27 Ocak 2017 Cuma

La La Land

Sabahın kör bir saatinde uykumu almış bir şekilde yatağımdan kalktım. Halbuki daha üç saat önce uyumuştum. Saat şu an 06:04. Bunlar hep fazla kahveden...
Pek uyuyacak gibi olmadığıma göre, hazır etraf da sessizken gel blog otur karşıma. Sana bir filmden ve bana bıraktığı kafa karışıklığından bahsedeceğim.
Filmimiz '' La La Land '' yani ''Aşıklar Şehri''.
Emma Stone ve Ryan Gosling'in rol aldığı bir Amerikan müzikal komedi. Filmin başladığı ilk sahne ile bile, birazdan nasıl keyifli bir film izleyeceğini anlıyorsun ve ilk tebessümün henüz ilk dakikalarında iken yüzüne yerleşiveriyor. Keyifli sahnelerinin yanı sıra, keyifli müzikleri ile de güzel bir doyum bırakıyor izleyene. Renk kullanımına ayrıca hayran olduğumu da söylemem gerek. Ve buraya kadar herşey normal. Ben de diğer tüm ''La La Land'' sevenler ile aynı hisleri ve düşünceleri paylaşıyorum. Şimdi bile yine herkesin yaptığı gibi filmin soundtracklerini dinliyorum




Her şey bir yana, filmin bende bıraktığı kafa karışıklığı bir yana. Kahramanlarımız Mia ve Sebastian, hayallerini gerçekleştirmek üzere hayatlarını şekillendiren iki ayrı insan. İkisinin hayatının merkezinde de ayrı hayaller. Bu iki insanın hoş bir tesadüf ile karşılaşması ile tatlı bir aşk hikayesi izlemeye başlıyorum. 

*Şimdi söyleyeceklerim asla spoiler değil. Gönül rahatlığı ile okumaya devam edebilirsiniz.*

Amma ve lakin, her zaman olduğu gibi, filmlerde dahi, ilişkiler için fedakarlık yapmak gerekebiliyor. Bazen ise zorunda kalınıyor.

İşte bu filmde de, fedakarlık yapılması veya yapılmaması gereken bir konu olarak hayaller ele alınıyor.
Son dönemde kendi kendime şunu söyleyip duruyordum; ''Hayallerinden vazgeçmek yerine, insanlardan vazgeç''. Evet, acımasızca. Farkındayım. Peki ya şöyle dersek; ''Hayallerinden vazgeçmeni isteyen insanlardan vazgeç''. Şimdi kulağa daha bir yumuşak geldiyse de, emin ol ikisi de aynı şey. Çünkü iki farklı hayatın birleşmesi söz konusu olduğunda, yeni dengeyi kurabilmek için bir şeyleri yolda bırakmak gerekiyor. Hız kaybetmemek için, ağırlıklardan kurtulmak gerekiyor. Peki ama kimin hayatındaki ağırlıklardan vazgeçilebilir? Hayallerin orta yolu olabilir mi? Derken derken, bu film beni bu düşünce üzerine sahip olduğu kurgu ile daha bir sarstı. Hem bana hak verdi, hem de tam tersinin de mümkün olabileceğini son sahneleriyle gösterdi. Fedakarlık yapılırsa ne olabilir, yapılmazsa ne olabilir diye ayrı ayrı bir çırpıda gösterdi ve beni soru işaretleriyle bıraktı gitti. Yetmedi, bir de bu güzel aşka özendirdi. Eh, iyi mi oldu böyle? Şimdi müziklerinden başka bir de soru işareti bıraktı bana. Birinden vazgeçmek ile hayallerinden vazgeçmek arasında kalmak ne fena şey.






Kaçan uykum geri geldi. 3 saat sonra tekrar uyanmam lazım.

Demem o ki, hala izlemeyenler kesinlikle izlesin, sevilesi! Filmi izleyenler ise, nolur söylesin, kafası karışan bir ben miyim?
Filmi de ayrı tutarak sormak istiyorum, şu hayaller ve insanlar ile ilgili söylediğim şeyde, gerçekten çok mu acımasızım?

Sevgiler,
İlham Kedisi



Share:

22 Ocak 2017 Pazar

Osaka'ya Uçtum!

