazla gayretle sabrediyorum.

Ve daha çok şey öğreneceğim.

Son bir Apartman Sohbetleri videosu ile bu macerayı şimdilik burada kendi adıma bitiriyorum. Yenileri için heyecanlıyım. İyi ki katıldınız! İyi ki tanıştık!


Bihter Dinçel - Apartman Sohbetleri

Share:

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Montreal'e Uçtum!

Blogda yazı yazma zincirini kıralı bir ayı geçmiş bile. Son bir ay içinde neler neler oldu bitti şimdi yazmaya kalksam ne kadar sürer acaba? Nisan ayı hayatımın en güzel bir ayıydı. Bana getirdiği bir sürü güzel anı, yeni bir yaş ve yeni başlangıçlar ile asla unutamayacağım kadar güzeldi. Yılın ilk yarısı bitmek üzereyken hala bana yenilik getiren şeyler oluyor etrafımda. İyi veya kötü diyemem bazıları için. Bana düşen tüm bunlara ayak uydurmak sadece.
Daha detaylı yazıcam bu paragrafı, merak etmeyin. Blogda günlük tadında yazmak ve hayatımda olup bitenlerden bahsetmek de özlediklerim arasında.

Ama önce sizi uçurmak istediğim bir yer var.

Yaklaşık 10 saat uçsak, sonra 7 saatlik bir saat farkına girip Jetlag olsak ve tüm bunları Kuzey Amerika'da bulunan Avrupai bir şehirde doyasıya gezerek sonlandırsak nasıl olur? Öyleyse Montreal'e hoşgeldiniz. Burası Kanada'nın Paris'i! Kanada'da resmi dilin ingilizce olmasına rağmen, Montreal dünyada Paris'ten sonra fransızcanın en çok konuşulduğu ikinci şehir olarak geçiyor. Hal böyle olunca bir mekana girdiğinizde iki dilde selamlanıyorsunuz ve şehri gezerken her iki kültürün de yansımalarını görüyorsunuz.
Hem modern, hem tarihi binaları ile burası hem Amerika hem Avrupa. Her caddede, her sokakta nerede olduğumuzu şaşırmamın tek sebebi jetlag değil yani.



Montreal'de gezilmesi gereken yerleri şöyle bir araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk yer Notre Dame Bazilikası oluyor. Ki bu da yine kendinizi Paris'de hissetmenize neden olacak bir yer.
Notre Dame Basilica



Işıkları, renkleri ve sahip olduğu boydan boya derinliği ile neo-gotik mimarinin izlemesi en keyifli yerlerinden birinde olduğumu gördüm. Biraz fotoğrafladıktan sonra da tam olarak öyle yaptım. Turistlerin arasına karıştım, oturdum ve bu manzarayı izledim.

Bazilika'nın bulunduğu Street West bölgesini gezdikten sonra size önerim, modern caddeleri arşınlayarak Old Montreal bölgesine gitmeniz.




Old Montreal

Yerel saat ile biyolojik saatimin tutmaması sebebiyle ben tüm bu geziyi sabah 6 buçukta kalkarak yaptım. Haliyle Old Montreal'i boydan boya ikiden fazla arşınlayacak kadar zamanım vardı. Her sokağına girdim çıktım. Ve gördüm ki, çok kısa bir süre sonra haritaya bile ihtiyacım kalmamış. Herhangi bir haritaya, uygulamaya veya birine yer sormaya ihtiyaç duymadan gezebileceğiniz şehir sayısı çok azdır. Karmaşadan uzak hareketliliği ile Montreal bu şansı size veren bir şehir. O yüzden yürüyerek gezmenin tadını çıkarın.

Yine Old Montreal'de bulunan, Saint Paul Street sahip olduğu birbirinden zevkli kafe ve restoranları, keyifli kalabalığı ile favori caddem oldu. O kadar favorim oldu ki, gündüz ayrı gece ayrı uğradım aynı caddeye.
Önünden geçtiğimiz her kafe için, ''yaaa şöyle bi yerim olsa daha başka ne isterdim'' deyip durduk. 


Herkesin tavsiye ettiği, muhakkak uğranılması gereken bir kafe-restoran olan ''Olive + Gourmando'' da yine St. Paul caddesinde. Tıka basa dolu olduğu için ilk uğramamda, sadece kapısındaki yansımamın fotoğrafını çekebildim. Akşam yemeği için uğrarız artık dedim ama akşam geldiğimde beni bekleyen bir sürpriz vardı. Bu tatlış mekan akşam 5'e kadar açıkmış. Yolunuz düşerse ve burayı görürseniz açlığınızı ertelemeyiniz, bunu da bir yere not ediniz.

Hazır mekanlardan laf lafı açmışken diğer olmazsa olmazdan da bahsedeyim.

