31 Mayıs 2016 Salı

Dünya Kabin Memurları Günü

Bugünün Dünya Kabin Memurları Günü olduğunu biliyor muydunuz? Biliyorum diyeni alnından öperim. Uçuşuma gelsin oturduğu koltuğa el sallar anonsla selam gönderirim. Ekstra lokum veririm. Yaparım, bak bu sonuncuyu kesin yaparım.
Kısaca bilgi verip kutlamaları alıp şampanya patlatmaya gidecektim ki, yazıya görsel ararken iş çığrından çıktı. Dünyanın her yerinde kabin memurlarının aynı esprilere güldüğünü ve aynı mesleki mizaha sahip olduğunu gördüm. Dertler aynı tasalar aynı sevinçler aynı demek ki. Hangi hava yolu, hangi ülke hiç fark etmiyormuş. Yeryüzünden biraz yükselince tüm sınırların kalktığını biliyordum da bu kadar aynı olabileceğimizi bilmiyordum.
Hayallerimizdeki hostes ve muhteşem gülüşüyle başlayalım.
Bebeğimsin.
Şu üniforma işi çok çılgın. Gece saat 2'de kalkıp manyak gibi makyaj yaptınız mı hiç? O saatlerde genelde makyaj temizlenir çünkü, eski hayatımdan biliyorum ben de. Ama böyle fıstık gibi görünmek zorundasınız eğer kabin memuruysanız. Beyler de sinek kaydı olacak, kaçarı yok. Üniforma da cilası. Valiz çekmekten sağ kolum diğerine göre biraz uzamış olsa da, valiz de neredeyse üniformanın bir parçası bu meslekte.
dokunanı yakarım.
Dokunulmazlık hakkımız yok ne yazık ki. Hatta ekstra dokunulabilirliğimiz mevcut. Yastık isteyen dokunabilir, içecek isteyen de. Halbuki tam baş üstünde 'chime' dediğimiz çağırma butonu olmasına rağmen dokununca daha etkili hale getiriliyor istekler. Bir nevi aktivasyon bir nevi iletildi bilgisi alıyor yolcu sanırım, dokunarak istiyor. Gerçekten çok dokunulası insanlarız. Daha geçen yaşlı bi teyzem sarıldı bağrına bastı, onu yerim mesela. En son bu sabahki uçuşumda servis esnasında bi anda kalçama kalçama bi okşama hareketi hissettim.  Oha hönk noluyo dokunmayın laan diyerekten (içimden) bir döndüm arkama ki ne göreyim! Masmavi kocaman gözlü sarışın bebek suratlı bi bebek. Seni küçük minik yolcu seniii, nasıl da ufaktan yetişiyorsun. Neyse sonra yedim onu da ben bi güzel tabi. Yanakları falan hep ısırıldı.

Safety demo, emniyet filmi veya kısaca Demo diye yazılır, Ohh no!, diye okunur. Kabin memurları arasında bir nevi kabustur. Ekranlarda uzun süren bir sessizlik olduğunda ekip birbiri ile göz göze gelir. Yok ya denir, yok, çalışıyordu ekranlar. Yerde kontrol ettik ya hani, nasıl olur? Bir ekran dahi çalışmadığında paşa paşa yapılır. Bu aynı zamanda demektir ki yapılacak işler bekleyedursun  şov başlasın, vur patlasın, çal oynasın. Kabin amiri ''mikrofonu'' alır eline ve o sesi duyarsın ''Sayın yolcularımız uçuş öncesi sizlere bazı bilgiler vermek istiyoruz.'' Kaptanlar inince alkışlanıyor, biz demoyu yapınca alkışlanmıyoruz ama (-kıskanmış). İzlensek aslında çok heyecanlı şeyler de, neyse (-trip atıyor).

Ve servis. Mmm, en sevdiğim.  Hele ki tavuk isteyene tavuk, köfte isteyene köfte kalmadıysa Tanrı benimle olsun, amen...

Kısa uçuş, full yolcu uçuşundan tipik bir anın fotoğrafı bu. Karikatür falan değil, buram buram gerçek. Sırf içecekleri aklımda tutmaktan günlük işlerimi falan takip edip hatırlayamaz oldum.

Servis. Bitmez... Uçuş biter, servis kalır. Bir kabin memuru sözü. Ellen Church söylemiş.


Abarttın, oha demeyin. Abartmadım. Ve demek ki bunu yeryüzünde bir tek ben yaşamamışım. Geçen bir uçuşta 1,5 litrelik şişeye kahve doldurdum. Kahve servisi yaptığımız potlar bile o kadar kahve almıyor. Bu noktada potu verip gitmeyi ben de düşündüm, evet düşündüm.  Olsundu, içsindi yolcu. Çok aşırı uykusu vardıydı belki. 

Ve servisin en can alıcı yerinde, tek bir koridorda toplam üç tane trolley ( yemeklerin dağıtıldığı servis arabası diyebiliriz) varken bu abimiz belirir. Bu abimiz ki her uçuşta muhakkak vardır. Bazen öyle bir olur ki 10 kişi aynı anda kalkar ve hangi birine yol vereceğini şaşırmışken olanlar olur. İstanbul trafiğinde olsaydım keşke şimdi derken bulurum kendimi.


Tuvalet konusu çok hassas. Yersiz bi ihtiyaç evet ve hep zamansız belirir.

 Bazen öyle sorular gelir ki. Mesela bu da sık sorulan sorulardanmış çok şaşırdım görünce. Fıldır fıldır bir şeyleri yetiştirme telaşındayken kabinin ortasında az çağrılmadım Sorular şunlar ''Şu anda nereden geçiyoruz?'', ''Bu ne dağı?'' vb. Hönk! Dağ mı? Ben dışarda bulut olduğunu bile şu an sen söyleyince fark ettim. Dur bakiim, yalnız harbi güzel manzaraymış. Sahi nerden geçiyoruz acaba? Nereye uçuyoduk ki ya...

