Ana içeriğe atla

Uganda'ya uçtum!

Her ayın bitimine doğru en sevdiğim tarih, bir sonraki ayın uçuş programının çıktığı tarih. Nerelere gidiyorum, nerede ne kadar kalıyorum bunun heyecanı bir kaç gün iyi geliyor. Bazense bir görüyorum programı maili falan komple kapatıp kaçasım geliyor. Uganda, Entebbe'yi programımda görünce hiç ama hiç sevinmemiştim. Çünkü hemen altında büyük harflerle, kırmızı hem de, kocaman bir uyarı not edilmişti; "Sıtma tehlikesi".  Gitmeden önce çantalar savaşa gidercesine hazırlandı. Sinek kovucu spreyler, koruyucu ilaçlar, kokular, uzun kollu olan her şeyler, konserve yemekler ıvırlar zıvırlar. Neyse ki kalacağımız otelin mazarası ile ilgili çok güzel duyumlar almıştım. Bu en azından bir şeydi.
Entebbe'ye vardığımızda sabaha karşı 4 gibi bir saatti. Uçaktan iner inmez açıkta kalan her yerimize spreyleri sıktık. Yanımızdan geçen sineği pişman edicez, o derece. Otelde rezervasyonları yaptırdıktan sonta odalarımıza şu golf arabalarına benzer çok sevimli araçlarla götürdüler bizi. O sırada da gecenin karanlığında şöyle bir turladık etrafı. İstanbul'da fırtına, burada ılık bir gece.
Odanın fotoğrafını hiç çekmedim ama size şöyle tarif edeyim. Gelenlerin ne büyük korkuyla geldiğini bildiklerinden olsa gerek odanın her yerini cibinliklerle sarmışlar. Sinek girmesin diye mi, giren çıkamasın diye mi onu bilemiyorum artık. Ama ben geceleri su içmeye kalkınca verdiğim o cibinlik savaşları yüzünden cinnetler geçiriyordum en son.
Her neyse. Bir kaç saat uyuduktan sonra, valizlerden çıkan cephanelikle kahvaltımızı toplanıp yaptık ekip ile. Yemeğini de yemeyiz, suyunu da içmeyiz senin Entebbe triplerindeyiz malum.

Sonra dedik hadi çıkalım biraz keşif yapalım. Çıkmasak mı diyenler oldu. Ki kendileri bunu dedikten iki saat sonra neredeydi bunu ilerleyen fotoğraflarda hep beraber göreceğiz.
Otel bambaşka bir huzur. Her yer yemyeşil, mükemmel bir tatil köyü gibi. Çalışanlar çok kibar, çok güler yüzlü. Turist olduğumuz her halimizden belli zaten :)





Victoria Gölü'nü fotoğraflamak için biraz aşağıya indik. O da ne? Uzaklardan bir müzik sesi...Ama öyle çok da uzaklardan değil. Afrika'nın o kendine has ritmi. Oturduk göl kenarında, kulak verdik biraz. Yok arkadaş bizi çağırıyor işte. Napsak, uzak mıdır, gidelim mi, bulalım mı müziğin kaynağını derken biz kendimizi otelden dışarıda bulduk. Hiç hesapta olmayan bir şey. Yanımızda ne çanta, ne para, öylesine çıktık gittik.
Victoria Gölü


Yol boyunca kime denk gelsek, tüm içten gülümsemesi ile bize selam veriyor. Alışkın mıyız biz böyle içten selamlanmaya? Hem de tanımadığımız insanlar tarafından? Böyle sıcakkanlılık olacak iş değil ya, şaşırıyoruz.

Belki 15-20 dakika yürüdükten sonra bulduk o tanıdık ritmi. Kalabalık, her yaştan insanlar var. Küçük bir sahne kurmuşlar. Bir kadın elinde mikrofonu şarkısını söylüyor yerinde duramadan. Hemen arkasında aynı renk giymiş çocuklar danslarını yapıyor.  Ne güzel bir şey bulduk biz böyle diyoruz.

Dışarı çıkmasak mı diyenler, on dakika geçmiyor kendilerini sahneye atıyorlar. Kimse de demiyor, inin oğlum gösterimizi bozuyorsunuz. Daha da mutlu oluyorlar bizimkilerin acemi danslarıyla aralarına karışmış olmalarına. O kalabalıkta tek yabancı biziz. Çocuklar etrafımızı sarıyor meraklı gözlerle. Sohbet ediyoruz, derken bir bakmışız selfieler havada uçuşuyor. Herkes hemen fotoğrafa dahil oluyor.




