31 Temmuz 2016 Pazar

Uyku, Tatil, Saç ve Uyku

Böyle kirpiklerimden bile uyku akan bi an şu an. Malumunuz yine uykusuzum ama ayaktayım. Bir kaç saate her şeyi kapatıp uyurum diye düşünüyorum. Gece yolumuz uzun çünkü. Şimdiden başıma uyku gözlüğünü geçirdim, limon çayımı baş ucuma koydum. Yazıp, rahatlayıp, mışıl mışıl uyku çekmek önümüzdeki bir kaç saatin planı.
Velhasıl kelam, şu an Taşkent, Özbekistan'dan yazıyorum canım blog. Buraya ilk kez 1 yıl önce gelmiştim. O zaman geldiğimde 40 küsur dereceye rağmen atmıştım kendimi sokaklara bir daha nerde görcem ya diyerek. İyi de etmişim, çünkü yine geldim bunca zaman sonra ama adımımı atmadım bu kez sokağa. Yorgunluk, uykusuzluk ve biraz da tatil özlemi bu sefer bana otel keyfi yaptırdı. Geçen haftalarda yıllık izne çıktım, hiç söylemedim size ama hunharca gezdim. Hunharca gezi yazısı yazmam lazım haliyle, şimdi utanarak söylüyorum. Yakındır. Bu sefer söz verip yazamadıklarıma benzemeyecek merak etmeyin. Şahane görsellerim var çünkü harcamak istemiyorum. Demem o ki, bir yıldır izinsiz çalışırken yorulmadım yıllık izinde yorulduğum kadar ve ilk fırsatta dinlenmek için bugünü seçtim.
Önce indim spora bir güzel tempolu yürüyüş, bisiklet derken baktım 1 saati devirmişim. Gözümün önünde de havuz uzanıyor ışıl ışıl zaten. Vakit kaybetmeden hızlı bir duş alıp bu sefer de havuza indim. Nerdeyse 2 saat de orda yüzmeli güneşlenmeli şeyler. Oh yani, nihayet. Bir de güneşlenirken boş durmadım, binbir heyecanla yanımda getirdiğim saç açıcı spreyi denedim. İtiraf ediyorum, zaten en başından beri niyetim onu denemekti. Memnun kaldığım için de bahsetmeden geçemeyeceğim.
Bence bunu denemeyen bir tek ben kalmış olabilirim. Çünkü kime sorsam biliyor. Ben de son zamanlarda izlediğim vlogerların önerdiğini, çok severek kullandığını falan izliyordum. Loreal Paris Sunkiss saç açıcı sprey, böyle böyle benim aklıma yer etti.
Saçta ombreyi seven biri degilim, kendime hiç ama hiç yakıştırmıyorum. Bir keresinde denemiştim ve 2 hafta falan dayanabildim sadece.En sonunda gidip saçlarımı kestirdim onlardan kurtulayım diye. Sarı renk de hiç benlik değil. Ama o güneşte açılan, ışıltılı saçlar yok mu. Onlar benim özendiklerim işte. Doğal ve belli belirsiz. Bu spreyi kullanan herkes ağız birliği ile, ''saçı kademeli açar, kontrol sende, güneşte açılmış gibi'' vs. diye söylediği için bir deli cesareti ile gözümü kararttım ve bugün havuz kenarında durmaksızın saçlarıma fıs fıs fıs sıktım durdum. Uçlara ve aralara yoğunlukla sıktım ve göz ucuyla kurudukça rengi kontrol edip tekrarladım. Öncelikle şunu söyleyeyim, eli korkak alıştırmaya hiç gerek yok baya yavaş açıyor. Benim saçım koyu kumral ve hiç boya, perma vs. bir işlem olmadığı için daha da zor açmış olabilir tabii ama korktuğum gibi olmadı. Dahası açılan yerler daha çok tatlı bir bakırımsı sanki. Bana öyle geliyor. Işıkta daha belirgin şu an. Bir kaç gün böyle kullanayım da yine gaza gelirsem bir güneş seansı daha yaparım.
Kokusu biraz sert ama alışılıyor sonra. Saça zarar vermeden benim gibi ufak çaplı bir çılgınlık yapmak isteyenlere önerilir. Şimdilik fotoğraf koymuyorum ama onu da bi ara hatırlatın.
Başka başka... Bu aralar yine takıntılı bir şekilde kilomla haşır neşirim. 3 gün oldu başladım yine diyete. Yine evet. Ben bayadır diyet modundayım aslında. Onu da ayrıca bir yazıda anlatayım. Yoksa bu yazı baya kız muhabbetine dönebilir. Bir anda yüklenmeyeyim.
Zaten uyku da iyice çökmeye başladı, çöküyor, çö...



Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

5 Temmuz 2016 Salı

Deliye Her Gün Malum.

Sakin sessiz Yeşilköy sokaklarına bir de yağmur serinliği ve temizliği eklenince bu bayram sabahı tadından yenmedi. Yağmurluğu kafamıza geçirip kahvaltıya gittik. İnsan yok, araba yok. Sadece koca göbekli martılar ve aç kediler var. Yağmura rağmen kahvaltımızı dışarıda yaptık. Ben enseme enseme bir kaç damla yedimse de mesele etmedim. Uzayıp giden kahvaltı seanslarına bayılırım.
Gün bayram olunca sohbet konusu da çocukluk bayramlarımızdı. Bayramlık faslı bayrama dair sevdiğim tek şeydi. Süslenip püslenip harçlık toplamaya gitmek de fena değildi ama her bir evde tekerrür eden Nasılsınız, Siz nasılsınız, Sen nasılsın çocum'lar çocukluğum boyunca darladı beni. Hani topladığım harçlık o kadar yüklü meblağlar olmuyordu zaten, bir de her seferinde aynı muhabbeti farklı eşyalı bir evde yapınca annemin babamın gözünün içine bakıyordum belli bir süre sonra. Babam da her evde aynı numara, benle göz göze gelince kocaman bir sırıtık yüzle ''Kalkalım mı?'' diye benden izin alırdı.Hani yani ben değil de çocuk sıkıldı zaar, kalkalım biz mademe geliyordu konu. Benim yaş belli bir zaman sonra bu numaraya gitmeyince aynı numaranın yardımcı oyuncusu kardeşim oldu. Böylece her bayram aynı evler ziyaret edildi, küçükler büyüdü, yaşlılar yaşlandı, bazen bir eksildi bazen bir çoğaldı farklı eşyalı farklı evler. Ama benim için hiç bir bayram o bayram havası dedikleri cinsten geçmedi. Olması gereken bir ritüeldi ve misyon tamamlanmalı gibiydi. Bugün hala bu böyle. Sakin geçen bayramlar en sevdiğim. Tıpkı sakin geçen günlerde olduğu gibi.
Sakin İstanbul ise en güzeli. İnsan hayatında kaç kere İstanbul sokaklarını ele geçirmiş gibi bir hisse kapılabilir ki?



Mutlu bayramlar hepinize :)

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

1 Temmuz 2016 Cuma

Ben İyiyim.