Nereye uçtuğumuzu unutma konusu da çok yaygındır. Kafa bir anda gider. Hatta o kafa bi gitti mi gelmez. Dün İtalya, bugün Romanya, yarın Endonezya sonuçta. Bugün 4 tane farklı uçuş da yaptıysam eğer, bana her yer İstanbul o vakit. Nerden geliyosun diyene, bir kerede hızlıca cevap verebilmiş değilim, bizim meslekte böylesini de henüz görmedim. Sorunun ardından hemen en yakınındaki ekip arkadaşına sorulur, nerden geldik biz ya? 


Her gün kalem kaybederiz ve her otelden kalem 'ödünç alırız'. Yine yalnız olmadığımı görmek güzel.


Bu da evrensel yolcu tiplemesiymiş demek ki. Sizin kadar uçuyorum derler. (elde beyaz şarap hayal et bi de) Uçamazsın. I ıh, valla uçuyorum. Abi mümkün değil bize uçuş programının gelişi 80 saatten başlıyo 100 saate kadar dayanıyor.Normal şartlarda bu kadar uçsan uçağın olur zaten artık, topladığın millerle alırsın. Saçmalama gözünü seveyim ya.


Bir de canım kokpitim var. İlk yolcuyla kapatırlar kapılarını. Sonrasında anonslar falan hep bi gizemli. Yolcu hep merak eder adını, sanını, yaşını falan. Oysa ben çayını nasıl içtiğine kadar bilirim, hey yavrum hey.

Bu iyiydi kaptan.
Hep makara fukara değil tabi. Zorluklarını bir anlatsam sabaha kadar anlatırım. Yorgunluktan, uykusuzluktan ağladığım zamanları biliyorum.  Ama ben biliyorum işte, anlatsam da tam oturmuyor kimsenin kafasında. Bu mesleğin tozunu yutmayan anlamıyor ne yazık ki. Yolcu koltuğundan hiç bir şeyin perde arkası görünmediği gibi, mesleğe girmeden de anlaşılmıyor. Ben de olumsuzluklarından bahsetmek yerine eğlenmeye bakıyorum.  Herkese de keyifli yanlarını gösteriyorum. Ne olursa olsun.,


Kesin olan şey bir şekilde havada olmayı seviyorum ben. Havada çalışmak, havalı olmak değil de nedir?

Bir de şöyle bir iyi yanı var. Eve iş getirmiyorsun ya, ötesi var mı! 
Bazı durumlar hariç tabii...


Şimdi duty free'den aldığım şampanyayı patlatayım da az biraz günümü kutlayayım bari. Şaka şaka uyucam ya, sabah 4'ten beri ayaktayım. Yemek yemeye bile halim yokken yazı yazıyorum.
Yarın da tam 1 yıl oluyor işe başlayalı.  Bakalım zaman geçiyor ve ne gösterecek göreceğiz birlikte.

Sevgiler,
İlham Kedisi


Bu arada görsellerin neredeyse hepsi http://jetlaggedcomic.com/ sitesinden alındı, bağlantı ekledim diğerlerine de. Bu siteyi de favorilerime ekledim o yüzden ismen paylaşmadan geçemedim.







Share:

27 Mayıs 2016 Cuma

Paris'e Uçtum!

Paris!
Çıksa da uçsam diye en son dilediğim tarih, uçuş programımın belli olmasından bir gece önceydi. Hani öyle nolur Paris uçuşum olsun diye ağlayarak da uyumadım. Sadece kahve içtiğim kupada Paris yazısı vardı ve ben bir iç geçirmiştim.  Son bir kaç aydır yoğunlaştırılmış totem ve dileklerle dilediğim kısmını atlıyorum... 
 Ertesi gün uyandığımda mailde programı ve orada güzelim ışıldayan Paris uçuşunu gördüm. Hem de 32 saat kalınacaktı. Bu öyle her zaman denk gelmezdi. Genelde Avrupa'da kaldığımızda istirahat süremiz 14-18 saat oluyor.  Bazen gerçekten dileklerim dibimde bitiveriyor.
Günler birbirini kovalarken ben o uçak senin bu uçuş benim gidip geliyor ve beklenen güne yaklaşıyordum. Nihayetinde o gün geldi çattı ve ben müthiş bir motivasyonla işimi yaparken 3 saatlik İstanbul-Paris uçuşunun nasıl bittiğini bile anlamadım.
Gece varmıştık, o saatte çıkmayı düşünmedik. Ertesi gün komple bizimdi nasıl olsa. Ben de oturdum blogları arşınladım o gece. Az çok kesin görmek istediğim yerlere karar verdim.
Şunu bahsetmem gerek ki böylesine canım şehirlerde beraber geldiğiniz ekip güzelse tadından yenmiyor o geçen zaman. Yıllar geçse de unutmayacağım diyebileceğiniz insanlara rastlamak çok önemli. 4 saat önce birbirini hiç tanımayan insanlar, bir uçuşta kaynaşıp ertesi gün şehri keşfediyor, ortak anılara sahip oluyor. İşini herkes bir şekilde yapar da, ortak güzel anılara sahip olabilmeyi başarmak zor iş. Bu konuda şans sizden yana olmak zorunda ki günleriniz güzel geçsin. Nitekim benim öyleydi. Paris anılarımın güzel olması, şehrin büyüsünden olduğu kadar ekibin de güzelliğindendi. Buradan Paris ekibime selamlarımı ve -, öhöm tamam konuyu dağıtmak yok. Şehri keşfe çıkıyoruz!