Turna kuşu bilinen en eski origami figürüdür. Aynı zamanda özel bir anlamı vardır. Bin tane turna kuşu yapan kişi bir dilek hakkına sahiptir. Japonlar güzel dilekleri için turna kuşu yapmayı sihirli bulurlar.
Nereden mi biliyorum? Üniversite son sınıftayken keşfedip katıldığım bir origami atölyesinden. Bu atölyeden bana kalan turna kuşu figürü hiç unutmadığım, gözüm kapalı yaptığım bir şey oldu benim için. Origami kağıdı bulduğum zamanlarda şanslıydım. Ama çoğunlukla ya renkli bir kağıdı, ya bir gazeteyi, ya da eski bir kağıt parayı origamiye çevirdim. Hiç bir şey yapamadığım zamanlarda elime bir kağıt alıp katlamayı ve onu kuşa çevirmeyi sihirli buluyorum ben de. Turna kuşu sayım bin oldu mu bilmiyorum. Hala bir dilek hakkım oldu mu bilmiyorum. Büyük dileğim için en baştan oturup bin tane kağıt katlamaya başlasam iyi olur. Ama son zamanlarda evrene gönderdiğim mesajların bir şekilde iletildiğinin de farkındayım. Bundan çok önce, daha origami yapmaya bile başlamadan önce kendime -kendimce- en imkansız, en uzak rotayı yani Japonya'yı dilemiştim. Ve umarım bir gün demiştim. Bir kere bunu diledim, ve şimdi o gerçek oldu.
Osaka'ya uçalım mı? Küçük bir valiz hazırlamanız yeterli. Çünkü sadece bir gece kalacağız ve her şeyi hızlıca yaşayıp geri döneceğiz.

Zamanımızın en büyük kısmı ise uçarak geçecek. 12 saatlik bir uçak yolculuğunun detaylarını tahmin edemeseniz de sonucunu tahmin edebilirsiniz. Bu arada saat farkımız 6 saat kadar ilerliyor. Ve pek tabii ki, hoşgeldin jetlag! Uykuyu her bir zerremde hissetmeme rağmen uyuyamamam ve pencerenin önünde elimde papatya çayı ile gözlerimi belertip sabah 7'ye kadar öylece oturmam, jetlag'in kralı oluyor. Bir ara iki saatliğine bayılmışım. Uyandığımda vermem gereken bir karar var. Ya tekrar yatağa girip akşam 6'ya kadar uyumak (İstanbul'a dönüş saatimiz olur kendisi) ya da sınırlarımı zorlayıp Osaka'yı gezebildiğim kadar gezmek. Uykusuzluktan ölecek gibi olabiliyor ama ölmüyorsunuz arkadaşlar. Bu kesin. Daha önce, çok kereler 30 saati sıfır uyku ile geçirmiş bir insan olarak dedim ki ben bunu yapabilirim.Dönüş uçuşunda da artık bir şekilde sınırsız kahve desteği ile bayılmadan İstanbul'a dönebilirim. Onu sonra düşünürüz.



Rotamız Osaka Kalesi'ne doğru. Yürüyerek gideceğiz ve böylece Osaka'ya dair görebileceğim şeylerin sayısını arttırmış, şehri solumuş ve buraya ait daha fazla anı biriktirmiş olacağım. Kathmandu'da bile, dumanlı havasına aldırmadan yürüyerek gezmiş biri için Osaka'nın temiz, soğuk havası kış cenneti sayılır.


kabarık saçlarım ve Osaka Kalesi


Kale dışarıdan 5, içeriden ise 8 katlı ve saldırılara karşı savunması kolay olsun diye uzun bir kaya üstüne inşa edilmiş. Dışarıdan bakınca gördüğümüz bu eski Japon stili görünüm içeriye girdiğimizde yerini tamamen modern ve hatta sıradan bir müze dizaynına bırakıyor.


Ne olursa olsun en tepesine çıktığınızda önünüze boylu boyunca uzanan Osaka manzarası karşısında etkilenmeden duramıyorsunuz işte. Mis gibi esen bir rüzgarla, gözlerinizin önünde panaromik uzanan Osaka şehri.








Yol boyu çektiğim fotoğraflar iyi ki var. Yoksa yarı uykuda geçirdiğim bu geziyi rüya sanabilirdim.








Bu arada,
ilk Sushi'mi Japonya'da yedim ve bu yaşıma kadar böyle bir zevkten mahrum kalmış olduğuma inanamadım.




Şu an hala valizde denenmeyi bekleyen Matcha çayı ve Matcha aromalı bisküvilerden tutun da cipslere kadar saçma sapan abur cuburlar mevcut. Paketinde ne yazdığını anlamadığım, haliyle içinde ne olduğunu bilmediğim bir kaç şey ile beraber bekliyorlar. İlk misafiri bekliyorlar ve böylece dünyanın en yeşil bisküvilerini o ilk misafir ile beraber deneyeceğiz. Ben olsam, bize misafirliğe gelirdim...


