31 Aralık 2015 Perşembe

Mutlu Yıllar!

Sevgili yeni yıl,

Sana bu satırları uçuşum için beklerken yazıyorum. İlk defa yılın son gününü karlarla kaplı bir şehirde geçiriyorum. Egeli biri için bu inanılmaz bir duygu. 2015 son anda bana güzel bir atmosfer yaşattı neyse ki :) Bu yüzden yeni yıla havada girecek olmama üzülmüyorum, içim kıpır kıpır!
Sabah normalden 1 saat daha erken kalktım. Bir gün önce postcrossing aracılığıyla tanıştığım Hong Kong'tan bir arkadaşıma en güzel kartlarımdan birini yazdım hazırladım. Perdemi bir açtım ki her yer bembeyaz! Yüzümde daha yastığın izi attım kendimi sokağa ve tuttum PTT yollarını. Evimin sokağını tanıyamadım karlar altında. Ama pek sevdim yeni halini. Kartımı gönderdim, göz göze geldiğim herkese iyi yıllar diledim ve evime döndüm. Hızlı bir kahvaltı, güzel bir makyaj ve tiril tiril üniformam hazır ve ben hazır!
Hava muhalefeti yüzünden uçuşlar hep tehirli. Ne yapalım bu güzel beyazlığın çilesi de böyle oluyor işte.
Siz geri sayıma başladığınızda ben kaç bin feet üzerinde olurum bilmiyorum. O yüzden şimdiden iyi yıllar, mutlu musmutlu yıllar hepinize!
Yeni yıl... Bize öyle güzel bir yıl getir ki, tüm hüzünlerimiz bu sabahki gibi karlar altında kalsın yerlerini mutluluklar alsın.

Sevgilerimle,
İlham Kedisi

Share:

7 Aralık 2015 Pazartesi

Uganda'ya uçtum!

Her ayın bitimine doğru en sevdiğim tarih, bir sonraki ayın uçuş programının çıktığı tarih. Nerelere gidiyorum, nerede ne kadar kalıyorum bunun heyecanı bir kaç gün iyi geliyor. Bazense bir görüyorum programı maili falan komple kapatıp kaçasım geliyor. Uganda, Entebbe'yi programımda görünce hiç ama hiç sevinmemiştim. Çünkü hemen altında büyük harflerle, kırmızı hem de, kocaman bir uyarı not edilmişti; "Sıtma tehlikesi".  Gitmeden önce çantalar savaşa gidercesine hazırlandı. Sinek kovucu spreyler, koruyucu ilaçlar, kokular, uzun kollu olan her şeyler, konserve yemekler ıvırlar zıvırlar. Neyse ki kalacağımız otelin mazarası ile ilgili çok güzel duyumlar almıştım. Bu en azından bir şeydi.
Entebbe'ye vardığımızda sabaha karşı 4 gibi bir saatti. Uçaktan iner inmez açıkta kalan her yerimize spreyleri sıktık. Yanımızdan geçen sineği pişman edicez, o derece. Otelde rezervasyonları yaptırdıktan sonta odalarımıza şu golf arabalarına benzer çok sevimli araçlarla götürdüler bizi. O sırada da gecenin karanlığında şöyle bir turladık etrafı. İstanbul'da fırtına, burada ılık bir gece.
Odanın fotoğrafını hiç çekmedim ama size şöyle tarif edeyim. Gelenlerin ne büyük korkuyla geldiğini bildiklerinden olsa gerek odanın her yerini cibinliklerle sarmışlar. Sinek girmesin diye mi, giren çıkamasın diye mi onu bilemiyorum artık. Ama ben geceleri su içmeye kalkınca verdiğim o cibinlik savaşları yüzünden cinnetler geçiriyordum en son.
Her neyse. Bir kaç saat uyuduktan sonra, valizlerden çıkan cephanelikle kahvaltımızı toplanıp yaptık ekip ile. Yemeğini de yemeyiz, suyunu da içmeyiz senin Entebbe triplerindeyiz malum.

Sonra dedik hadi çıkalım biraz keşif yapalım. Çıkmasak mı diyenler oldu. Ki kendileri bunu dedikten iki saat sonra neredeydi bunu ilerleyen fotoğraflarda hep beraber göreceğiz.
Otel bambaşka bir huzur. Her yer yemyeşil, mükemmel bir tatil köyü gibi. Çalışanlar çok kibar, çok güler yüzlü. Turist olduğumuz her halimizden belli zaten :)





Victoria Gölü'nü fotoğraflamak için biraz aşağıya indik. O da ne? Uzaklardan bir müzik sesi...Ama öyle çok da uzaklardan değil. Afrika'nın o kendine has ritmi. Oturduk göl kenarında, kulak verdik biraz. Yok arkadaş bizi çağırıyor işte. Napsak, uzak mıdır, gidelim mi, bulalım mı müziğin kaynağını derken biz kendimizi otelden dışarıda bulduk. Hiç hesapta olmayan bir şey. Yanımızda ne çanta, ne para, öylesine çıktık gittik.
Victoria Gölü


Yol boyunca kime denk gelsek, tüm içten gülümsemesi ile bize selam veriyor. Alışkın mıyız biz böyle içten selamlanmaya? Hem de tanımadığımız insanlar tarafından? Böyle sıcakkanlılık olacak iş değil ya, şaşırıyoruz.

Belki 15-20 dakika yürüdükten sonra bulduk o tanıdık ritmi. Kalabalık, her yaştan insanlar var. Küçük bir sahne kurmuşlar. Bir kadın elinde mikrofonu şarkısını söylüyor yerinde duramadan. Hemen arkasında aynı renk giymiş çocuklar danslarını yapıyor.  Ne güzel bir şey bulduk biz böyle diyoruz.

Dışarı çıkmasak mı diyenler, on dakika geçmiyor kendilerini sahneye atıyorlar. Kimse de demiyor, inin oğlum gösterimizi bozuyorsunuz. Daha da mutlu oluyorlar bizimkilerin acemi danslarıyla aralarına karışmış olmalarına. O kalabalıkta tek yabancı biziz. Çocuklar etrafımızı sarıyor meraklı gözlerle. Sohbet ediyoruz, derken bir bakmışız selfieler havada uçuşuyor. Herkes hemen fotoğrafa dahil oluyor.




Bu kadar içten insanlarla karşılaşmayı hiç ama hiç beklemiyordum. Sonradan okuduğum bir yazıdan öğreniyorum ki, Uganda Afrika'nın gülen kalbiymiş. Öyle gerçekten, bu insanlar öyle kalpten gülümsüyor ki. Aynı şarkıda saatlerde dans ettiler, dans ettik. Son zamanlarda üzerimde olan o mutsuzluk, umutsuzluk hisleri Afrika'nın bir köşesinde müzikli bir bahçede, onlarca kuş yuvasının olduğu bir ağacın altındaki saçma dansımla kuş olup kondu o ağaca. Yanımda sürekli telefonumun ön kamerasından kendine bakmaya çalışan minnoş bir çocuk. Bir anda nasıl güzel bir gün oldu bu böyle. Hiç hayal etmediğim bir yerde hiç hayal etmediğim bir mutluluk, bir sürü anı.

Son fotoğraflar da geldiğimiz ilk gece gördüğüm dev sinek ile gece uyumadan önce kafasında deli sorular olan, ertesi gün yaşayacaklarından habersiz bir ben.
Ummadığınız bir günden öyle mutlu anılar çıksın ki, tekrar nefes aldığınızı hissedin.


Not: Videoların mükemmel kalitesi için üzgünüm. Yükledikten sonra çözünürlüğü düştüğü için siz sadece müziğe kulak verin, görüntüyü boşverin :)


Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

20 Eylül 2015 Pazar

Hayat Kaçık Bir Uykudur

Çok değil iki gün önce histerikli gibi aynı şarkıları dinleme krizim tutmuştu. Dinlemeyi özlediğim grup ise belliydi, Redd. Tüm albümlerin şarkılarını defalarca başa sardım. Arada bu zamanlarda oluyor bana. Redd mevsimim diye birşey var galiba. Bir de İstanbul'a geldiğimden beri konsere gitme ve avaz avaz şarkı söyleme isteğim. Bu iki isteğim için biraz internette bakındığımda dibimde ve iki gün sonraya Redd konseri olduğunu gördüm. Hissettim mi nedir? Hemen uçamadım havalara çünkü çalışıp çalışmayacağım belli değildi. Gidemem heralde dedim ama içim kaynadı bi kere. Her şey bir gün önce programıma düşecek uçuşa bağlıydı. Tam yolunda gitti herşey ve ben cumartesi sabah mesaimi bitirdim, geceki konser için imkan yaratabilirdim. Arkadaş hatrına çiğ tavuk yiyebilecek bir arkadaşım var,ki kendisi vejeteryan. Kıramadı beni ve sadece tek bir şarkısını bildiği grubun konserine geldi benimle.
Ne kadar çok bağırıp, ne kadar çok şarkı söylediğimi görmeliydiniz. Tam bu noktada çiğ tavuk devreye girdi ve sevgili arkadaşım bana deliler gibi eşlik etti. Hani bir insan hiç mi renk vermez şarkıları bilmediğiyle ilgili. Hiç mi sıkılmaz yani? Nasıl ben de bilmiyorum nakaratı ilk duyduktan sonrasında hep benimle söyledi zıpladı durdu. Zeki çocuk! Gecenin en fanı seçilip sahneye çıkarılmasına az kalmıştı ki biz sonuna kadar beklemeyelim dedik. Böylece İstanbul'da niiiiihayet bir cumartesi gecesi geçirdim. Ve böylece buraya geçmiş bir etkinlik kaydı düşmüş oldum. Çoktan vakti gelip geçiyordu.