Kaldığımız otel şehre değil de havalimanına yakın olunca bizi bekleyen müthiş bir ulaşım hattı vardı Paris'te. 16 bağlantı noktası olan bir metro. Ve aktarma yapılacak pek çok istasyon olunca, metro bileti konusunda en avantajlı olanı günlük bilet almak. 23,5 Euro ile biraz cep yaktığını düşünsek de gün boyu o kadar çok kullandık ki bence çoktan amorti etmişizdir.
Ortak bir gezi rotası oluşturduktan sonra ilk durağımızın Notre Dame olmasına karar veriyoruz ve havalimanındaki Terminal 3'ten ücretsiz shuttle-metro kullanarak Terminal 2'ye varıyoruz. Yani havalimanı. Dev metro ulaşım ağı haritamızı ve biletlerimizi burada temin ettikten sonra Aeroport Charles de Gaulle üzerinden mavi hattı takip ederek St. Michel Notre Dame'ya direkt varıyoruz.

Notre Dame Katedrali güney cephesi


Seine Nehri kıyısında bulunan gotik mimariye sahip Notre Dame Katedrali ile göz göze geldiğimizde ilk olarak nutkumuz tutuluyor. Havanın bulutlu oluşu ve hafif gri gökyüzü ihtişamına ihtişam katıyor ya da ben  zaten öyle etkilenmişim ki o noktada her ne olursa olsun bana anlamlı gelecek.
Hala bir Katolik katedrali olarak kullanıldığı için açık ve ziyaretçilerine içine tanıklık etme imkanı sunuyor. Biz etrafında ağzımız hayretten kulaklarımızda gezerken gezerken içini dönüşte görelim falan diyoruz ve ne yazık ki döndüğümüzde öyle bir şey mümkün olmuyor. Çünkü dönüş rotamızı değiştirmemize sebep olacak başka birşey etkiliyor bizi, ki birazdan!




Seine Nehri üzerinden geçen tekneleri görünce biz de araştırıyoruz ve BatoBus Paris firması ile nehrin üzerinden 9 istasyon boyunca farklı bir ulaşım alternatifi ve farklı bir Paris turu atmosferi yaşamaya karar veriyoruz.Geçilen 9 istasyon boyunca istediğiniz yerde inebilir ve istediğiniz diğer bir istasyondan tura devam edebilirsiniz. Dilerseniz her istasyonda inip bir sonraki tekne ile turu tamamlayabilirsiniz. Geçilen istasyonlar sırasıyla şöyle,

  1. Notre Dame
  2. Jardin des Plantes- Cite de la Mode
  3. Hotel de Ville
  4. Louvre
  5. Champs-Elysees
  6. Beaugrenelle
  7. Tour Eiffel
  8. Musee d'Orsay
  9. Saint-Germain-des-Pres   ve sonra tekrar başladığımız nokta Notre Dame'e dönülüyor.

    Biz Tour Eiffel'e kadar inmeden devam ettik. Görmek istediğimiz tüm bu noktaları önce nehrin üzerinde ilerlerken seyrettik. Bu sırada Paris bulutlarını dağıtmaya başladı, hava güzelleştikçe güzelleşti. Bize de teknede temiz hava ve manzara ile keyif sarhoşu olmak kaldı.




Hemen ekleyeylim BatoBus biletleri 20 Euro. Eğer öğrenciyseniz ve herhangi bir öğrenci kartı yanınızda ise öğrenci indirimi yapıyorlar ve 11 Euro oluyor. 
Gelelim mi Eiffel'e? Gelelim bence de!

Hep bu anı hayal edip bir türlü poz verememek nedir bilir misiniz?

canım *Tour Eiffel

Eiffel tam hayal ettiğim gibi. Ne büyüklüğüne şaşırdım ne ihtişamı az geldi ne de hayal kırıklığına uğradım. Tamı tamına böyle bir Eiffel ile tanışmayı beklemişim hep. Memnun oldum!
Çokça fotoğraf çektik tabii ki o yüzden buralarda geçirdiğimiz saatlerdeki tek aktivitemiz buydu. Gece de mi gelsek Eiffel'e diye konuşmaya başladık. Dediler ki, ''Eiffel'i hiç gece ışıklarında gördün mü?'' Cevap belliydi, hayır. Yorgunluk ve ertesi gün bizi bekleyen yoğun tempo ince eleyip sık dokumamıza neden oluyordu.Gün boyu tartışılacak konu buydu, uyku mu Eiffel mi?

Şimdi soluklanacağımız yer, Luxemburg Bahçeleri.
Eiffel'in yakınlarındaki Trocadero metro istasyonundan yeşil hattı takip ederek son durak Nation'da iniyoruz. Rar-B hattı ile Nord yönüne giderek aktarma yapıyoruz. Luxemburg Bahçelerine ulaşmak için ineceğimiz istasyonun adı Denfert Rochereau.
Şimdi bu kadar fransızca istasyon adını okurken darlanıyorsunuz ama gidince ve o metro haritasını elinize alınca görürüm ben sizi. 
Neyse, fotoğrafları oynatalım.

Luxemburg Sarayı ve üzerinde yüzen bayraklar


Elinde kitabı, gazetesi ile sandalyelere kurulmuş her yaştan her milletten insan. Çimlerin üzerinde değil kumların üzerindeler. Sakin sohbetler, yürüyüş yapanlar, koşanlar, turistler... Karmaşa beklediğin bir ortamda acayip bir huzur ve denge.
Uyum sağlamamak elde değil. Çekiyoruz bir sandalye de kendimize ve biraz dinleniyoruz bu bahçede.