Bir de bir arkadaşıma sana ne getireyim diye sordum. Sokaktan bir taş getir nolur, diye yalvardı bana. Ya dedim, ne tatlı arkadaşlarım var. Gözü hiç bişeyde yok, sadece anı istiyor. Gel gelelim sokaklarda taş yoktu arkadaşlar. Ciddiyim. Hani vardı da öyle boş beleş tiptekilerden vardı. Şöyle rengi güzel, şekli düz bişey illa ki bulurum diye tenezzül etmedim inşaat taşlarına. Ama yoktu, yoktu! En son otelin bahçesindeki tek bir taşı aldım attım çantaya. Gerçekten de o taştan başka twk bir taş daha yoktu koca bahçede. O taşın yerinde olduğunuzu bi düşünsenize. Zaten Osaka'da bilmem kaç yıl taş olarak, muhtemelen üç aşağı beş yukarı aynı yerde ikamet etmişsin. Etrafta bir tane daha taş yok. Yalnızlığın dibine vurmuşsun. Daha kötü ne olabilir, hayatımda artık ne olabilir dediğin\demediğin bir anda biri gelip seni alıyor. Ne çirkin taş arkadaş bu böyle, deyip çantasına atıyor. Yetmiyor Türkiye'ye getiriyor. Hayat ne acayip be!



Sabaha karşı afakan basmalarımda gerekli gazı veren Bayan Silvia'ya buradan teşekkürlerimi iletiyorum.  Ve bir dip not olarak, hala sığınma teklifimin geçerli olduğunu kendisine hatırlatmak isterim. Konu şu ki, Osaka Kansai Havalimanı'nda pasaport kontrol noktasının hemen yanında sığınma bürosu var. Olabilir, evet. Ama ilginç olan buranın girişindeki tabelada sığınma kelimesi üç dilde yazılmış. Japonca, İngilizce ve Türkçe. O yüzden an itibariyle fotoğraflarla Osaka'yı gezmiş olduğunuza göre, üstelik beğendiyseniz, bu konuyu bir düşünelim derim ben.



Bin tane kağıt katlamak isterseniz eğer, şimdiden başlasanız iyi edersiniz.



Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

18 Ocak 2017 Çarşamba

Kathmandu'ya Uçtum!

Aralık'ın son günleriydi. Yeni yılın eli kulağındaydı yani. İstanbul'da soğuk rüzgarlar bir o yandan bir bu yandan uğuldar iken, ben valizimi almış tıngır mıngır havalimanının yolunu tutuyordum. Gece saat 12.
Hazırlıklarımız tamam. Kathmandu, Nepal'e uçuruyorum sizi.

Yaklaşık 6,5 saatlik bir uçuş sonrası saatimi 2 sa 45 dk ileri alarak kendimi Kathmandu'nun karmaşa dolu dünyasına dahil ediyorum. Havalimanında bizi ortaya karışık tütsü, baharat, duman kokuları ve toz, toz ve toz karşılıyor. Bu ağır kokuları ve gözle görülen havadaki tozu aslında bekliyordum. Gitmeden önce okuduğum bloglarda hep bahsi geçmişti ve ''maske kullanımının yararlı olacağı, yerel halkın da zaten maske kullandığı''nı yazıyorlardı. Amma ve lakin ben okuduğum ne varsa unutmuştum ve maske almak yapacağım en son şey dahi olmamıştı. Bir de ne kadar fazla olabilir ki, diye bir cahil fikrine kapılmıştım. Sadece iki gün kaldım bu memlekette ama hala boğazımda tozu dumanı var. Gerçekten. Geleli bir haftayı geçti ama ben orda kaptığım öksürükten ve boğaz yanmasından hala kurtulamadım. Yani neymiş? Hiç bir şey almayın ama maske alın yanınıza,
m a s k e !