Aaa az daha unutuyordum. Ben saçlarımı kestirdim. Hem de kısacık. Elveda tel tokalar, elveda hostes topuzu!


Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

20 Ağustos 2015 Perşembe

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm

Zülfü Livaneli



Uzun süredir elimde dolaşatırdığım kitabımı nihayet bitirdim. Tatlı bir arkadaştan hediye gelen Zülfü Livaneli’nin Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm adlı sürükleyici ve çoğu yerde sizi düşünmeye sevk eden bir kitabı. Adından da anlaşılacağı üzerine olaylar bir cinayet planı üzerine kuruluyor. Ancak kitaptaki bir anlatım şekli oldukça farklı. Önce bir yazar tarafından  kahramanımızın romanlaştırılan hayatını okuyarak başlıyoruz. Her bölüm bittiğinde kahramanımız Sami, kalemini alıyor ve yazarın anlattıklarının kendi açısından nasıl geliştiğini bize birinci ağızdan anlatıyor. Bize de okuduklarımızı yeniden düşünme fırsatı veriyor. O yazara kızıp aslında olanları ve hissettiklerini anlatırken, hayatımızı birilerine ne kadar açarsak açalım duygularımızın en güçlü halleriyle sadece bize ait ve bizde kalıyor olduğunu düşünüyorum ben de. Bir uzaklaşıp bir yaklaşıyoruz yaşanan olaylara kitaptaki bu anlatım sayesinde. Ve güçlü bir şekilde işlenen öldürmek mi bağışlamak mı ikilemi...
Daha önce Livaneli okumamıştım. Bu kitapta bazı gündelik olaylara ve karakter özelliklerine yaklaşımı çok hoşuma gitti.  
Çok hoş bir insandır annem. Arkadaşları gibi o da her olayı mutfak zamanlamasına göre anlatır: “Tam fasulyemi ayıklayıp soğanımı soymayı bitirmiştim, tencereye koyacaktım ki sokaktan bir gürültü geldiğini duydum.” O sırada iki kişinin ölümü ile biten bir trafik kazasından söz etmektedir ama sizin bunu anlamanız biraz zaman alır. 
Burda hemen anneannem gözümün önüne geldi.  Eminim hepimizin hayatında en az bir tatlı insan var böyle fasulyem, barbunyam, böreğim zaman kavramlarıyla sohbetlerini detaylandıran. Bu gibi detaylarda sevdim Livaneli’nin anlatım tarzını. Bir başka kitabını daha okumak isterim, ne önerirsiniz?
Share:

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Yaşam koçum

Pes! Özledim ve yettim gayrı!
Yeni hayatıma hala alışamadım be sevgili blog, bir türlü ayak uyduramıyorum. Neye yetişmeye çalışsam bir şey eksik kalıyor. İşte de böyle özel hayatımda da. Ve sen sevgili blog, özel hayatımda eksik bıraktıklarımın başındasın sanırım şu son zamanlarda. Ne yapıcam böyle bilmiyorum. Bir yaşam koçum olsa keşke...Şimdilik sadece komidinimin üzerinde küçük bir koç figürü var o kadar. Bir başlangıç sayabilir miyiz bunu da?


 Madem sevgili koç için odaya girmiş ve bir fotoğraf çekmiş bulundum, odamdan bir kaç fotoğraf daha ekleyeyim mi ne dersiniz? Pek çok hobi ve alışkanlıklarımı İstanbul'a gelirken yanımda taşımamış olsam gerek. Çünkü bana ait olan ve keyif almamı sağlayan çoğu şeyi yapamıyorum. İşin kötüsü yerine yenilerini de koymuş değilim. Ama bu her şey için geçerli değil neyse ki... Pek azı benimle ve bunlardam biri kartpostallarım!
Buraya taşındığımda ilk kontrol ettiğim ve sevindiğim şey kişisel bir posta kutumun oluşuydu. Her gün mutlaka kontrol ettiğim ve eğer şanslıysam içinde dünyanın bi ucundan benim için çıkagelmiş bir kart ve bana yazılmış bir kaç satır hayat hikayesi bulduğum bu posta kutusu sayesinde motivasyonum hala ayakta.
Bir gün oturdum ve şu ana kadar Postcrossing'den aldıklarımı, zamanında arkadaşlarımdan gelenleri ve sevip kendi aldıklarımı saydım. Hepsini önüme açtım ve karşımda duran boş duvara baktım. Yapmak istediğim şeyi biliyorum. İhtiyacım olanlar; bir kaç çivi, keten ip, minik mandallar ve çekiç. Hepsi vardı da bir çekiç yoktu. O gün sırf bu iş için çarşıya çıktım ve çekiç aldım. Bu detaya girdim çünkü çekiç var mı diye sorduğum bir dükkanda var ama böyle deyip bana balyozu gösteren satıcı geldi aklıma. Tövbeler olsun !
Her neyse, gelelim sonuca. Ta taa taa!

Yenisi geldikçe bir mandalla ucuna ekliyorum ve böyle uzayıp gidiyor bu kartpostaldan sarmaşık. Odamın dekorasyon işi bitmedi hala. Yarım kalan şeyler var. Mesela yeni yıl yazısında bahsetmiştim ışıklı bir köşe istiyorum diye. Bakalım sıra onda. Sonra dev bir dünya haritası istiyorum tam yatağımın baş üstüne.
Son zamanlarda odamda hayalini kurduğum tek bir şey var, "kış" ! Çünkü penceremden bakarken hiç yağmur yağmadı ben buraya geldim geleli. Hiç rüzgar esmedi yanaklarıma. Bir de düşünüp heyecanlandığım bir kar manzarası var. Mesela bir gün uçuşa gitmek için kalkmışım ve bir de bakmışım ki kar yağıyor. Ya da ne bileyim ben gelene kadar bahçede kar tutmuş falan. Yaz çok uzadı çok, ondan hep bunlar. Sevemedim hiç şu mevsimi.


Bahçedeki kedilerim hiç yaklaşmıyordu bana. O kadar kedi olsun bi bahçede ama beni görünce jet olup kaçışsınlar! Sonra bir gün bir şey oldu ve bir tanesi arkadaş olmamızın uygun olabileceğini düşünerek bana sokuldu. Tedirginliğini atması iki gün sürdü ama şimdi bahçeye çayımı gazetemi alıp çıktığım zamanlarda kucağıma kurulacak ve mırmır titreşimini açacak kadar samimiyetimizi arttırdık. Bu da benim için güzel bir haber çünkü kedisiz bir yeni yaşam benim için en alışılmayacak şey. Kedi yok, ilham yok, yeni yazı yok gördüğünüz üzere. :)

Bahçedeki kedimin adı Behlül bu arada. Tanışınız lütfen :)

Bu barışmanın şerefine ben de temizmama.com 'dan 15 kg (yıllık stok olarak) kedi maması sipariş ettim ve şimdi her gün bahçede ziyafet var. Bu da mutluluk sebeplerim arasında.
Dağınık ve uzun bir yazı oldu ama yazarken fark ettim ki aslında çok da kötü bi durumda değilmişim. Keyifli uğraşlar için uğraşlarım varmış. Birebir eskisiyle uyuşmuyor olması bende bir eksiklik hissine sebep oluyordu ama şimdi bakıyorum da iyiymiş be yine de :) Bak keyfim geldi yerine iyi oldu yazdığım.Sonuna kadar dayanıp okuyanlar oldu mu bilemiyorum ama uzun süre sonra sahalara dönünce uzatmadan olmazdı dimi ama?
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