Tartışmamız hala gece Eiffel'e gitmek veya gitmemek.  Derde bak hele...
Hayır ise, nedenleri ile bir uzun sohbet. 
Artık Louvre müzesini ve Champs Elysees'i görmek istiyoruz. Ve üzgünüm ki buradan sonra büyük bir özenle yazdığım ulaşım ve aktarma notlarım en nihayetinde beynimi yakıyor ve kendimi yolu bilenlerin akışına bırakıyorum. O yüzden kağıdımda buraya nasıl geldiğimiz ile ilgili tek bir cümle yazıyor: ''aynı rotadalar''. Yani diyor ki, hee hee düz gitcen burdan devam.
Louvre








Champs Elysees boyunca yürürken artık aramızda açlık savaşları baş göstermeye başlamıştı. Önce cadde boyu turumuzu tamamladık, hediyelikler aldık ve sonra oturduk bir güzel yemeğimizi yedik. Uzun sohbetler eşliğinde biraz havayı kararttık.

Zafer Takı - Arc de triomphe de l'Étoile
Ve sonunda o sorunun cevabını verdik. Evet Eiffel'e dönüyoruz! Gün boyu o kadar çok toplu taşıt kullanmamıza rağmen yine de inanılmaz yürüdük. Haliyle bunun yorgunluğu ve ertesi gün sabaha karşı 4'te kalkıp uçuşa gidecek ve toplamda 12 saat çalışacak olmak gibi gibi gerçeklerle baş edemiyorduk. Yoksa bu kadar düşünecek bir şey yoktı. Ama sonra buna değeceğini düşünüp uykuyu falan boşverdim.
Sabah tanıştığım Eiffel'e gece aşık oldum desem inanır mısınız? Büyülendim. Şaşkınlıktan ve mutluluktan öyle bir gözüm döndü ki yukarı, Eiffel'e bakmaktan alamadım kendimi. Her saat başı kulede ışık gösterileri oluyor. Ve biz Eiffel'e doğru giderken bir anda bir binanın arkasından boylu boyunca uzandığını ve bana göz kırptığını gördüm. ''İyi ki geldin!'' dedi ve yüzlerce küçük parlak ışıklar ile göz kırpmaya devam etti. 10 dakika boyunca Eiffel dev bir elmas gibiydi ve ben ona o anda aşık oldum. Eğer buraya gece gelmeseydim ve bu görüntüyle karşılaşmasaydım asla ama asla ne kaçırdığımı anlayamayacaktım. Fotoğraflarda hep gördüm zaten diyebilirdim. Ama şu bir gerçek ki bazı anları saniye saniye de fotoğrafa çekseniz, gözünüzün gördüğü güzelliği resmedemiyor kameralar, yakalayamıyor bir şekilde. O anların rengi sizin gözünüzde bambaşka oluyor, nedense. Ve bir başkasının çektiği fotoğrafta yer almadıysanız, o anın sahibi saymayın kendinizi. İnanın bu öyle güzel bir anı ki, yaşayarak hafızanıza almalısınız.
o karşılaşma anı
ama fotoğraf yaşatmıyor söylemiştim
Tekrar ışıklarını yakmasını beklerken çimlerde oturan kalabalığın arasına katıldık. Her yerde şampanya ve şarap satıcıları var. Nihayet saat başı olduğunda bir anda kule yine göz kırpmaya başlıyor ve o saniyede kabalıktan önce bir nefeslerin tutulması ve hayret etme sesleri (ki hepimiz bu anı bekliyoruz zaten) daha sonrasında da alkışlar ve çığlıklar! Her saat başında aynı heyecanı hayal edebiliyor musunuz? Hiç yaşlanmamak böyle bir şey işte.



Ve artık Paris'i ardımda bırakıp beni bekleyen 3 farklı uçuşa doğru ve en nihayetinde de İstanbul'a yol alma vaktiydi. Sonuç olarak sadece 3 saatlik uykuyla tüm gün full tempo çalıştım ama üzerinden günler geçmesine rağmen fotoğraflara baktığımda benden mutlusu yok. Bir daha olsa 1 saatlik uykuyla bile dönerdim. Yok tamam, şaka, 3 saatten aşağısı kurtarmaz.

Sevgiler,
İlham Kedisi



Share:

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Diziler, Mektuplar ve Braketler

Ne kadar da cumartesi görünümlü bir çarşamba demişti İlham Kedisi. Sahiden de öyleydi. Onun için ne gün boşsa o gün cumartesiydi. Hele bir de çift boşu varsa ertesi gün de pazar olacaktıydı. Haftanın günlerini istediği gibi değiştirebiliyordu, ne kadar da acayipti. Öyleyse bu çarşambaya keyif yüklemesi başlatılmalı dedi kendi kendine... Pijamalarını çıkarmayacaktı.