Geldiğimizin ilk günü yorgunluktan yarı baygın ve uyumalı geçtiği için gün ışığından bize bir şey kalmamıştı. Akşam hem biraz keşif, hem alışveriş, hem de yemek yemek için meşhur Thamel caddesine gittik. Burası North Face ürünlerinin envai çeşit çakmalarının olmasıyla bilinen, aynı zamanda akla gelen her türlü dağcılık malzemelerinin satıldığı turistik bir  alışveriş caddesi. İstisnasız her dükkan North Face satıyor ve istisnasız burada işler pazarlıklıkla yürüyor. 50 euro'dan açılan bir fiyatın 20 euro'da kapatıldığını bizzat gördüm. Müthiş uygun fiyatlara, güzel montlar gibi görünseler de ben baya dandik buldum söylemeden geçemeyeceğim. Ama burada North Face mont giymeyeni dövüyorlar, o da bi gerçek.
Ayrıca bu cadde boyunca hediyelik eşya satan bazı küçük dükkanlar da bulunuyor. Pirinçten yapılmış, oyma, büyüklü küçüklü heykeller en çok tercih edilen hediyeliklerdenmiş. Ben ne zaman fiyat sorsam  '' P A H A '' cevabını aldım. Zengin turistlerimiz tercih ediyor olsa gerek.

Ertesi gün çok yorucu olmayan gezi planımızı şöyle yaptık.
Kimse Everest'i görmek için gaza gelmedi. Halbuki kaçırdığımız tam olarak şöyle bir şeydi. (Bakınız burada!) Sanmayın ki dağcılıkla ilgili alakalıyım, hayır. Ama 150 dolar gibi bir fiyata Everest üzerinden geçebileceğiniz 1 saatlik uçak turları oluyor. Böylece sıfır zahmet ile manzaranın karşısında aklınızı yitirmeniz gayet mümkün. Malesef bunu da yapmadım.

E peki ben ne yaptım? Öncelikle kaldığımız otele yakın önemli iki tapınağın konumunu telefona kaydettim. Her ne kadar Katmandu'da sayılsak da konum olarak haritanın dışında kalıyorduk ve bu yüzden gidebileceğimiz yerler sınırlıydı. Kendime bir de arkadaş bulduktan sonra, tabana kuvvet başladım yürümeye. Kathmandu'yu da yürüyerek gezdim evet. Güvenli olmadığıyla ilgili yazılar var. Doğrudur, sonuçta burası dünyanın en fakir on ülkesi arasında. Yol boyunca yanımıza yaklaşıp para isteyenler de olmadı değil. Ama bu kadar.  Her yer inanılmaz kalabalık. Trafik desen tam bir curcuna. Yaşadığımız en tehlikeli anlar da trafikte karşıdan karşıya geçerkenki ölümden dönmelerimizdi. Asla sizi görmüyorlar, benden söylemesi.

İlk durağımız, Boudhanath Tapınağı.
Burası sadece Nepal için değil, tüm dünyanın Budizm merkezi olarak kabul ediliyor. Yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüş sonrası burayı karşımızda gördüğümüzde şaşkınlığımızı ve hayranlığımızı gizleyemiyoruz.
Bambaşka bir dünyaya hoşgeldiniz.


Manastırın en tepesinde, karşılıklı duran iki aynı hayvan figürü; ''Ne kadar iyilik yaparsan, yaptığın iyilikler bir gün sana döner.'' felsefesini temsilen yapılmış.


Burası aynı zamanda bir yerleşim yeri. Turistik dükkanları ile geçimlerini sağlayan çoğunluğu Tibetli halkın yaşadığı bir bölge. Akın akın bir kalabalığın hiç durmadığı, iğne atsan yere düşmeyecek küçük ama alabildiğine dolu bir mahalle gibi.







İkinci durağımız; Pashupatinath Tapınağı.
Burası ise bir Hinduizm Tapınağı. UNESCO Dünya mirasları arasında yer alan bu tapınak, Bagmati nehri üzerinde bulunuyor. Pashupatinath'ı 'kutsalların kutsalı' olarak kabul ediyorlar ve Hindu geleneğinin bir gerekliliği olarak ölülerin bedenleri bu nehirde yıkandıktan sonra, yakılarak nehre karıştırılıyor. Külleri Ganj nehri ile birleştirdiklerinde, ölen kişinin cennete girmesinin kolaylaşacağına inanıyorlar. Tüm bu seramoni, halka açık yapılıyor. Farklı dinden insanların girmesi, izlemesi kesinlikle yasak değil. Biz de hayretler içerisinde, tepede bir yerde izleyen insanların arasında yerimizi alıyoruz. Bir taraftan da yanımızdaki birisi, turist olduğumuz için bize konuyu açıklamak istiyor. Nehrin sol tarafında yıkananların zengin, sağ tarafındakilerin ise fakir kesimden olduğunu söylüyor. Burada bile bir kast sistemi olmasına şaşırıp şaşırmama konusunda kararsız kalıyorum.