30 Haziran 2015 Salı

Akordiyon ve soğan

Akşam üzeri sarı ışıklı mutfağımdayım. Bahçe kapısı açık. Arada bir kediler geçiyor kapının önünden beni dikizleyerek. Ben de yan yan onlara bakıyorum ama gözlerimin hiç hali yok. Burnumu çeke çeke soğan doğramakla uğraşıyorum çünkü. Müzik açmaya bile fırsat bulamadım eve geldiğimde, aşırı açım. Derhal bir şeyler yapıp yemeliyim. Böyle uğraşır dururken sokaktan kulağıma bir ses çalınıyor.
Bir müzik sesi... Akordiyon sesi bu! Çok uzakta ama yine de kesintisiz duyabiliyorum melodiyi. Bir müziğim eksik derken müziğim kendi ayağıyla çıkageldi bu akşam üzeri. Kim bilir kime yapılan bir jest dedim kendi kendime. Bir kutlama veya bir evlenme teklifi geldi nedense ilk aklıma. 
Derken yaklaşır oldu ses. Bizim sokaktaydı artık. Yok dedim gezerek teklif edilmez sonuçta bu başka bir şey. Şöyle bir baktım kapıdan elimin soğanıyla. Yanında çocukları ile akordiyon çalan bir baba. Her apartmanın ziline basıp yukarı bakan çocukları. Ve yukarıdan para sallayan bir kaç mahalle sakini.
Güzel bir akşam üzeriydi bizim sokakta. Herkes halinden memnundu. Bir parça İtalya havası girdi mutfağıma, öyle hissettim. Elimin soğanıyla hayallerim İtalya'ya bir gidip geldi. Artık şu domatesleri ekleyeyim de sıra patlıcanlarda. Lazanya başka bir akşam artık. Haberim olmadı geleceğinden sevgili akordiyon. İstanbul'da İtalya'yı hissedeceğimi nereden bilebilirdim?
Share:

26 Haziran 2015 Cuma

Bir Dizi: Fargo

Bu yazıyı yazarken Haziran'ın ne ara geldiğini ve neredeyse bitmek üzere olduğunu hiç fark etmediğimi gördüm.Günlerin sırasını karıştırdığım yetmezmiş gibi bir de başıma aylar çıktı, eyvah eyvah!
Hobilerimin üzerine gitme konusunda zamansızlık problemi yaşıyorum işten dolayı. En kısa zamanda yoluna koymam gereken bir sürü hobim var. Kitaplarım, odamda dekorasyon olmayı bekleyen origamilerim, kartpostallarım, yazılacak mektuplarım, filmler ve diziler... Bunların bir çoğu beklemede olsa da film ve dizi izleme konusunun üzerine inatla gitmeye çalışıyorum.
Bu arada bu zamana kadar hiç izlediğim dizilerden bahsetmemiştim değil mi? O zaman bir başlangıç yapalım bu konuya da.
Son zamanlarda inanılmaz keyif alarak izlediğim bir dizi var, ki kendisi "Fargo". Dizi 1996 yapımı Coen kardeşlerin filminden (Fargo) esinlenerek çekilmiş. Ki ben hala filmini izlemedim, önceliği diziyi bitirmeye verdim. Konusuna gelince suç, kara mizah türünde olan bu dizi, bu türü sevmeyenlere bile kendini sevdirme özelliğine sahip.
Her bölüm şu yazı ile başlıyor;
"Bu gerçek bir hikayedir. Bu filmde anlatılan olaylar 2006'da Minnesota'da yaşanmıştır. Geride kalanların isteği doğrultusunda isimler değiştirilmiştir. Ölenlere saygımızdan dolayı, geri kalan her şey olduğu gibi aktarılmıştır." 
Sonra o bölümde öyle şeyler oluyor ki baştaki yazıyı düşünüp ürperiyorsunuz. Bir de suçlu olan her karaktere duyduğunuz sempatiye inanamıyorsunuz. Gerçekliği ile ilgili bu yazı her bölümde üzerine basa basa çıksa da neyse ki düpedüz kurgu. Cinayetlerin gerçek olduğu ile ilgili söylentiler var ancak karakterler hayal ürünü. O yüzden katili gönül rahatlığı ile sevebilir, sempatik bulabilir hatta ve hatta Fargo temalı not defterleri kullanabilirsiniz. Ve öyle bir not defteri bulursanız pekala bana da alabilirsiniz. Bahsettiğim karakter Lorne Malvo rolünde Billy Bob Thornton' in ta kendisi olmakta.
 Ve Lester Nygaard rolünde Martin Freeman, nam-ı diğer Bilbo (Hobbit).

Diziye damgasını vuran motto, "Ya onlar yanlış, sen doğru yoldaysan?".

Diziyi seyretmiş veya seyretmekte olanlardan benzer dizi-film önerilerini bekliyorum. İzlememişseniz de hemen izlemenizi öneriyorum.
Sevgiler,

İlham Kedisi
Share:

21 Haziran 2015 Pazar

Gökkuşağı ve Venedik

20.06.2015 
Ben ilk defa gökkuşağını yakından gördüm. Uçağımız henüz Denizli'ye inmişken kokpitten haberi geldi, sağ tarafta mükemmel bir gökkuşağı var diye.Tertemiz bir hava ve gökkuşağı.

Kaynak

21.06.2015 
Ben İlk Defa, Venedik'teyim.
Dün gece yerel saat ile 1'de Venedik' in ışıltısını gökyüzünden seyrederek iniş yaptık. İlk defa gecenin karanlığına, gökyüzündeki kara bulutlara karşın bir şehrin ışıltısını bu kadar uzun soluklu izledim ve hayran kaldım. Ve bu sabah tüm yorgunluğuma rağmen yalnız başıma şehir merkezine indim, sokaklarında gezdim, gondola binmesem de binenleri izledim bir duvarın üstünde oturarak. İlk defa bir şehirde tek başıma turisttim ve bunu çok sevdim.

Kaynak


Share:

19 Haziran 2015 Cuma

Ben ilk defa...

Nereden başlasam nereden başlasam... Hmm buldum tamam önce bir kısa özet geçeyim sonra yeni bir serinin haberini vereyim size.
Roma dönüşü iki günlük tatilim vardı. Uçuşlardan çok yorgun geldiğim her sefer diyorum ki "İki günlük tatilim bi gelsin evden dışarı çıkmıcam!". Sonra o boş günler geliyor ve ben dışarıdan eve girmiyorum. Hele bu son iki günde gerçek manada eve girmedim. İki günde iki farklı arkadaşımda kaldım. İlk gün uçuştan gelir gelmez attım kendimi sokağa Üsküdar'a gittim. Ufak çaplı bir kız gecesi yaptık. Temamız yorgunken ne kadar sohbet edebiliriz idi. Lakin pek uzun sürmedi, kelimeler ağızda hebele hübele edince hepimiz uyku moduna geçtik ve bir gecemiz böylece bitti.
Ertesi gün de yine Üsküdar'da bu kez Mutlu Keçi'de kaldım. Yazılarında bahsettiği şu çatı katı evi bizzat görmek istedim. Çatı katı odalara bayılırım. Mutlu'nun evine ise aşık oldum. Terasta içimiz titreyene kadar inat ettik yıldızlara karşı dertleştik, sohbet ettik. Azıcık dertliydik ikimiz de. Kahveler çikolatalar derken açıldık, kendimize geldik.Hayatlarımızın nereden nereye geldiği hep şaşırdığımız bir nokta. Hayat boyu da şaşıracağız galiba... Ama işin keyfi tam da  burada değil mi sizce de?
Sabah uyandığımda çatı katındaki bu sevimli evin penceresinden şöyle bir baktım etrafa. Gürültücü martıları yakaladım göz ucuyla. Çoğu zaman hayatın akışına öyle bir kapılıyorum ki kendimi hissetmiyorum. Kendimi hissetmekten kastım; o an, o bulunduğum yer ve o ana kadar değişen her şey. Tüm bunları bilmek ve hissetmek farklı şeyler. Hissettiğiniz an zihnizin hiç olmadığı kadar berraklaştığı bir an. Bilmiyorum size de oldu mu... Bir martı sesi, odaya giren ışık hüzmesi veya kapınızda uyuyan bir kedi. Bunlardan biri bir işaret çakar ve siz anı hissedersiniz. Bu sabah pencereden bakarken üç saniyede böyle bir hisse kapıldım işte. Sonra yine hayatın akışına kattım kendimi ve İstanbul'un kalabalık bir gününde bir yakadan diğerine, evime doğru yola çıktım.

Gelelim "yeni bir seri"ye... Mutlu Keçi unutmamış ve daha önce yapmayı planladığım şeyi hatırlattı bana. Nereden ve ne zaman başlayacağımı bilmiyordum ama dünden sonra bu başlangıcı vermem gerektiğini fark ettim. Yeni bir hayata başlamışken yazabileceğim en iyi başlık "Ben İlk Defa" olur diye düşünüyordum.

18.06.2015
"Ben ilk defa Mutlu Keçi'nin evinde kaldım. İlk defa onunla teras keyfi ve uzun upuzun sohbetler yaptık. Küçük bi hatıra bıraktım odasına. Değişen hayatlarımızda güzel biten günleri unutmayalım diye..."