Yüklemeyi başlatıp bitireli baya oluyor aslında. Bir kere uyandığımda saat öğleyi geçmişti. Kahvaltı yaptığım saatte diğer dairelerin mutfaklarından karmakarışık akşam yemeği hazırlıklarının kokusu geliyordu. Bense peynirli omlet yapıyordum. Günleri değiştirme gücümün yanında saatleri de istediğim gibi değiştirebiliyorum. Ben de böyle özel güçleri olan biriyim işte...
Günlerdir insan üstü bir koşuşturma ile uyu-uyan-çalış modundaydım. O yüzden buraya da göz atmalar dışında uzun bir yazı ile uğrayamadım. Oysa aklımda yazılacak yazılar vardı. Hala var. Neyse ki şu an ihtiyacım olan '' boş zaman'' da var. O yüzden, eli kulağındadır yazıların merak etmeyin. Önce bencilce kendimden ve son günlerde yaptıklarımdan bahsetmek istiyorum.
Yazılacak mektuplar vardı. İçten gelen... Onları yazdım bir güzel. Birini geçen günlerde gönderdim bakalım ne zaman ulaşacak. Diğer bir tanesini de az önce bitirdim ve başından hiç kalkmadan 1 saat yazmışım onu fark ettim. Müthiş bir his. Okuyacak olana buradan bol şans diliyorum şimdiden.
Bir tane hediyem vardı, tek içimlik türk kahvesi. Hediyenin sahibesi Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen. Mektubu bitirmenin haklı gururu ile geçtim mutfağa keyif kahvemi yapmaya. Yine köpürtemedim. Ölmeden önce köpüklü bir kahve yapabilecek miyim acaba, merak ediyorum.
Beceriksizliğime içelim :)
Kartpostallar vardı postcrossing'de biriken, onları gönderdim. Bu hafta hep bu tarz aktivitelerle uğraştım ve iyi geldi.
Her uçuş öncesi ve sonrası ilaç niyetine ''Family Guy'' izlemeye başladım. Aşırı keyif veriyor. Ve çok gülüyorum. Bunca zaman niye izlememişim aklım nerelerdeymiş bilmiyorum ama artık hastasıyım kendilerinin. Hele ki Brian ve Stewie karakterlerine bayılıyorum.

Üzüle üzüle tek sezonluk bir dizi bitirdim. Son bölümünü dün gece izledim ve gerçekten içim acıyor. Bitti diye. Kaliteli dizilerin az sezonlu olması sorunuyla baş edemiyorum. Gerçekten.
Dizimiz 11.22.63. Zamanda yolculuk konusunun üzerine John F. Kennedy suikastı işleniyor. Bu aynı zamanda Stephen King romanı ve kaliteli olmasının en başlı sebebi de burada gizli. Sıradan bir zamanda yolculuk hikayesi değil, baştan uyarayım. Sürükleyiciliği, oyuncuları, her şeyi ama her şeyi ile gerçek bir tatmin. Tek kelime, izleyin!

Tüm bunların dışında, dişlerime tel taktırdım. 25 yaşında telli bir hostes hanım kız. Zaten küçük gösteriyordum artık bebek gösteriyorum. Yolcunun yanaklarımı sıkarak ''hoşbulduk tatlı kız'' demesi yakındır.
Şaka bir yana, bu tel meselesi benim hayatımın meselesiydi. Oldum olası, yani en azından süt dişlerimi döktükten ve yenilerini çıkardıktan sonra dişlerime kafamı takmış durumdaydım. Üst ve alt dişlerimde çarpık ikişer dişim var. O ikililerin inatlaşması yüzünden diğer dişlerim de çarpılmaya müsait. Bunca yıl direndiler ama artık ''Bak hayatım, daha fazla dayanamayabiliriz. Yaşlandığında eğer hala ağzında olursak fena çarpılcaz haberin olsun'' dediler. Haklıydılar. Bunca zaman çarpık dişlerimin görünümünden memnun olmasam da tel taktırdığımdaki görüntüden kaçtığım için yanaşmadım bu işe. Bir şekilde dişleri fazla belli etmeyen sırıtık pozlar ile fotoğraflarda iyi de çıkıyordum. Etrafımdaki insanlar da çok belli olmuyor diyordu. Ama bu işin sonu yoktu. Belli olsun veya olmasın bu bende bir takıntıydı ve uzatmanın anlamı yoktu.
Sonuç olarak 4 gündür diş tellerim var. Ama varla yok arası bir görünümleri var ve onları aşırı seviyorum. Halk arasında şeffaf denilen, dişçimin ise seramik dediği braketlerim diş renginde olduğu için neredeyse hiç belli olmuyor. Yani en azından kocaman gülümsediğimde ''SELAM BU ARADA BİZ ARZUNUN DİŞ TELLERİ'' demiyorlar, daha küçük harflerle konuşuyorlar. Bu benim için önemliydi. Sararıp sararmayacağı konusunu da doktorumla günlerce konuştuk. Kullanılan malzemeden ve iyi bakımdan dem vurarak beni ikna etti nihayetinde ve girdik bu işe. Yan etkilerinden bahsedecek olursak, şu an kendimi koca dudaklı bir insan gibi hissediyorum. Normade de dolgundur dudaklarım ayıptır söylemesi ama şu an teller sayesinde daha bi öpücük pozundalar.

Konuyla ilgili snap paylaşımım :)

Bilmem anlatabildim mi...
Onun dışında alışana kadar yemek yeme konusu dert haline geldi. Yiyemiyorum. Tellerin sürtmesi nedeniyle ağzımın içi yara oldu. Çiğneme yaptığımda, ki ne kadar minik ve yumuşak lokmalar da olsa, canım yanıyor. Vaziyet bu olunca ben de yemek yeme işinden soğudum. Yoğurt ana besin kaynağım haline geldi. Yiyeceğim şeyleri bin parçaya bölmeden öğütemez oldum. Derken 3 günde 1,5 kilo verdim. Bu iyi haber. Sırf bunun için bile tellerimi seviyorum. Bir kaç gün daha alacak böyle ama sonra bu kadar kötü vaziyette olmayacakmışım. 
Bakalım 9, bilemedin 12 ay böyleyiz. Bir de sürekli olarak bir diş fırçalama hali. Yediğim her şey dişlerimdeymiş gibi bir hissiyat. Zor zanaat...


Sizde ne var ne yok? Sahi sizde tel var mı tel?
Gidip biraz yoğurt yiyeyim en iyisi. 