Fotoğrafı tıklayarak incelerseniz, omuzlarına aldıkları cenazeyi görebilirsiniz. Burada yıkama işlemi bitirildi ve yakılacağı yer olan nehrin diğer tarafına taşınıyor.
Bi süre kendimizi bu törene kaptırdıktan sonra havanın kararmak üzere olduğunu fark ediyoruz. Gezimizi bitirmek zorundayız. Biraz yukarı çıkıp bu güzel tapınağı gezelim istiyoruz. Meğer tanışacağımız bir kaç arkadaş varmış da ondan canımız hala buradan gitmek istemiyormuş, birazdan öğreniyoruz.
Önce Holly Man ''Sadu''ları görüyoruz. Ellerinde sigaraları, gelen geçen insanları cool tavırlarla izliyorlar. Göz göze geldiklerine de eğer fotoğraf çekilmek istiyorlarsa paralarını hazırlamalarını söylüyorlar. Çünkü aslında geçimlerini bu şekilde sağlıyorlar. Ama fotoğraf çekilmenin sabit bir fiyatı yok, kim ne verirse.
Biz de cüzdanlarımızı bi kontrol edip yaklaşıyoruz Sadu'ların yanına. İlk fotoğraf için pozumuzu veriyoruz ama dördümüz de gözlerimizi birbirimizden alamıyoruz. Ben içten içe ''ben nerdeyim böyle'' diye düşünüyorum da, onlar ne düşünüyor acaba bana bu kadar yakından bakarken? Sonra sağımdaki ağzındaki baklayı çıkarıyor ve o soru geliyor; ''Nerelisin?'' Al sana koyu bi muhabbet burdan. İstanbul falan diyorlar hemen, ben şok. Gayet güzel ingilizce konuşuyoruz, ben hala şok. Ve bana yanımızda Türk parası olup olmadığını soruyor. Otelde bıraktığım için yanımda hiç yabancı para olmadığını söylüyorum ve merak ediyorum neden diye. ''Çünkü'' diyor , ''buraya her gün onlarca turist geliyor. Ve ben de her gelene yerel parası olup olmadığını soruyorum. Topladıklarımla para koleksiyonu yapıyorum.'' Yeterince şok olmamışım gibi bir de bunu öğreniyorum ve o esnada bir fotoğrafımız oluyor.

Şimdi sıra size şaşıracağınız bir bilgi vermekte.
Hindistan'da da, Nepal'de de eger "Sadu" yada "Baba" olma, yani herseyi terkedip ruhani yolda yurumeyi secmisseniz, caraz ( ot ) icmek, tasimak serbesttir. Hatta uzerleri bile aranamaz. Zaten bu durum sadece onlar için ülkede yasal sayılmıştır. Çünkü onlar Holy man'ler ve
 ucmak serbest.
Hep ben şaşıracak değilim ya, alın size!

Eee napalım, dönelim mi yavaştan derken yanımıza birileri geliyor. Utanarak bizle fotoğraf çekilmek istediklerini söylüyorlar. Sadu'lar bize yan yan bakadursun biz pozlarımızı veriyoruz.
Şu an kim bilir kimin Facebook'undayızdır.

Kathmandu, bambaşka bir dünyaydı benim için. Bu zamana kadar gittiğim yerlerin hiç birinde, kısıtlı zamana rağmen, sahip olduğu büyülü atmosfere bu kadar kendimi kaptırdığım olmamıştı.

 (Aşık olduğum Avrupa şehirlerini tenzih ediyorum.)






Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

7 Ocak 2017 Cumartesi

Ev gibisi

Mis gibi bir kış gecesi, mis gibi!
Şu an sıcacık evimde ev yapımı sahlebimi (salep miydi yoksa) yudumlarken bunu söylemesi kolay tabii... Ama daha bir kaç saat önce bu kadar şanslı değildim.
Dur, başa alayım.
Yorgunluktan öldüğüm günlerden bu gün zaten eve sabah 6'da gelmiştim. Gözlerim yanıyordu uykusuzluktan. Bayılıp uyumuşum. 5 saat uyuduktan sonra yataktan gerçek anlamda sürünerek çıktım. İlk bir kalktım sonra kendimi tekrar attım falan bu böyle biraz sürdü. Yapma Rocky, kalk ayağa dedim kendime ve hızlı bir kahvaltı sonrası o yorgunlukla gittim bir de spor yaptım. Pes, yazarken bile kendimle gurur duydum be!
Her neyse... Sanılmasın ki sabah 6'da geldim artık boşum falan. gece 12 de gitmem gereken bir uçuş daha vardı ve ben sürekli kafamda uyku hesapları yapıyordum. Şimdi eve varınca uyusam, sonra geceden sabaha çalışırken zorlanır mıyım? Ay yok, dayanayım bir kaç saat de gitmeden evvel uyurum... Ya uyuyamazsam? Ya uyanamazsam?        Sonuç: H U N İ