Kaynak

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

15 Haziran 2015 Pazartesi

Bir Fragman- Roma

İlham kedisi nihayet çocukluğundan beri hayalini kurduğu, nedenini bilmese de hep hayal dünyasında yazdığı hikayelere mekan belirlediği şehre kavuştu! Roma'dayım, a dostlar!
Günlerdir oradan oraya savrulurken gökyüzünde çizdiğim çizgilerin rotası iyice birbirine girmişti. Hani bir şekil çıksa o uçağın rotasından, ne çıkardı merak ediyorum. Artık nereye uçtuğumun çok farkında olmadan tek benimsediğim havalimanlarının evim olduğuydu. Havaalanından burnumu çıkardığım tek yer ise İstanbul iken bugün kendimi Roma'nın havasını solurken buldum.
Dün gece Roma uçuşum olduğunu ve orada kalacağımı öğrendiğimde ''evet'' dedim ''evet, artık evrenle aramızda çok sağlam bi iletişim var ve tüm mesajlarım doğru iletiliyor''. Hemen akabinde de evde halay havasına girdim çünkü söyledim ya, Roma benim hayal şehrimdi. Bundan üç yıl önce üniversitenin bir projesi ile İtalya'ya gittiğimde Floransa yakınlarındaydım ve Roma'ya gitmek için izin alamamıştım. O kadar yaklaştığım halde görememek çok canımı sıkmıştı. Gün bugünmüş. Hiç ummadığım bir günde ummadığım bir şey yaşadım. Çok sevdiğim İtalyancayı duydum sokaklarda bol bol. Nihayet dev İtalyan pizzasını yedim, Trevi çeşmesinin yakınında küçük bir restoranda. Peşimde sokak sanatçılarının akordiyon sesleri ile dar sokaklara girdim çıktım. Devasa bir dondurmayı erimesin diye bir çırpıda bitirdim.Yönümü hiç kestiremedim, sadece ayaklarım yürüdü ben takip ettim. Kartpostal aldım iki tane ve gönderdim. Merak ediyorum kartlar ulaştığında ben daha başka nerelere gitmiş veya tam o esnada nerede olacağım.
Biri beni yolda durdurup bugün günlerden ne dese hiç bilmiyorum. Zaman kavramım herkesinkinden farklı artık. Ben bir günü bitirdiğimde siz belki iki günü bitirmiş oluyorsunuz ve ben hızınıza yetişemiyorum. O yüzden ben artık günleri takip etmeyi bıraktım, mekanların peşinden gidiyorum. Uçuşlarım günlerim oluyor. Bir güne iki ülkenin iki şehrini yaşamayı sığdırdım. Bugün böyle bir gün. Şu an otel odasında bir kahve ve bir müzik ile Roma'da ilk ve (şimdilik) son  gecemi yazıyorum.Yarın tekrar görevli uçuşumla İstanbul'a dönüyorum. Gelecek rotamı hiç bilmiyorum, ama bugün bir hayali gerçekleştirdim onu biliyorum.
Bir gün buraya uzun vadeli gelmek ve burayı yaşamak istiyorum. Bugün bunun için bir fragmandı sadece. Hayatımın farklı ve beklenmedik anılara  sahip olmasını seviyorum. Daha biriktirecek çok anı var. Ve çok fotoğraf... Bugüne ait en sevdiğim fotoğafları şöyle bir kenara iliştireyim, hem yazıma renk gelsin hem de anılar yerini bulsun :)



:)




Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

5 Haziran 2015 Cuma

Her dilde "Merhaba"!

Artık bir konuyu açıklığa kavuşturmamızın vakti geldi, sevgili blog!
Son aylarda çoğu yazımda "iş"im ile ilgili küçük detaylardan bahsediyorum. Mülakata çağrıldığımdaki heyecanım, kabul mailimi aldığımdaki çılgın sevincim hep buradaydı. Sonra size dedim ki "Artık İzmir maceram bitti, iş sebebiyle İstanbul'a taşınıyorum". Hatta işe başlangıç öncesi iki ay eğitimim var da dedim. Ben bunları anlatır dururken söylemediğim tek şey işin ne olduğu idi. İki ay çok uzun bir süreçti. Eğitim boyunca neler ile karşılaşacağım belli değildi. İşe başladığımda nasıl olacağı ile ilgili de korkularım vardı.Diyeceksiniz ki ,şimdi bunlar yok mu? Evet yine var. Sanki söylersem büyü bozulacaktı ve bir şeyler yolunda gitmeyecekti. O yüzden kendime dedim ki "Her şey ilk güne bağlı. O 'ilk gün' güzel olacak ve ben artık bu heyecanımı da paylaşacağım".
İlk gün  1 Haziran'dı... 1 Haziran günü sabah 05:35'te kalktım. Geceden ütülediğim üniformamı giydim. Saçlarımı sımsıkı bir topuz yaptım. Makyajımı yapmam heyecandan buz tutmuş ellerim yüzünden normalden uzun sürdü. Yaka kartımı taktım, topuklularımı giydim ve hazırdım. Lyon, Fransa uçuşu kabin memuru olarak gerçekleştireceğim ilk uçuşumdu ve ben evden çıkarken hava güzel olmasına rağmen buz tutmuştum. Havaalanında ekip odasını nasıl bulacağım, evraklarım hazır mı, iyi görünüyor muyum gibi bir sürü düşünce beynimin içinde dönüp duruyordu. Ama o havaalanına girdiğim an her şey bir anda sıraya girdi sanki. Ve kendimi uçakta buldum.
Yolcular uçağa gelmeye başladığı andan itibaren, kendimi ve heyecanımı unuttum.O hareketlenme ile bulunduğum ortama ne zaman alıştığımı bile fark etmeden alışmış buldum kendimi.
Ara sıra işten fırsat buldukça bulutları izledim ve nerede olduğuma bir kere daha sevindim. Henüz gittiğim yerlerde kalmıyorum. Fransaya uçtum fakat Fransa'nın havasını sadece yolcu alımı sırasında körükteki boşluktan alabildim mesela. Ama insanları ile birebir iletişimde bulunmak ve bunu gökyüzünde küçük bir nokta gibi bir yerden bir yere uçarak yapmak... Bilmiyorum, bu farklı bir duygu. İnsanların size gülümseyiş şekillerinden bile haklarında ve uçuştan beklentilerine dair az çok bilgi edinebiliyorsunuz. Ve o ilk gülümseme uçuşun sonunda değişiyorsa bu kez memnuniyetlerini tahmin edebiliyorsunuz. Her rota, farklı yüzlerce insan demek. Ve her dilde "Merhaba" demek.
Bugün işte üçüncü günüm olacak ve bu kez bir gece uçuşum var. Dün eve dönüşte son kez kemerleri bağlayıp uçağın inişini beklerken kabine şöyle bir arkadan baktım. Minicik ayakları koltuk kenarında görünen küçük oğlan çocuğu, annesine elindeki ayıcığı uzatan lüle lüle saçlı İngiliz kız, yer görevlilerinin tavrından çok rahatsız olduğu için sinir küpü olarak uçağa binmiş olan en arkadaki o yaşlı çift, kızının doğumuna yetişmeye çalıştığını söyleyen anne ve diğerleri. Hepsi farkında olmadan canını bize emanet eden insanlar. Bir anda bu düşünce ile işimi sevdiğimi fark ettim ve evet dedim artık paylaşmaya hazırım.

kaynak


Her an beklenmedik bir olay yaşayabilirim tabii... Ama edindiğim ilk izlenimi asla unutmamak için buraya yazıyorum. İlk uçağa bindiğimde de anlamıştım ki ben bulutların üstünde olmayı, gecenin o müthiş ışıklarında yeryüzüne yükseklerden bakmayı seviyorum. Umarım her koşulda bu işin üstesinden gelebilirim. İşte motivasyonum bu yönde.
Artık benimle ilgili bir detayı daha biliyorsun, sevgili blog :)
Şaşırdın mı söyle bakalım? Şaşırmamalısın, sen benim heyecanıma ta en başından beri arkadaşlık ediyordun zaten. Artık uçağa binişlerde gözünüz beni arasın, hiç belli olmaz ne zaman denk geleceğimiz. :)

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

31 Mayıs 2015 Pazar

Bir öneri: "Criticker"