BEN İYİYİM, ama ne kadar iyi olabileceğimi sizin tahmin etmenizi istiyorum.
Atatürk Havalimanı'nda patlama olduğu anda oradaydım. Aslında gün boyu orada, uçuş için nöbetteydim. Ve nöbetimin bitmesine iki saat kala Bodrum uçuşuna planlanmıştım. Normalde iki saat sonra evde olabilecekken, iki saat sonra Bodrum'daydım. Yolcu alıp döndük. İki saat sonra tekrar İstanbul'daydım. Uçağın planlı iniş saati 22:00 olmasına rağmen biz 21:30'da inmiştik ve buna seviniyorduk. Neden? Çünkü yarım saat önce evde olabilecektik. Çünkü yarım saat erken inmiş olmak sanki günümüze katılan ekstra bir yarım saat gibiydi. Veya hayatımızı çalacaktı o son yarım saat ama biz bunu bilmiyorduk. Yolcu indi, herşey bitti derken uçakta tekerlekli sandalyeli bir yolcumuzu alacak aracın gelmediğini öğrendik. Yolcumuz, refakatçisi ve torunu olan küçük kız ile oturduk uçakta aracın gelmesini bekledik. Söylendik bir taraftan: ''Hep böyle olurdu işte, erken gelirdin ama erken gidemezdin eve, hep bir şey çıkardı...'' vs. Küçük kız ile fotoğraflar çekildik, öpüştük, vedalaştık ve onları da uğurladık derken bir yolcu uçağa geldi. Öğrenci kimliğini uçakta unutmuş olabileceğini söyledi. Gidip baktık, aradık ama yoktu. Tekrar üzerini arayan yolcu, kimliğini şapkasının içinden buldu. Güzel olan şey de şapkasının başında olmasıydı.
Derken biz ''nihayet'' inebildik uçaktan. Uçak indikten sonra geçen tüm bu beklemeler ve oyalanmalar sadece 10 dakika...
Ekip aracı ile apronu terk ederken patlama olmuş. Biz hiç ama hiç bir şey duymadık. Ekip ile vedalaşırken, birbirimize teşekkürler ederken ikinci patlama olmuş. Biz yine duymadık. Valizlerimizi aldık ve her gün çıkış yaptığımız ama o gün patlamanın olduğu yer olan Dış Hatlar Geliş'e gidecekken kucağında kanlar içinde küçük bir kızı taşıyan güvenlik görevlisi bizden yardım istedi. Turnikeyi açtık, ona yolu açtık ama hala ne olduğunu bilmiyorduk. Ta ki, o güvenlik görevlisi: ''Başka çocuklar da var! Çok kan var! Yardım getirin haber verin! Patlama oldu!'' diyene kadar. O hiç duymadığım, hissetmediğim patlamayı bir anda beynimde hissettim o cümlelerle. Dünyam bu kadar sarsılmış mıydı daha önceden, hatırlamıyorum. Bulunduğumuz kat sadece uçuş ekiplerinin kullandığı bölüm olmasına rağmen saniyeler içinde nereden kaçıp giriş yaptığını anlayamadığım yaralı insanlar etrafımızdaydı. Delicesine titriyorlardı, kulaklarını tutuyor, ağlıyorlardı. O anki koşuşturmalardan tek hatırladığım çantamı, valizimi uzağa bir yere atıp insanlara su götürdüğüm ve oturmalarını söylediğimdi.
Bundan sonrası artık sadece 1 dakikaydı. Tüm çıkışlar kapatıldı, ekipler dışındaki herkes bizim olduğumuz alandan tahliye edildi. Ve ekiplerin ikinci bir emre kadar burada kalması istendi.Saat 22:00. Ekipten bir arkadaşımın dediği şey ile daha da irkildiğimi hatırlıyorum, ''Eğer 10 dakika uçakta beklemeseydik, biz orada olacaktık!''. 10 dakika bir ömür oldu bizim için. Ama ya diğerleri? Bir ömre mal oldu onlar için o dakikalar. Ne için, neden?
Alandan çıkışımıza izin verildiğinda saat 03:00 sularıydı. Normal çıkışı kullanamayacaktık elbette, iç hatlardan uzunca bir yol gittik. Gittiğimiz yol boyunca ise mermi izleri, patlamış camlar, kan izleri... Bu yollar benim her gün geçtiğim yollar. Ellerim, ayaklarım tutmuyordu o manzarada orada olmaktan. İnsanın akıl sınırlarını zorluyor, alt üst ediyor böylesine bir korku.Yaşam nasıl hem bu kadar kıymetli olup, hem de bu denli basit olabilir?