Bu kadar içten insanlarla karşılaşmayı hiç ama hiç beklemiyordum. Sonradan okuduğum bir yazıdan öğreniyorum ki, Uganda Afrika'nın gülen kalbiymiş. Öyle gerçekten, bu insanlar öyle kalpten gülümsüyor ki. Aynı şarkıda saatlerde dans ettiler, dans ettik. Son zamanlarda üzerimde olan o mutsuzluk, umutsuzluk hisleri Afrika'nın bir köşesinde müzikli bir bahçede, onlarca kuş yuvasının olduğu bir ağacın altındaki saçma dansımla kuş olup kondu o ağaca. Yanımda sürekli telefonumun ön kamerasından kendine bakmaya çalışan minnoş bir çocuk. Bir anda nasıl güzel bir gün oldu bu böyle. Hiç hayal etmediğim bir yerde hiç hayal etmediğim bir mutluluk, bir sürü anı.

Son fotoğraflar da geldiğimiz ilk gece gördüğüm dev sinek ile gece uyumadan önce kafasında deli sorular olan, ertesi gün yaşayacaklarından habersiz bir ben.
Ummadığınız bir günden öyle mutlu anılar çıksın ki, tekrar nefes aldığınızı hissedin.


Not: Videoların mükemmel kalitesi için üzgünüm. Yükledikten sonra çözünürlüğü düştüğü için siz sadece müziğe kulak verin, görüntüyü boşverin :)


Sevgiler,
İlham Kedisi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Meydan Okuyorum!

Ben geldiiim! Hem de öyle bir geldim ki, ellerim kollarım dolu bir şekilde! Evet, bir sürprizim var. Bu blogda daha önce yapılmamış yepyeni bir şey ile çıkageldim yine. 2017 hayatımda olduğu kadar blogumda da türlü türlü yeniliklere ev sahipliği yapıyor. Hazır lafı gelmişken şimdiye kadar çok sevdim kendisini, umuyorum aramız açılmaz diye de belirtiyor, yeni yılın kulağını ufacık bir çekiyorum. Her neyse, gelelim sürprizime... Hazır mıyız?  Ver trampetlerle gerilim müziğini hızlı hızlı;   ''  tıpıtıpıtıpı tııııııp''... Duyduk duymadık demeyin! Bu bir   CHALLENGE   , bir    SALANJ   bir   MEYDAN OKUMA  yazısıdır! İstenilen  herhangi bir şekilde adlandırmak ve hunharca katılmak serbesttir! Hodri meydan demeden önce konuyla ilgili bahsetmek istediğim şeyler var. Konumuz '' Apartman Sohbetleri ''. Ve konunun da, soruların da sahibi  İlker Gümüşoluk . YouTube'da videodan videoya zıpladığım bir gün, şans...

Osaka'ya Uçtum!

Turna kuşu bilinen en eski origami figürüdür. Aynı zamanda özel bir anlamı vardır. Bin tane turna kuşu yapan kişi bir dilek hakkına sahiptir. Japonlar güzel dilekleri için turna kuşu yapmayı sihirli bulurlar. Nereden mi biliyorum? Üniversite son sınıftayken keşfedip katıldığım bir origami atölyesinden. Bu atölyeden bana kalan turna kuşu figürü hiç unutmadığım, gözüm kapalı yaptığım bir şey oldu benim için. Origami kağıdı bulduğum zamanlarda şanslıydım. Ama çoğunlukla ya renkli bir kağıdı, ya bir gazeteyi, ya da eski bir kağıt parayı origamiye çevirdim. Hiç bir şey yapamadığım zamanlarda elime bir kağıt alıp katlamayı ve onu kuşa çevirmeyi sihirli buluyorum ben de. Turna kuşu sayım bin oldu mu bilmiyorum. Hala bir dilek hakkım oldu mu bilmiyorum. Büyük dileğim için en baştan oturup bin tane kağıt katlamaya başlasam iyi olur. Ama son zamanlarda evrene gönderdiğim mesajların bir şekilde iletildiğinin de farkındayım. Bundan çok önce, daha origami yapmaya bile başlamadan önce kendime -kend...

Almaty'e Uçtum!

Sevgili blog, Seni çok sevdiğimi ama defterimin yerinin apayrı olduğunu biliyorsun değil mi? Biliyorsun, çünkü arada bir bu gerçeği başına kakıyorum. Eski bir alışkanlık deftere yazmak... Az evvel ilk yazıyı yazdığım tarihe baktım da 2013, Temmuz'a ait. Ki bu ilk defterim değildi, ilk yazım kim bilir nerede ve ne zamana ait. Başka defterler de bitirdim, evet. Ama 3 yıldır çok az da yazsam benimle bu kadar çok gezen, nereye gitsem çantanın veya valizin bir köşesinde yer alan başka bir defterim olmamıştı. Bu defterimin arasında, gittiğim yerlerden topladığım yapraklar, kokladığım çiçekler, biletler, bir broşür, Uganda'ya ait seçim kağıdı (valla var) ve hatta bir tane de milli piyango bileti var- amortisiz. Sanki blogda fotoğraflarla kaydedebildiğim anılara ait ruhları da defterime hapsediyorum gibi bir his aslında bunları yapmamın sebebi. O güne ait çiçeğin kokusu, rengi defterin yaprağında iz bırakıyor ve bu bana daha canlı bir şey gibi geliyor. Ama yine de defterime çok yazamı...