Güzel bir pazar öyle değil mi? Bu hafta sonu kahvaltılarından sonra blogla buluşmak çok keyifli oldu benim için. Önümüzdeki hafta sonumun nasıl ve nerede olacağı tamamen sürpriz. Çünkü yarın nihayet iş sözleşmemi imzalıyorum ve yoğun iş temposuna atılıyorum. Bu zamana kadar işimin ne ile ilgili olduğundan hiç bahsetmedim, belki bazılarınız dikkat etmiştir. Son ana kadar garantici biri olduğum için başlamadan söyleyemiyorum ben bu tarz şeyleri. Yazdıklarımdan çok merak eden bir kaç arkadaşım dayanamayıp mesaj atmıştı da onlar öylelikle öğrendi mesela.Ama şunu söyleyeyim ki, şaşırabilirsiniz.Paylaşmak için de sabırsızlanıyorum.
Ödünç bilgisayarımla üçüncü günümüz :) Her gece bir film etkinliği başlattık kendisiyle. Film konusuna değinmişken, blogun sağında "Not Defterim" bölümünde filmlere dair listeler oluşturuyordum izledikçe. Hatırlatmakta fayda var.
Film önerileri aldığım bir siteden de bahsetmek istiyorum ayrıca. Ne zamandır aklımdaydı.
Film izlemeye karar vermek 2 saniye iken, izleyeceğin filme karar vermek bazen 1 saati bile bulabiliyor. O mu bu mu derken sağ sekmede yeni bir film önerisi görüp onu incelemek, derken geçen saatler ve en nihayetinde film izleme isteğinin gidip uyuması. Ben bu kadar seçici değilim gerçi. Kısacık konusunu okurum, afişine bakarım ve izlerim. Çoğunlukla filmin konusunu okumadan izlemek isterim, sadece türüne bakarım. Hele ki film ile ilgili yorum okumak hiç ama hiç yapmadığım bir şey. Tam bu noktada benim tüm bu isteklerime cevap veren bir site var. Eminim ki sizin de işinize yarayacak.
Bayanlar, baylar. Karşınızda "Criticker"!

Sitenin mantığı çok basit ve bir o kadar da zekice. Kaydolduktan sonra izlediğiniz filmlere buradan 0-100 aralığında bir puan veriyorsunuz. Böylece profilinizde izlediklerinizin bir listesi oluşurken, bir yandan da site bu bilgiler ile sizin zevkinizi tespit etmeye başlıyor. Daha doğrusu sizinle aynı filmi izleyip aynı puanı vermiş kişileri buluyor ve bu kişilerin izleyip sizin izlemediğiniz filmleri önermeye başlıyor. Yani diyor ki "Madem sen bu filmi sevdin, bak bu kişi de sevmişti.O ayrıca bu filmi de sevmiş, bizce bi izle". "Probable Score Indicator" ile de senin bu filme vereceğin muhtemel puanı söylüyor. İzleyip oyladıkça yeni filmler ile ana sayfan güncelleniyor.
Ayrıca izlemek istediklerinizi de bir liste ile burada tutabilirsiniz. Ve arkadaşlarınızı ekleyerek film listelerini görebilir, oyladıkları filmlerden öneriler alabilirsiniz. Hatta site yine diyor ki; "Sen uğraşma arkadaşına sormakla, bak bunu izlememişsin işte biz bulduk. Al izle". 
Sevmediğiniz filmlere verdiğiniz düşük puanlar ile de "Films to Stay Away From" sekmesi oluşturuyor ve burada düşük puan verme olasılığınız olan filmleri listeliyor.
Kayıtlı kullanıcılarının yaş ortalaması ile alakalı olduğunu düşündüğüm ufak bir sorunumuz var sadece.  Anasayfadan "Explore- Recommendations" yaptığınızda alacağınız film önerileri çok eskilerden oluşuyor. Diyorsanız ki "1960'ları 70'leri bayılarak izlerim ben", o zaman bu sekmede takılabilirsiniz. Ama ben çok yüksek puanı olmadıkça 2000'lerin altında çekilmiş filmleri izlemeyi tercih etmiyorum. O yüzden "Explore- New Releases" benim öneri aldığım sekme.
Uzun uzun anlattım siteyi. Buyrunuz bir profil oluşturunuz. Merak edenler için profilim burada.
Varsa sizin kullandığınız bu tarz film siteleri, bu yazının altında yazarsanız çok sevinirim. Bir başlıkta tüm film sitelerini de buluşturmuş oluruz böylece.
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Evrene mesajımız başarı ile iletildi.

kaynak
Böyle huzurlu bir cumartesi sabahı yaşamayalı ne kadar olmuştu? Alarmsız uyanmak (dışarıdaki pata küte inşaat sesleriyle uyanmış olduğumu saymazsak), müzik dinleyerek kahvaltı tabağımı hazırlamış olmak, sonra koltuğa gömülerek kahvaltı ederken en son asırlar önce izlediğim ve hangi sezon hangi bölümde kaldığımı bile hatırlayamadığım "How I Met Your Mother"dan rastgele bir bölüm izlemek  (her ne kadar dışarıdaki pata kütelere kesintisiz matkap sesleri de eklenmiş olsa) mü-kem-mel-di!

Bayanlar, baylar, sevgili çocuklar! Tahminleriniz doğru, bir bilgisayarım var artık fiyuuuuu!

Çok tatlı bir arkadaşım halime acıdı ve bilgisayarını bana ödünç verdi. Dünden beri evde bir bayram havası, takip edemediğim ne kadar blog varsa okumak mı dersiniz, film önerileri alıp film izlemek mi...
En son yazdığım yazıda Mutlu Keçi ve Bahçe Cücesi gel artık gel diye ısrar etmiş ben de çok mutlu olmuştum ısrarlarına. Evren de mesajı almış olacak (ki son zamanlarda çok sık mesajlaşıyoruz kendisi ile) hemen bir bilgisayar geldi bana. Artık telafisini yapacağız bu kocaman aranın. Güzel bir şarkı ile buraya bu notu düşmüş olayım. Artık özlemeyeceksiniz beni, hatta bıktırmak istiyorum mümkünse.

Sevgiler,

İlham Kedisi
Share:

26 Mayıs 2015 Salı

Merak etmeyin yasiyorum.



Soyleyin bakalim beni merak ettiniz mi? Eh, ettiyseniz pek mutlu olurum dogrusu. Bir kere ben neden bu kadar uzun sure ara verdim ondan bir bahsedeyim. Ara vermedim, mecbur birakildim. Akilsiz akilli telefonumdan ve bilgisayarsizligimdan bahsetmistim en son yazdigimda ve aslinda ben ortalardan kaybolabilirim haberiniz olsun da demistim. Fakat bu kadar uzun surecegini ben de tahmin etmezdim. Simdi ben size hayatimdaki hangi gelismelerden bahsetsem. nereden baslasam, nasil bitirsem...
Oncelikle ise baslamama 1 haftadan az kaldi onu soyleyeyim. Bitmez dedigim iki aylik egitim de bitiyor.
 Ve ve ve, artik bir nebze daha Istanbul'a tasinmis ve Istanbullu olmus hissediyorum cunku eve ciktim. Hissedebiliyorum cunku nihayet kendime ait yatagim, dolabim, bi odam var. Nihayet bir adresim var daha ne olsun! Ev bulma, yerlesme surecim cok hizli oldu aslinda. Tum bunlar ben Izmir'den gelirken hayal bile edemedigim seylerdi. Kocaman bir belirsizlikti her sey. Simdi ufak ufak sonuca ulastigimi bilmek guzel bir duygu.
Evimiz Avrupa yakasinda Izmir'e benzeyen bir semtin sahile yakin bir mahallesinde. Onu ve arkasi yemyesil bir bahceyi goren sevimli bir ev. Seviyorum yani evimi. Ise gidip gelmesi daha rahat olsun diye olabildigince yakinlara tasindik. Bu arada bir cogulluk fark ettiyseniz cumlelerimde eger, bir de ev arkadasim oldugundandir. Alin size yeni bir gelisme daha!
Kendime cok fazla zaman ayiramiyorum, bu kotu. Halbuki cok fazla yapmak istedigim sey, gezmek istedigim yer var. Ama hala bos zamanlarimi diledigimce yonetemiyorum. Alisinca daha duzenli ve planli gidecegimi umuyorum.
Surekli aklim blogda. Aklima da yeni bir fikir geldi burada paylasmalik ama tam planlayabilmis degilim. Bir dahaki gelisimde ilk firsatta bu yeniligi de baslatacagim blogda beklemede kalin. 
Bir de odamin dekorasyonlarini tamamlayip, oyle de bir paylasim yapmayi ve bu sayede hepinizi evime misafir etmeyi dusunuyorum. Ev hediyesi olarak da yaratici dekorasyon fikirleriniz alirim, ne dersiniz? :)
Arada tanimlayamadigim seyler olmuyor da degil. Egitim, ev git-geli arasinda gunler gecerken bazen oyle tuhaf duygular gelip corekleniyor ki yuregime. Artik hayatimin yeniden kuruldugunu, eskiden alistigim hic bir seyin benimle olmadigini dusununce ziril ziril aglayasim geliyor. Cok sacma gelebilir ama bir anda aklima gelen kucuk detaylar burnumun diregini sizlativeriyor. Ornek versem gulersiniz gercekten. Mutsuzlugumdan olmuyor aslinda bunlar,ama tuhaf bir duygusallik var iste. Bogazimda kocaman bir yumru ama nedenini ben de tam aciklayamiyorum simdi. Degisik bir ruh halim var iste. Bir de oyle bir git-gel yasiyorum diyelim gecmesini dileyelim. 