Sevgiler,
İlham Kedisi



Share:

24 Mayıs 2016 Salı

Alakasız Not

Canım bloğum,
 Özledim sana yazmayı. Ne yazık ki bir süredir yokum. Aslında varım da adeta yok gibiyim. Sen bunu okuduğunda da ben çoktan uzaklara gitmiş olacağım. Şakam yok valla.
 En kısa zamanda güzel ve sürprizli bir yazıyla geri geleceğimi bildirir hasretle gözlerinden öperim. 
Sevgiler.

Çok alakasız ama süper görsel.


Share:

18 Mayıs 2016 Çarşamba

(1) Müzik listemden 10 şarkı

Geldik salanjın başına. Sonuna da gelmiştik hatta biliyorsunuz. Ama beni başta yanıtlamadığım sorular vardı. O yüzden siz bitiredurun ben devam ediyorum. Oh!

Soru apaçık ortada! İşte manyak gibi kafayı takıp arada canımın çektiği ve dön başa dinlediklerimden, benim klasiklerimden 10 şarkı.

1.    Queen , ''Love me like there is no tomorrow''

2.   George Ezra , ''Budapest''


3.   Stevie Wonder , ''Never had a dream come true''

4.   Otis Redding , ''Stand by me''

5.   Florence and The Machine , ''Dog days are over''

6.   Adam Levine, '' Lost stars''

7.   Inside Llewyn Davis filminin tüm soundtrackleri. 
                               
Lafı geçmişken filmi de öneriyorum kesinlikle. En sevdiklerimden.
8.   Mumford and Sons , ''The Boxer''
9.   Savoir Adore ,  '' Dreamers''
                ... duyduğum yerde spot ışıklarını üzerimde hissederim ve hatta kendimi klibe atasım gelir!
                                 

10.   The Lumineers, ''Ophelia''




Bir tane de siz ekleyin olmaz mı?Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

14 Mayıs 2016 Cumartesi

(30) Son soru

 İlk challenge'ım son soruya gelmiş, yüksek azimle bu görevi de bitirmişim. Bitirmiş gibiyim aslında. Ben 6. sorudan devralarak başlamıştım yazmaya. O yüzden hala geriye dönük cevaplamam gereken 5 soru var ve bu içimi rahatlatıyor.
Hiç aceleye getirmeden yazacağım onları da. Çünkü bitmesini istemiyorum, çok keyif alarak yazmış ve bir çok yeni blogu bu sayede takibe almıştım. Yenilerini dört gözle beklediğimi Saçaklı Hanımcığıma duyurmak istiyorum.
Son soru blog hikayesi ile ilgili. Neden blog açtığım ve neden isminin bu olduğu...
Bunun en güzel cevabı ilk yazımda. Ben de okuyunca bi hoş oldum. Bir tık ile ilk yazıma gidip nostalji yaşayabilirsiniz. Nostalji tabii, blogu açalı şaka maka iki yıl olmuş.
Vay...

İşte cevabı, Ben kim miyim?   :)

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

12 Mayıs 2016 Perşembe

(21) (22) (23) (24) (25) ve sonsuza doğru...

Ne yaptınız yahu? Ben dönene kadar koskoca challenge bitmiş, son soruyu yazmaya bile yetişememişim. Vakit yardırma vaktidir öyleyse, kaldığım yerden devam...

21. Sizi güldüren 5 kelime ya da söz öbeğini listeler misiniz?

Hep bu soru yüzünden geç kaldım ben. Düşündüm düşündüm bulamadım. Derken iş güç sıkıştı araya ve bir baktım 9 gün geçmiş. Bravo bana! Yok işte öyle aklıma gelen söz öbeği, itiraf ediyorum. Yerinde yapılan ince esprilere ısıtıp ısıtıp günler boyu gülebilirim ama. Öyle düşününce aklıma gelmiyor şimdi. Yaşanınca daha komik bu tarz şeyler hem.

22. Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir? Neden kıymetli?
    Fotoğraflara çok kıymet veriyorum. Her biri bir anı, hepsinin toplamı bir hayatın özeti gibi. Fotoğraflar her şeyi yansıtmıyor elbet, koskoca ömürde ne gizli anılar oluyor. Ama bir filmin fragmanı gibi, geçmişe yolculuk gibi, benim için çok anlamlı fotoğraflar...
    Dijital ortama geçildiğinden beri uyduruk bir virüsle ansızın silinebilecek şeyler oldu fotoğraflar. Bu korkutuyor beni. Ama eskiden albümler vardı, ne güzeldi. Ben hala ona devam etmeye çalışıyorum.
    Biraz zor olsa da, olabildiğince biriktirmekte fayda var.