Uzatmalı bir market alışverişi, ütüydü bulaşıktı, ıvırdı zıvırdı, hatta bir tane gezi yazısına başlamasıydı falan derken oyalayabildiğim kadar oyaladım kendimi. Bir süre sonra gözlerim yine akmaya başladı. Baktım alıklaşıyorum pes ettim, yazıyı kapattım ve uyudum.
En sevdiğim şey olan, alarm sesiyle uyandığımda saat 22:30'du. Yatağa gidilecek saatlerde ben yatağımdan kalkıyordum. Hala uykusuzdum. Neyse, deyip başa geleni çekmek üzere kalktım odanın ışığını açtım. Ve tam o sırada gözüm bahçeye takıldı. Nasıl yani? Başka bir dünyaya mı uyandım?
Rocky? Alice?  Bu gördüğüm manzara nasıl bu kadar beyaz olabiilir? Uykusuzluktan beyin devrelerimi yakmadıysam, ben uyurken karlar bahçemi ele geçirmiş, yükselmiş de yükselmişti. 
Kaç gün uyudum acaba hissini bildin mi? Bu tam olarak öyle bir şey.
Evin içinde mutluluktan dört köşeydim artık. Evin etrafını karlar sarmış, gözlerim bayram ediyordu. Bir Egeli olarak kar çocukluğumdan beri hayalini kurduğum bir şeydi. İlk defa ciddi anlamda kar gördüğümde burada Kar Postası yazmıştım ve çocuklar gibi şendim. Şimdi de aynıyım. Kar ile olan ilişkim hayat boyu tutkuyla devam edecek bence.


İşte size odamdan bir manzara.


Kahvemi yaptım bir güzel, geçtim aynanın karşısına hazırlanıyorum. Görev beklemez nihayetinde. Ama uçuşlar iptal oluyor bir taraftan. Yine de bana dur gelme diyen yok. Arıyorum açan yok. Kıyamet olmuştur havalimanı, geçen seneden tahmin ediyorum çünkü. Yiyeceğimiz rötarları, belirsiz beklemeleri düşünüyorum. Kim bilir sabah kaça kadar beklerim falan diye düşünüp üzülüyorum.  Bir taraftan da makyajımı yapıyorum ama. Çılgınlar gibi taksi duraklarını arıyorum (araç yok abla araç yok diyor), bir taraftan da uçuşa gidip gitmeme konusunu danışabileceğim bir muhattap arıyorum derken benim kaldı yarım saatim. Ya yetişemeyeceğim, ya gidip orda öylesine sabahlayacağım. Son dakikada BiTaksi'den çağrım da kabul edildi, taksi de buldum. Gidiyorum kimse tutamayacak herhalde. 


Kahvemi de bitiremeden çıktım zaten. Bir de yanıma ne olur ne olmaz diye eşofman bile aldım. Hani olur da hava şartlarından İstanbul'a dönemezsek, olur da başka bir yere inersek falan neler düşünüyorum.
En vazgeçtiğin anda, en çok ihtiyacın olan şeyler gerçekleşebiliyor bazen. Böyle anlarda şansa inanıyorum işte. Havalimanı caddesine bile çıkmamıştık ki, uçuşların kesin iptali ile ilgili şirketten haber geldi. Ve ben pıtı pıtı döndüm sıcak yuvama. Hemen konsept hazırlandı, mumlar yakıldı, hafif bir müzik açıldı, sıcak sahlepler yapıldı (veya salepler) ve bitmek bilmeyen kar tam şu saate kadar keyifle izlendi. Blogumla da keyfimi taçlandırmış oldum böylelikle.




Orkidelerime ne demeli?
Yarım kalan uykum göz kapaklarımı ağırlaştırıyor şimdi. Eğer ki ben gözlerimi bu manzaralardan almayı başarabilirsem uyuyacağım.




İşte böyle anlarda kış mis gibi. Bir de evde olmak güzel şey.
Tadını çıkarın.


Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com