Cok ara verince insan yazamiyormus gormus oldum. Tamam yazdim da hic icime sinmedi bu post benim. Aklimin karma karisikligindan olsa gerek. Neyse, bu seferlik boyle olsun. O yuzden bu postun adi da "Merak etmeyin yasiyorum" olsun.

Not: Turkce karakterler teknik bir aksakliktan dolayi kullanilamamistir pek sayin okuyucular. Zihinsel bosluklari sizlerin doldurmasini rica ediyor, bu seferlik gormezden gelmenizi rica ediyorum.
Not 2: Ben yine ortadan kaybolursam baliklarima yem vermeyi ihmal etmeyiniz lutfen. (bknz: Blogun sag ust kosesi turuncu baliklar)

Sevgiler.
Ilham Kedisi

Share:

12 Nisan 2015 Pazar

Sen de iyi ki doğdun!

Bir diyeceğim daha vardı, anlatmazsam olmaz.
İstanbul'a gelmeden iki gün önce doğum günümdü.  Hem veda hem doğum günü dedik bir kaç arkadaşla çıktık buluştuk o gün.
Yemek yiyeceğimiz yer Alsancak'ta La Puerta diye çok hoş retro havası olan bir mekan. Tarih 3 Nisan.
Bu detaylar birazdan anlatacağım hikaye için çok önemli bir belge niteliğinde, o yüzden not düşelim.
Arkadaşları beklerken bir ara makyaj tazelemeye tuvalete gittim. Aynanın karşısında iki kızız. Yanımdaki kız biraz sinir biraz şaşkınlık karışımı oflaya puflaya aynada saçını temizliyor. Sözde birbirimize bakmıyoruz ama aynada sürekli göz göze geliyoruz. Bir geliyoruz, iki geliyoruz en sonunda biraz uzun takılı kalıyor gözlerimiz birbirimizde. Aynadan yansıyan gözlerimiz bir anlık sinerji yakalıyor ve kız bombayı patlatıyor; "Kuş sıçtı da kafama!". Bu kez ikimiz de gülme ile karışık hayretlerdeyiz derken ekliyor;
    "Bir de bugün doğum günüm!"
    "Neee, aaa benim de doğum günüm"
    "Hadi canım ciddi misin?"
    "Benim kafama kuş sıçmadı ama daha."
Biz kaptırdık koyu bir muhabbete kendimizi, bu arada hala tuvaletteyiz. Şanstan, isteklerimizden dem vuruyoruz. Bu arkadaşın adı Irmak imiş. Tanışıyoruz,çok memnun oluyoruz. Hala çok şaşkınız ve arada bir "Şaka gibi ya" diye ünlemler veriyoruz muhabbetimize. O bana okulu bitirmeyi dilediğinden bahsediyor, ben ona pazar günü taşınıyor olduğumdan. En son öyle bir sinerji daha yakalıyoruz ki sarılıveriyoruz birbirimize! Sonra da bu komik anı ölümsüzleştirmek için tuvalette bir fotoğraf çekiliyoruz. Dedik işte, "şaka gibi"!
Muhabbetimizi bitirip ayrılma vakti artık, o da saçını yeterince temizledi zaten.
"İyi ki doğdun, Arzu!"
"Sen de iyi ki doğdun!"
Tek pişmanlığım o çektiği fotoğrafı bana göndermesini istemeyi akıl edememiş olmam.
Eyy 3 Nisan'da La Puerta tuvaletinde bulunan kız! Sesimi duyuyorsan yapman gerekenin ne olduğunu biliyorsun. Komik tesadüfümüzün ölümsüz parçasını bana getir!
Tesadüflerin böylesi en güzeli değil mi sizce de?
kaynak

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

Bir ben var ki

Herkese merhaba!
Dur bakiyim en son yazımdan beri kaç gün olmuş yazmayalı? Uf çok olmuş, neyse. İnternetsizim, bilgisayarsızım bir de yetmezmiş gibi zat-ı alileri "akıllı" olan telefonum da aramadan başka bir şey yapamaz oldu ve benim elim kolum işte böyle bağlandı. Sonra ne oldu? Hayatımın en dolu bu döneminde paylaşmak istediğim onlarca şey oldu ama sözcükler parmak uçlarıma kadar bile gelemedi.
Taşındım sevgili dostlar, hem de İstanbul'a... Geleli bugün tam bir hafta oluyor. Her şey bir hafta içinde oldu. O kadar çabuktu ki vedalaşamadığım bir çok dostum oldu.
İzmir'den ayrıldığım güne ulaşana kadar bu anı sorunsuz yaşayabileceğime inancım hala yoktu. Kapanmayı bekleyen bavullar, ne götürsemler, peki ya taşıyabilir miyimler, ardımda bırakmak istemediklerim- ki bunlar genellikle bavula sığdıramayıp fotoğraflarıyla bana eşlik eden dostlardı, her kapanışta bir sebeple açılan bavula giren kedilerim -bu arkadaşlar da bavula sığmayıp kalbimde bana eşlik edenler ve derken en nihayetinde tüm çantaları yüklenip o evden çıkışım. Bu kez dönüş biletim olmadığı fikri içimde bir öküzcük olarak zaten yer etmekteydi. Bir de bir şehirden bir şehre taşınıyor olma fikri en baş edemediğimdi. Daha önce de yaşadım benzerini. Lisede, hele bir de o küçük yaşımda, ailemden ayrılıp İzmir'e geldim. Ama o zaman maaile yanımdaydı taşınırken ve ne kadar bırakıp gitseler de yalnız hissetmemiştim kendimi. O gün ise dev yalnız hissettim işte. Büyümek dedikleri... O yüzden de sabahından akşamına biri duygusallık oranı yüzde 'i geçen bir şey sorduğunda benim hazırda bekleyen göz yaşlarım pıt pıt düşer oldu.

Neyse ki İstanbul gelir gelmez beni sardı ve eve gidiş yolunda hooop bir otobüs kazası.Çığlıklar, curcuna, düşenler falan derken evet dedim harbiden İstanbul'a "hoş" geldim. Sonrası geldi zaten. Hemen ertesi gün eğitimlerim başladı ve o tempoya alışmaya çalışırken bir taraftan da kendime bir düzen arama telaşı sardı. Ama bana sorarsanız taşınma konusunda hala işin ciddiyetini kavradığımı söyleyemem. Ne zamanki bir evim, bir odam olacak burada o zaman bu ait hissetme problemini de çözebileceğiz sanırım. Aranızda çokça İstanbullu var biliyorum. Vintage dükkanlarından tutun da farklı etkinliklerine, İzmir'de yoktur ama İstanbul'da var dediğiniz her şeye veya bu şehirle ilgili motivasyon içerikli her önerinize  yorumlarda açım arkadaşlar aç! :)
Tüm düşüncelerden arındığımda ise içimdeki huzuru hissedebiliyorum. Yeni bir başlangıç hiç bu kadar yeni olmamıştı hayatımda. Yeni işim için motivasyonum inanılmaz yüksek.
Yani özünde her şey çok güzel olacak, hele bir ben alışayım.

Kaynak

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

28 Mart 2015 Cumartesi

Hiç

Carmen Laforet

 "Hiç", on sekiz yaşında bir kız olan Andrea'nın üniversite  edebiyat eğitimi için Barselona'ya daha önce samimi bağları olmadığı ve neredeyse hiç tanımadığı akrabalarının yanında yaşaması ile hayatında değişen ve alışılmadık olaylara tanıklık ediyor. Bunalımların, fakirliğin ve yasakların kol gezdiği bir evde kendi özgürlük alanlarını yaratmak için mücadele eden Andrea, bir taraftan da sıradışı akrabalarını günden güne tanıdıkça yaşamının bulunduğu noktaya inanmakta güçlük çekiyor.
Arkadaşlığın öneminden, aşka, sırlara, savaşın getirdiği inanılmaz yoksulluk ve sınıflar arası farka ve kadına şiddetin kabul edilemezliğinin nasıl olağanlaştığına kadar bir çok unsuru barındıran bu kitabın bu yıl okuduklarım içinde en akıcı anlatıma ve en etkileyici sona sahip olduğunu düşünüyorum. İnsanı sıkmayan, bir çırpıda okuma ve bitirme isteği uyandıran, zaman zaman şiirsel ve güzel tespitlerin barındığı bir roman.

Çocukluğumda tekrar tekrar gördüğüm bir rüyayı hatırlıyorum; o zamanlar sıska mı sıska, soluk benizli küçük bir kız, hani şu misafirlerin güzelliğine hiç övgüler düzmedikleri, anne babaların imalı kelimelerle kendi kendilerini teselli ettikleri çocuklardandım... Konuşmadan uzak, dalgın dalgın kendi başlarına oynuyor görünseler de, çocuklar bu kelimeleri endişeyle biriktirirler içlerinde: "Kesin büyüyünce güzel bir tip olacak", "Çocuklar büyüyünce insanı çok şaşırtırlar"...