Patlamanın ertesi günü evdeydim. Tüm gün olanı biteni düşündüm, ağladım, hasta oldum, yattım, haberleri izledim, daha kötü oldum. Onlarca telefon, onlarca mesaj aldım. ''İyi misin, nerdesin?'' derken cevap gelmeme ihtimalini reddeden onlarca insandan... Herkes ''sana sordum ama nedense orada olma ihtimaline en ufacık bile inancım yoktu, bir şey olmayacağına o kadar emindim ki, inanamıyorum şimdi'' dedi. İnsan asla kendisine bir şey olmayacağını düşünüyor. Kendisine ve sevdiklerine bir şey olmayacak. Aksi olduğunda da düşünecek bir şeyimiz kalmıyor işte.
Dün akşam uçuşa gelmek için yine Atatürk Havalimanı'ndaydım. Çünkü uçuşlar devam ediyor, çünkü artık her yer güvenli ve bir gün içinde herşey normalleşiyor. Benim de normal davranmam gerekiyor. Yine patlamanın olduğu kapıdan giriş yaptım dün. Suratım buz gibi, ellerim de... Ama yüreğim ağzımda ve alev alev olduğunu hissederek girdim oradan. Bir gece önce yerde gördüğüm o kan öbeklerini aradı gözüm. Bir damlasını göreceğim diye aklım çıktı. Yüreğim pır pır etmekten patlayacak. Bir an evvel kaçıp gitmek, uçacağım yere gelmek istedim. O gece boğazıma yerleşen yumruk hala duruyor, uzun bir müddet de duracak. Düşündükçe yutkunamıyorum. Nasıl nasıl nasıl nasıl!!!
Yine de yol boyu sohbet ettiğim Avrupalı yolcunun söyledikleri aklıma geliyor. ''Duruşunuz ve her şeye kaldığı yerden hızla devam ediyor olmanız takdire şayan bir durum. Bu sizin ne kadar güçlü olduğunuzu gösterir. Eğer ki Brüksel'de olduğu gibi uçuşlara 1 hafta ara verseydiniz, bu onların zaferi olurdu.'' dedi. Başta saçma bulsam da şimdi hak veriyorum ona sanırım. Yine de ona şunları söyledim, ''Burası bir çok kişi için havalimanı ama benim ofisim. Ben her gün evden çıkıp buraya geliyorum. Bu kadar çok gittiğim başka bir yer yok. Yeni yılımı, bayramımı, doğum günümü bile burada geçiriyorum çoğu zaman. Yani burası benim aynı zamanda ikinci evim. Düşünün, eğer mahallenizde, evinizde bir bomba patlasaydı hemen ertesi gece evinize dönüp uyuyabilir miydiniz?''. Gözlerimin içine baktı dolu dolu, yanıma oturdu ve : ''İşte bu yüzden hayranım bu yaptığınıza, insanların size ihtiyacı var...'' dedi.
Ben de bunu bildiğim için dün geldim işte o alana. İnsanların eve dönmeye ihtiyacı var. Şu eve dönme ihtiyacı ile insanlar ya ölüyor, ya yaşıyor. Bu yüzden insanların bize ihtiyacı var, bizim normal olmamıza ihtiyacı var ve bu yüzden biz de kaldığımız yerden devam etmek zorundayız.
Kayıplarımıza rahmet dilemekten başka hiç bir şey yapamıyorum, çok ama çok üzülüyorum. Hayatımız gerçekten incecik bir pamuk ipliğine bağlı, bizim haberimiz olmadan her geçen gün daha da inceliyor. Bu kadar ince bir iple hayata sımsıkı tutunmamız gerekiyor.
Yaşadığımız her geçen saniyenin kıymetine ve hepimize büyük geçmiş olsun. Dilerim son olsun!

Beni arayan, mesaj atan tüm tanıdıklarıma binlerce kez teşekkür ederim. O gece sesimi duyan, seni seviyorum, çok korktum diyen herkese! Hele ki sadece yazılarımı okuyarak beni tanımasına rağmen blog vasitasıyla tanıştıklarımıza, bana mail atarak soranlara , iyiyim de nolur, diyenlere ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu çok ama çok kıymetli bir şey! Tüylerim ürperiyor hayatıma dokunan insanların güzelliğini gördükçe. Ben iyiyim! Siz de iyi olun!
Sevgilerimle,
İlham Kedisi








Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com