3 Brasseurs
Birden fazla şubesi bulunan ''3 Brasseurs'' ev yapımı biraları ve lezzetli menuleri ile meşhur. Ama burayı özel kılan  asıl şey, 100 yıllık bir geçmişi olması. Evet, saygıyla selamladığınızı görür gibiyim. Benim favori 3 Brasseurs'um St. Catherine Street'de bulunan ve bence akşam için kendinizi buraya saklamalısınız. Son akşam, yemek yemek için buraya geldiğimizde içerideki ekranlarda buz hokeyi maçı vardı ve tüm kalabalık gürültülü bir şekilde maçı izliyordu. Tüm bunlar olup biterken bir ara  tüm çalışanlar hep bir ağızdan gür bir sesle ne olduğunu anlayamadığım bir marşı söyleyerek barda oturan bir gruba biralarını sundular. Sonradan garsona sorup öğrendiğime göre bu şatafatlı marş, tamamen kendi uydurdukları, menudeki en pahalı beş çeşit birayı bir kerede sipariş veren müşteriyi neşelendirmek ve gaza getirmek için yaptıkları bir şeymiş. Azıcık şımarmak isterseniz aklınızda bulunsun.






Burada mutlu ve nazik insanların fazlalığına şaşıracaksınız. Gülümseyerek yürüyen insanları görünce, ya ben ya onlar tam bilmiyorum ama, uzaydan gelmiş gibi hissediyorum. Fotoğraf çektiğinizi görünce kadrajı bozmamak için durup bekleyen, fark edip yolunu değiştiren ya da fark etmeyip geçtiyse bin takla ile özür dileyen kibar insanları bildiniz mi? Evet, ben de gördüğüm yerde onları tutup öpmek isteyenlerdenim. Montreal'de ise durum biraz daha farklı.  Gelin senaryoyu tekrar inceleyelim.
Siz yine karşıya geçmiş, arkadaşınızın fotoğrafını çekiyor olun. Aranızda da akan bir araç trafiği olsun. Haliyle fotoğrafı çekmek için araçların geçmediği bir anı kollarsınız.
İşte, Montreal'da böyle bir anı kovalamak için zahmet çekmeye son!
Sizi gören araç sürücüsü durup fotoğrafı çekmenizi bekliyor. Evet, baya baya öylece durup bekliyor.
Abartmıyorum. Bu blogda ben ne zaman abarttım? Bu olay iki kez başımıza geldi. İlkinde hayatımızın şokunu yaşayıp ''galiba az önce dünya üzerindeki en nazik insanı gördük'' demiştik ki, ikincisini de aynen böyle yaşayınca durumu Montreal'e ve Montreallilere genellemeye karar verdik.


Rue St. Catherine
China Town- Montreal
Bir de burası nasıl bir yer biliyor musunuz? Hani bazen deriz; ''ya keşke Avrupa'da yaşamak, çalışmak için ingilizce yeterli olsa, üff ne kolay olurdu herşey'' diye. Ben sıkça diyorum mesela. Montreal tam olarak bu hayale uyan bir yer. Hem Avrupai, hem de anadillerinden biri İngilizce. Ha sen diyorsan ki, bende Fransızca var o da kabulü. Bir de yaşaması keyifli bir yer bence. İkinci günün sabahında elimle koymuş gibi bir yerlere giderken, bu hisse çokça kapıldım.
Mont-Royal Parc

Girdiğimiz her mekanda çalışan insanların mutlulukla işini yaptığını gördüm. İşini yaparsın da, mutlulukla nasıl yaparsın? İşini sevmen yeter mi bunu başarabilmen için? Bence yetmez. Hayatını sevmene neden olacak sebeplere ihtiyacın var bunun için. Çünkü ancak bu şekilde, her durumla baş edebilirsin ve hatta bunun baş etmek olduğunu bile fark etmezsin. İş yaptığını da fark etmezsin. Sanki o kafe ve restoranlarda çalışanlar, iş yapmıyordu da yeni insanlarla tanışıyordu. Her biri masamızda sohbet etti. Havanın dengesizliğinden, dün akşamki bir müşterinin menudeki tatlıları beğenmeyişinden, ya da ne bileyim bu konuya nereden geldik acaba dediğim herhangi birşeyden sohbet eden insanlar. Şey gibi değil hani, kaç saat kalmış mesaimin bitmesine diye isterikli bir şekilde saate bakmak gibi değil yani onlarınki. Bilmem anlatabildim mi?



Pılı pırtıyı toplayıp taşınmalık yeni bir ülke daha anlattım size. Umarım şu an bu yazıyı kapatıp ''Kanada'da göçmenlik'', ''Kanada'da nasıl yaşarım?'' gibş yazıları okumaya başlamışsınızdır bile.

Kaçılası başka diyarlarda görüşmek üzere sevgili blog!

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com