Yol boyunca dalgındım, insanın ne kadar çok dolaşıyor gibi görünse de hep aynı kişilerin çevresinde hareket edip durduğunu düşündüm. 


Bana kalırsa, hep kendi kişiliğimizin aynı, kapalı, yolundan gideceksek koşmanın hiçbir anlamı yoktu. Bazı insanlar yaşamak için doğar, bazıları çalışmak için, bazıları da hayatı seyretmek için. Benim küçük ve değersiz bir seyirci rolüm vardı. O rolden çıkmam imkansızdı. 
Yazıyı hazırlarken yazarın hayatına biraz göz atmak için bir kaç sitede dolaştım ve çok hoşuma giden bir şeylere rastladım. Kitaptaki karakterlerden bazıları illüstrasyon haline getirilmiş. Okuduktan sonra bunları incelediğinizde kitaba sempatiniz daha bir artacak kesinlikle.


Andrea

Roman

Gloria 

Angustias
Ena ve Andrea

Tüm illüstrasyonlara buradan , kitap ile ilgili detaylı incelemelerin yer aldığı Metis'in kendi sayfasına da buradan ulaşabilirsiniz.
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

24 Mart 2015 Salı

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Erich Maria Remarque



"Savaş hepimizi mahvetti.Hakkı var. Bizler gençlik falan değiliz artık. Dünyayı fethetmek istediğimiz de yok. Kaçan kimseleriz. Kendi kendimizden kaçıyoruz. Kendi hayatımızdan kaçıyoruz. On sekiz yaşımızda dünyayı ve hayatı sevmeye başlamıştık. Sonra da aynı şeylere ateş etmek zorunda kaldık."




"...Öğleden sonra daha yatıştım. Korkum nedensizdi. Adı aklımı altüst etmiyor artık. Buhran geçiyor. Karşımdaki ölüye, "Arkadaş!" derken kendime daha hakimim şimdi. "Bugün sen, yarın ben. Fakat arkadaşım, eğer buradan kurtulursam, her ikimizin de hayatını parçalayan ne ise.. sözün kısası ikimize de kötülüğü dokunan o şeyle savaşacağım. Sana söz veririm arkadaşım, öyle bir şey bir daha başımıza gelmeyecek."



Share:

19 Mart 2015 Perşembe

Bir Mart Yazısı

Her ne kadar Mart ayı bitmeye yaklaştıysa da "Bu Ay" konulu bir yazı yazmadan edemeyeceğim.
Her ay "Kitaplıktan Notlar" adı altında bir post yayınlamak hedefimdi ancak şubat ve mart öylesine yoğun geldi ve geçti ki bir tane yazı yazabildiğim şubat ayı için bu kadarını bile şans olarak görüyorum. Blogu takip edenler dikkat etmiştir belki. Ben de utanarak itiraf edeyim hala aynı kitabı okuyorum. Okuyamıyorum da diyebilirim sanırım. İstanbul-İzmir trafiğinde hep çantamda bavulumda taşıdım ve havaalanı beklemeleri dışında okumaya hiç ama hiç fırsat ayıramadım. Bu konuda kendimi suçlu hissediyorum. Umarım nisan yazısında da hala aynı kitaptan bahsediyor olmayacağım. Hatırlamak isteyenler ve merak edenler şuradan okuduğum kitaba ulaşabilir.
Etkinlikler açısından çok zayıf geçse de son iki ayım, hayatımdaki gelişmeler epey yoğun. Öyle tahmin ediyorum ki, Nisan yepyeni bir hayat için tekrar beni İstanbul'a çağıracak. O yüzden Mart'ın son günlerini İzmir ile vedalaşarak, bol bol uyku depolayarak geçirmek istiyorum. Okumadığım kitaplardan sadece ilk 5 listesi yapıp yanımda götüreceğim. Çünkü bir yoğunluk biterken öbürü başlayacak ve ben yine bu okuma işlerine çok zaman ayıramayacağım sanırım. Ne olursa olsun okuyan insanlar! Size çok ama çok özeniyorum. Ben niye yapamıyorum bunu?
Onun dışında neler yapıyorum derseniz, İstanbul'dayken origami kağıtları almıştım bir paket. Bir kaç kitap ayracı ve değişik figürler yaptım. Özlemişim gerçekten.
Bak az daha unutuyordum. Dün çok acayip bir şey oldu. İzmir'e dönüş uçağım aktarmalı uçuş olduğu için pek çok yabancı yolcu ile birlikteydik ve yanımda oturan iki adam Hollandalı, ön koltuktakiler de İngiliz arkadaşlarıydı. Sürekli bir sohbet halindeydiler. Hele ki hemen yanımda oturan konuşmak için can atan cinsten. Nihayet beklenen oldu ve tüm arkadaşları uyuduğunda gözlerini bana çevirdi. İngilizce konuşup konuşmadığımı anlamak için bir soru sordu ve cevabını alınca gayet memnun bu kez başladı benimle sohbete. Biz gayet arkadaşça günlük sohbetler ederken adam bu kez kartını çıkarıp verdi. Bahsetmiştim bir işe girmek üzere olduğumdan. Yine de bir aksilik olursa yardımcı olurum iş bulmana filan dedi. Hatta hali hazırda bir iş de teklif etti. Güldüm ve 8 aydır iş aradığımı bir tane bile mülakata davet edilmediğimi tam vazgeçtiğimde de buradan haber aldığımı söyledim. Ve artık aramıyorken iş bulmama güldüm. Ne zaman aramayı bıraksan bir şeyler gelir seni bulur zaten dedi o da. Uçağımız indi. Tanıştığımıza memnun oldumlarla filan ayrıldık. Koridorda bu kez diğer sırada oturan başka bir adam ile göz göze geldik ve "Öğrenci misiniz?" diye sordu. Hayır filan derken bu sefer o demesin mi, "Ben şu firmanın sahibiyim efendim biz dış ticaret pozisyonu için birini arıyoruz ama ingilizce bilen birini bulamıyoruz, siz düşünür müsünüz ben bütün yol sizin beyefendi ile konuşmalarınızı dinledim de" diye! Haydaaa! Nasıl bi şaka bu? Ben 8 ay boyunca işi uzayda aramadım ki. Hatta belki bu adamın bahsettiği ilana başvurdum da çağırılmadım bile. Şimdiyse bir uçak yolculuğunda cebimde iki kartvizit ve iş teklifi ile buldum kendimi. Ben artık iş bulmuşken ve aramıyorken tam da dediği gibi işler beni bulmaya başladı. Gerçekten sersem gibi indim uçaktan. Gecenin iki buçuğunda olan tüm bu olaylar ya bir kamera şakasıydı ya da ben çok ciddi rüya gördüm de algılayamadım. O kadar alışmışım ki "bu kadar" da olamayacağına belki de ciddi değillerdir dedim. Ne olursa olsun çok acayipti bu olan şey. Ben kendime bir yol çizdim. Ve 3 ay önce çizmek istediğim yola dair teklifleri şimdi çizdiğim bu yolda aldım. Bu konu hakkında verebileceğim bir öğüt bir mesaj kesinlikle yok. Hala şaşkınım.
Neyse böyle işte. Unutmadan söyleyeyim, bilgisayarım bozuk olduğu için ödünç bilgisayar bulamadıkça yazamıyorum. Uzaklaştım gidiyorum sanılmasın eğer arayı açarsam. Ama uzaklaşmam. Ben nerede blog orada olacak bundan sonra!
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