    23. Yaparken heyecan duyduğunuz bir şeyden bahseder misiniz?
      Bu soru da beni çok düşündüren sorulardan. İlk okuduğumda bunu ''ilk günkü heyecan yitirilmeden yapılan şey'' gibi algıladım. Ama benim için böyle bir durumun olmadığını gördüm. Zaman geçtikte her yapılan işte ister istemez biraz heyecanım azalıyor. Hiç heyecanım kalmadıysa da zaten o işten kaçmanın yollarını arıyorum. Heyecandan ziyade keyif en önemlisi. Heyecan çabuk sönen bir şey olsa da, keyif bir işe yerleşebiliyor. O da kaçabiliyor elbette ama o kadar kolay değil. 
      Bunları düşündükten sonra sorunun anlamı benim için değişti ve heyecanı gerçek anlamında düşündüm. Bir anda karnıma ağrılar girdi. Hayatım boyunca beni heyecandan öldüren şeyler, mülakatlar. Topu topu kaç mülakata girdim bu işe girene kadar bilmiyorum ama her birinin bir gece öncesinde ben karın ağrısından kıvrandım. Stresten saçma sapan hastalıklara büründüm. Mesela bu işe başlamadan önce de yüzüm hariç her yerimde kıpkırmızı lekeler çıkmıştı. Tanısı konulamadı, çünkü mülakat stresi henüz tıp literatüründe yer almıyordu. İşin güzel tarafına gelirsek, ki bu konuda kendimi hep takdir etmişimdir, içimde fırtınalar da kopsa, kurdeşenler de döksem dışarıdan bakan bir insan bunu mümkün değil anlamaz. O mülakat başladığında ben bülbül olurum, verdiğim cevaplara kendim şaşarım. Bu hep böyle oldu gerçekten. En son bu iş için girdiğim mülakatta adaylardan biri bana ne kadar rahat görünüyorsun keşke senin gibi olsam dedi. Heyecandan öldüğü her halinden belliydi çünkü. Döndüm baktım ve gülümseyerek ona kollarımı gösterdim. Aksine stresten kollarımın bu hale geldiğini ama bir şekilde bunu unutmaya çalıştığımı söyledim. Kızcağız bu kez şoka girerek kendi haline şükretmişti.

      24. Şu an okumakta olduğunuz ya da son okuduğunuz kitap nedir?
        Kitap okumak dedin, kanayan yarama tuz bastın bak şimdi. Uzunca bir süredir kitaplar elimde sürünüyor. Çok az okuyorum bir süredir. Eskisi gibi hızlıca bitirebildiğim bir kitap yok. Benimleo memleketten bu memlekete gele gide iyice eskimeden bitmiyor o kitaplar. Bu da yeni hayatımın getirdiği mecburi bir alışkanlık artık, ne yapalım.
        Şu an okuduğum fakat ne zaman başladığımı hatırlamadığım kitabım ise ''Kardeşimin Hikayesi- Zülfü Livaneli''. Şu anda da yanımda ilk postu yayınlayıp, günün kalanını onunla devam ettirmeyi planlıyorum.

        25. Favori Disney karakteriniz hangisi? Neden?
          Bu soruyla açtım google'ı ve tüm karakterleri inceledim. Hatırladıklarım çoğunlukta neyse ki. Çocukluğa inmiş olduk güzel oldu. Donald Duck ve tüm Duck'ları severdim. Severdim ama izlerken içten içe bi sinirlenirdim de. Bu Duck amcanın kendi halinde konuşmalarından bir kelime bile anlamazdım. Tamam ördeksin, vakvaklarsın da bu kadar çok da yapma be güzel amcam. Anlamıyorum ben seni derdim hep. Duck familyasının soy ağacını inceleyen bir kitabım vardı. Kimden hediyeydi ve neden şu an bende değil hiç hatırlamıyorum. İçinde oyunlar, hikayeler bir ton şey vardı. Orda da en ilgimi çeken karakter Varyemez Amca'ydı. Ne demekti bu Varyemez, anneme sorduğumu hatırlıyorum. Açıklamasına rağmen anlamadığımı da hatırlıyorum :)
          Varyemez Amca :)

          26. Ziyaret etmek istediğiniz 10 yeri sıralayabilir misiniz? 
            On değil onlarca yer saymam gerek o yüzden saymıyorum. Dünya evim olsun istiyorum. 

            27. Dağınık mısınızdır yoksa düzenli mi?

             Yer yer dağınık, yer yer düzenliyim. Çekmecelerim çok düzgündür. O çoraplar çamaşırlar falan muazzam katlı bir şekilde dizilidir.  Ama makyaj masamın üstü çoğunlukla tam bir cümbüştür.  Kitaplarım, defterlerim hep kullanıldıkça kitaplığa gider. Ortada durmaz. Ama elbise dolabımın içi asla düzenli olamaz. Gibi gibi gibi... Benim böyle bir orta yolum var yuvarlanıp gidiyorum işte. Düzeni çok sevsem de başarılı bir uygulayıcısı değilim.

            28. En sevdiğiniz 3 müzik grubu hangisi?

            Redd çok severim ben, bilmeyen kalmamıştır.
            Sonrasını saymak zor. Geçmişten gelenler var aklımda. Keşke bir şekilde konserine gidebilmiş olsaydım dediğim,  Queen. O dönemde yaşasaydım kesin Mercury aşığı odası posterlerinden geçilmeyen kızlardan biri olurdum. Ve The Beatles, söylemeye gerek bile yoktu değil mi?

            29. Korkularınızdan bahseder misiniz?

            Çok yakın zamana kadar bıçak korkum vardı. Bu yaşıma kadar bu korku beni epey ele geçirmişti. Bıçak tutamayacak kadar korkuyordum. Bu sebeptendir ki kazık kadar olana kadar bir meyve soyabilmişliğim yoktu. Ellerim zangır zangır titrerdi bıçakla bir iş yaparken. Bunun sebepleri çocukken geçirdiğim kazalar ve başrolde oynayan keskin bıçaklar. Öf aklıma geldi, yine bir tuhaf oldum bak. Anlatamayacağım o kazaları, dilim varmadı. Ama bende eseri kaldı işte sonra. Sonra ufacık bi sıyrıkta ayılıp bayılmalara kalktım. Evde bi başkası parmağını kesse ben ondan daha çok acı çektim, o yarayı gördükçe ağladım hatta abartmıyorum. Derken derken gitti bu korku benden. Çoğu gitti yani. Ama hala birinin elinden bıçağı korkusuzca alamam. Sıkı tuttuğumdan emin olmalıyım. Bir de keskin tarafıyla göz göze gelmemeliyiz. 