13 Mart 2015 Cuma

Konfetiler

Çok ara verdim çoook!
Nasıl alışmışım ben bu blogda yazma işine meğer. Unutup gittiğimden değil ama bilgisayarım bozulduğundan yazamıyorum sevgili dostlar. Günlüğümde takılıyorum bu süreçte de. Ama birazdan vereceğim haberi henüz ona da yazamadım.
En son yazımda Adapazarı'ndaydım ve hayatımın değişmesine yakınlaştığına dair bazı durumlardan bahsetmiştim. Motivasyonumun inişli çıkışlı günlerinden bir gündü hatırlarsanız.
Dönüşümün konfetilerle olması dileğimi hatırlayanınız var mı peki? Gün bu gündür! Tebrikleri alabilirim çünküüü mülakatları geçtim ve eğitime davet edildim.
Kuşadası'na taşınmayı beklerken hiç hesapta olmayan bir şehre. İstanbul'a taşınmak gündemime hop diye oturuverdi böylelikle. Kendimi mükemmel hissettiğim günlerdeyim. Bir zaferi kutlamayalı epey olmuştu sanırım. O yüzden bu postun altında kadehler tokuşturabilir, göklere balonlar bırakabilir ve konfetiler ile ortalığı dağıtabilirsiniz!
Nereden devam etsem hiç bilemiyorum bu yazıya. Bir günlüğüme göz atsak mı dersiniz...
7 Mart,2015 
...Bu arada Postcrossing de meyvesini vermeye başladı. Beş tane kartpostalım var şimdiden; Florida, Adelaide, Tayvan ve iki tane de Almanya'dan. Bu yıl bunun gibi dahil olduğum oluşumlar sayesinde ot gibi yaşamaktan kurtulup, güzel anılar biriktirip mutlu oluyorum. 2015'e dair yaptığım en güzel şeyler listemde şimdilik durum böyle. Merak ediyorum daha gelecek olan güzellikleri. Kartpostal değil tabii bahsettiğim; anılar, mutlu haberler mesela. Bu hafta içi mülakat sonucum da belli olur diye umuyorum. Bazı adaylara sonuçlar gönderilmeye başlanmış çünkü. Olursa sevinçten göklere uçacağım o kesin. Ama olmazsa? Mhmm, bu konuyu sonra konuşalım mı? Şimdilik güzel konular ve umutlar ile konumuzu kapatalım. :)
Demişim mesela en son defterimde. Bunu çok seviyorum işte. Bazen gelecek günleri düşünmekten, of acaba o nasıl olacak bu nasıl olacak diye tasalanmaktan çok yoruluyorum. Sık sık kendime o "önemli" günden bir sonraki günü düşündürmeye çalışıyorum. Asıl günü düşünmektense bir sonraki günün olmuş bitmişliği daha rahatlatıcı oluyor. Bir de geçmişten gelen haberler ile o günü yaşama hayalini seviyorum. Mesela sırf bu yüzden ikinci mülakata davet edildiğimde rast gele bir adres alıp Almanya'da birine kart gönderdim ve ona sürecimden bahsettim. Bu kart sana ulaştığında ben tüm süreci tamamlamış ve sana son durumu bildirebiliyor olacağım dedim. Ne zaman sonucun geldiği gün ile ilgili kötü düşüncelere kapılsam, kartın o kişiye ulaşacağı günü düşündüm. Ne zaman henüz sonucum gelmedi diye fenalık geçirsem, kartım da hala ulaşmadı ki diye hatırlamaya çalıştım. Ve işte şimdi her şey yerine ulaştı. Önce iyi haber bana, ardından da kart sahibine ulaştı.
Bu hafta yine İstanbul'da olacağım. Sağlık raporlarını teslim ve eğitime başlamak için gereken diğer işlemler için.Eğitimler de başarı ile tamamlandığında ben artık İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor olacağım. Umarım bir aksilik olmayacak ve her şey kutlama havasında sürüp gidecek hayatımda artık.
Üniversitede çok sevdiğim bir hocam vardı. Her derse girdiğinde başlamadan önce en az bir tane iyi haber duymak isterdi bizlerden. Büyük şeyler olmasını beklediğimiz için çoğu kez haber yok ki derdik. Sonra haberler "Kuzenim geldi hocam", "Ablam hamile hocam", "Yaz okulu açılcakmış hocam daha iyi haber mi olur" gibilerinden başlayıp yıl sonuna kadar sınıfımızda birikir olmuştu.İlla ki güzel şeyler oluyor da biz beğenmiyoruz sanırım. Söylemeye değer olması için ne olması gerek ki?
Sizde haberler neler bakalım? En az bir iyi haber ile birlikte bu yazının altında dans etmeye devam edebiliriz. Ah, tabii bir de konfetiler ile!
Sevgiler,

İlham Kedisi
Share:

22 Şubat 2015 Pazar

Karasu ve Poyrazlar Keşfi

Son keşifler bunlar! Artık Adapazarı maceram sona erdi. On günü dolu dolu ve bir o kadar da keyifli, huzurlu geçirdim. Bana pek iyi geldi, umarım ben de birilerine iyi gelebilmişimdir :)
Perşembe gününü Karadeniz ile tanışmaya ayırdık ve düştük yollara. İlk durağımız Karasu! Dev dalgalarını etkileyici bulmam bir yana, epey korktum aslında. Kıştan ve müthiş rüzgarlı bu günden kaynaklanıyor sanmıştım dalgaların heybeti. Öyle değilmiş işte yazın da böyle olabiliyormuş. Tül gibi Ege'de yüzen, bunu bile zor zahmet öğrenen ben kendimi bu dalgalar ile yüzerken hayal edemedim. Bir fotoğraf çekilelim diye yaklaştık ama göreceğiniz üzere gönül rahatlığı ile poz veremedik bile. Ayaklarımızı yakalamaya çalışan dalgaları kontrol etmekten pes edip ancak bu fotoğrafı çekilebildik. Diyeceğim o ki, hey gidi Karadeniz heey!
Sanki dalgaların heybetine inat Karasu plajının kum taneleri incecik, ipek gibi. Dalgalar ile boğuştuktan sonra, hiç şüphesiz, başka hiç bir yerde bulamayacağınız huzuru bu kumlarda uzanarak bulabilirsiniz. Ek bir bilgi daha; Karasu Türkiye'nin en uzun sahili ve bu uzunluk bazı kaynaklarda 22 km olarak belirtiliyor (Bknz: burada).
Karasu'da sadece 3 dakika durduk. Buz gibi bir hava ve fırtına yüzünden 3 dakikada uyuştuk ve kendimizi arabaya nasıl attığımızı bilemedik. Bu hızlı tanışmayı gün sonunda taçlandırdık ama. Yazının sonunda göreceksiniz.
Bir sonraki durağımız, "Acarlar Longozu". Longoz ormanı da bu yıl tanıştığım bir doğa harikası, bir diğer adıyla "subasar ormanı". Nedir yahu bu longoz diyenleri detaylı bilgi için buraya alalım.

Acarlar Longozu
Baharda göl üzerindeki nilüferleri ile, çeşit çeşit ağaçları ve kuşları ile bambaşka bir cennete dönüşüyormuş burası. Ben kış manzarasının keyfini sürdüm. Karlarla kaplı, sonunun nereye gittiğini bilemediğim köprü üzerinde kısa bir yürüyüş yaptık biz de. Tertemiz hava ve sizi içine çeken derin bir sessizlik. Biraz kulak verdiğinizde ise uzaklardaki Karadeniz'in sesi. Ayak izleriyle boydan boya geçilmiş bu köprüde bir bahar günü kendimizi her şeyden uzakta kitabımızı okurken hayal ettik. Biraz sıkılınca da köprü boyunca yürümek ne kadar iyi gelirdi. O derin, serin huzuru içimizde az biraz hissedebilmek de iyi geldi ama.

Karasu'nun uzun sahili ile bir başka yerde bambaşka bir manzara ile yeniden buluştuk. Bu kez sahil boyu bembeyaz karlarla kaplıyken arka planda buz gibi dalgalanan Karadeniz'i düşünün. Sahile kar ne çok yakışmış. 


Perşembe gününü böylece bitirmiş olduk. Fotoğrafını çekemediğim daha onlarca güzel manzarayı yol boyunca seyrettim. Gün batımının suya yansıdığı bir yerde sırf manzarayı fotoğraflamak için durduk.Bu da ayrıca keyifli bir andı benim için.
Gölkent
Cuma günü şehrin üzerine sis çökmeye başladı. Evden merkeze gitmek için kullandığımız caddeyi bir hafta boyunca neredeyse her mevsimde görmüş gibiyim. Önce günlük güneşlik, derken yağmurlu, karlı ve sisli. Poyrazlar'a gittiğimizde ise artık sis yüzünden gerçek anlamı ile göz gözü görmüyordu. Ama bana sorarsanız görmese de olurdu. Böyle çok daha mistik, çok daha büyülü bir göl manzarasına şahitlik etmiş oldum. Bir de eriyen kar suları yüzünden göl taşınca karabataklar tarlada yüzmeye başlamış :)

Poyrazlar Gölü ve salkım söğütler

Poyrazlar Gölü

Poyrazlar Gölü
Cumartesi'den itibaren güneş artık epey gösterir oldu kendini. Dolu dolu geçirdiğim bu Şubat ayı, dolu dolu bir kışa da sahip oldu bu Adapazarı kaçamağı ile. Sona doğru yaklaşırken ben de artık sonuca yaklaşıyorum diye umut ediyorum. Yarın İstanbul için yine yollara düşeceğim. Çünkü beklenen mülakat Çarşamba günü. Şu süreci daha güzel bir şekilde geçiremezdim heralde. İkinci aşama için motivasyonumu İstanbul'da benzer hareketler ile sağlayabilirsem bir de, değmeyin keyfime.
Bende durumlar şimdilik bu kadar. Hala şans dilemeyenleriniz varsa, şans dileklerinizi severek kabul edebilirim :) Bir sonraki postun başlığı ne olacak, kim bilir?
İyi haberler ile görüşmek dileğiyle...
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com