            Son soruyu ayrı bir post yapacağım.

            Hadi, geliyorum ben birazdan yine!

            Sevgiler,
            İlham Kedisi


                Share:

                1 Mayıs 2016 Pazar

                (19) (20) Mombasa'dan meydan okuyorum!

                İki saat internete kesintisiz bağlanmanın bir yolunu aradıktan sonra en nihayetinde vazgeçip yazımı bilgisayara yazmaya, ilk uygun vakitte de kopyalama yapıştırma işlemleri yapmanın çok daha kolay olacağına karar verdim. 32 derece sıcaklığın olduğu bir memlekette, şahane manzaralı bir balkonda oturdum yazıyorum şimdi. Kenya, Mombasa’dayım. Yaklaşık 7 saatlik bir uçuş ile yine ne alaka ya dediğim bir yere geldim. Dün gece uçaktan ilk indiğimde yoğun nem ve sıcak yüzünden bi an nefes almıyormuşum gibi geldi. Ama sonra alıştım, şimdi de dönesim yok. 
                Geçen ay düşmemin eseri olan dikiş izi, yaralar falan hiç geçmediği için ben de iz kalmasın diye güneşten saklıyorum onları. Biraz da utanıyorum açıkçası, ayy noldu bacaklarınaaaa diyecekler diye. Sonuç olarak bende ne bir bikini,ne bir şort var. Kazulet gibi jean tshirt sahilde yürüdüm kahvaltıdan sonra. Sandalet dahi getirmemişim, o düpedüz akılsızlığımdan. Dalgalar vurdukça benim paçalar sırılsıklam oldu, elde spor ayakkabılarla öyle derdeber gezdim sahil boyu. Ben eminim iki saat yürüsem öyle, tshirtün dokularının bile izi kalırdı tenimde. Hemen ellerim kollarım kızarmaya başladı güneşten. Bak kızarmak diyorum! Bir beyaz peynir olarak önce kızarır, sonra haşlanır, iyice bi acı çeker, en son bronzlaşırım ben. Anahtarlık satmak için salça olan Afrikalı kankilerimden biri de dalga geçti hatta, yanmaya başladın bile 1 hafta kalsan bizim gibi olursun diye. 1 hafta kalsam memnun olurdum açıkçası, seviyorum Afrika’yı ve insanlarını.
                Güneşte yürümekten yorulunca odaya gelip dinlendim biraz. Sonra yine indim bahçeye, kuruldum koltuklardan birine açtım kitabımı, ohh be! Aslında şehir merkezine gitmek, en azından bir markete uğramak gibi niyetlerim vardı. Kahve almak var çünkü aklımda. Ama oteldekiler yalnız çıkmanın iyi bir fikir olmadığını, turistlerin hemen etrafını sardıklarını ve güvenli olmayabileceğini söyledi. Ekipten de kimse yanaşmayınca benim kahve işi yalan oldu. Neyse, böyle de güzel. 
                Ben kitaba dalmış keyif yaparken arkamda bi kıpırtı hissettim. Döndüğümde bir de ne göreyim, maymun! Baya baya kedi gibi takılan 4-5 tane maymun hem de. Kitabı bir yana fırlatıp yalınayak peşlerine takıldım tabii ki, rahat verir miyim!



                Bu yazıyı da belli aralıklarla yazıyorum, o belli aralıklarda da bahçeye inip inip maymun kovalıyorum. Çocuklar gibi şenim ya!


                Saçaklı’nın meydan okumasında nerede kalmıştık oradan da devam edelim hemen laf arasında. En son aldığınız kıyafet ile bi fotoğraf lütfen denilmiş. İşte kendileri tanıştırayım!

                 Tam da bir gün önce Koton’dan 7 liraya bi tshirt almıştım, yıkayıp paklayıp yanımda onu getirdim. Ve 7 Liraya bir kemer. O da burada. Bu fular da 7 lira ne yalan söyleyeyim. Jean 7 lira değil ne yazık ki. Ben de hiç ucuz alışverişin aranan ismi değilimdir aslında. İlla ki ya bedeni olmaz ya defosu olur benim bulduklarımın. Ama o gün şansıma iki parça buldum öyle.
                Hemen ardından gelen soruyu da hazır fersah fersah uzaklardayken yazayım. Günün birinde nereyi ziyaret etmek ya da nerede yaşamak isterdiniz?
                Ya benim gitmek istediğim çok yer var. Ama en başta Japonya geliyor. Bir de Tayland! Bir de Küba! İstemek değil mi bu, istiyorum arkadaş hepsini. Bu Küba merakı bana bir günde çat diye geldi. Postcrossing'den gelen bir kartta ,yanlış hatırlamıyorsam Alman bir kızımızdandı,  ''Bu kartı geçen ay tatil için gittiğim Küba'dan almıştım. Umarım bir gün sen de gidersin'' yazmıştı. Gün o gündür ben Küba'yı merak ediyorum, Küba'ya gitmek istiyorum.
                Yaşamak kısmına gelirsek de İtaliano vero, ben İtalya'da yaşamak istiyorum! Çok hem de! İtalyanca öğrenme isteğim de bu hayal ile ilişkili. Bir gün lazım olacağına kalpten inanıyorum. Bir kaç yılcık İtalya'da yaşasam nolur ki?
                Neyse gerçeğim şu an Kenya. O zaman sizi fotoğraflarla bırakıyorum efenim.







                Sevgiler,
                İlham Kedisi

                Share:
                Blogger tarafından desteklenmektedir.

                İlham'ın İzleyenleri

                Bu Blogda Ara

                Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

                Severek okuduklarımdan

                Instagram

                E-Mail

                ilhamkedisi@gmail.com