31 Ocak 2015 Cumartesi

Kitaplar ve Ocak


Ocak ayını ilk defa hissederek yaşadım. Bunda okul telaşlarından çoktan kurtulmuş ve iş ararken kendimi hobilerime vermiş olmamın büyük bir katkısı var. Kendimle baş başa kalınca, yaşadığım günleri ayları hisseder oldum. Çünkü mecburiyetlerim yok, sadece ben ve iç sesim var. İç sesim çok konuşur benim o yüzdendir ki blogda da iç ses yazılarım aldı başını gidiyor. Ama ben içten içe konuştukça rahatlıyorum bir şekilde.
kaynak
Ocak ayında en sevindiğim şey de kitap okumaya zaman ayırabilmiş olmam. Okul varken ders kitaplarından başka bir kitap okuyamadığım yetmezmiş gibi bir de sınav streslerinden ne okuduğumdan keyif alıyordum ne de zamanımı kaliteli kullanabiliyordum. Ama bu ay aldım kitabımı geçtim yatağa. Az da olsa illa ki bir iki sayfa kurcaladım ve derken 3 kitap bitirdim. Biliyorum bir rekor değil ama benim için şimdilik yeterli bir sayı. Önce "Sen Dünyaya Gelmeden"i bitirdim ve değerlendirmesini de şurada yaptım hatırlarsanız. Sonra Gabriel Marquez'in "Kırmızı Pazartesi"sini okudum ve bir çırpıda bitirdim. Kitabın daha ilk sayfasında da yazdığı gibi işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsünü anlatıyor Kırmızı Pazartesi. Herkesin bildiği ve engelleyemediği bu cinayeti bir kasabada yaşayan herkesin gözünden ayrı ayrı değerlendiriyoruz ve ne tuhaftır ki engellenememiş olması çok doğal geliyor kitap bittiğinde.
Sonra ödünç bir kitap ile devam ettim günlerime ve Mark Haddon'ın "Süper İyi Günler"ini okudum. Ve bu kitabı tartışmasız en etkilendiğim kitap olarak seçiyorum. Kitap Christopher karakterinin yaşadığı bir olayı çözümlemek için bir kitap yazmaya karar vermesi ile başlıyor. Yalnız önemli bir detay, Christopher 15 yaşında ve otizmli.Bu detayı bilmek kitabı okurken o çocuğu alıp bağrınıza basma isteği ile dolduruyor içinizi ve sık sık kitabın arka kapağını kontrol edip yazardan şüpheleniyorsunuz nasıl olur da birinci ağızdan bu kadar güzel anlatır diye. Çünkü Haddon, zihinsel ve bedensel engeli olan çeşitli yaş grupları ile bir çok çalışma yapmış. Christopher size başından geçenleri anlatırken sürekli kendini açıklamaya çalışmakta ve olaylara verdiği tepkilerin onun için ne demek olduğundan bahsetmekte. Örneğin, üzgün olduğunda inlemesinin, kalabalıktan korkmasının, esprileri anlamamasının nedenlerini size öyle bir anlatıyor ki. Daha çok etkilendiğim nokta var ama kitabın büyüsü bozulmasın diye yazmıyorum, mutlaka okuyun diyorum. Sırf bu kitap yüzünden "Sempatik Kitaplar Listesi" de yapacağım.
Ve Ocak ayını geride bırakırken son anda bir kitaba daha başladım, ki bu da ödünç. Erich Maria Remarque' den "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok". 1927 tarihli bu roman yazarın yazdığı ilk roman olmasının yanı sıra yayımlandığı dönemde yazarın ilk kitabıyla büyük bir üne kavuşmasını da sağlamış. Kitap Birinci Dünya Savaşı'nı ve arkadaşları ile birlikte sınıf öğretmeninin baskısı sebebiyle savaşa katılan on dokuz yaşında bir çocuğun gözlerinden yaşananları anlatıyor.
Bu arada yazarken fark ettim ki, Ocak ayı başka bir açıdan daha benim için "kitap ayı" olmuş. 2 Balık 1 Kedi'nin  bahsettiğim çekilişini toplamda 3 kişi gerçekleştirmiş olduk. Üçümüz de birbirimizden istediğimiz kitapları seçtik ve gönderdik. Bu hafta onlar da ulaşmış ama ben daha kavuşamadım kitaplarıma, malum göçebeliğim yüzünden. Bu "takas kitap etkinliği" beni Ocak ayında en mutlu eden şey olarak da ayrıca listeye girdi. Bunun için sevgili Esra ve Eda'ya bir kez daha teşekkür ederim!
Şubat'ta görüşürüz.

Sevgiler,
İlham Kedisi


Share:

25 Ocak 2015 Pazar

Macera oyunum

Ufak hareketlenmeler geldi geliyor günlerime. Hani hissedersin ya bazen her an her şey olabilir ile ilgili bir beklenti gelir yüreğine. Bana şu sıralar olan tam da bu. Neşemi buldum yeniden. Kendi kendime yeteceğimi söylemiştim ve oldu işte :) Kim ne derse desin, insanın en büyük motivasyonu kendisi.
Hafta sonunu sınavlar ile geçirdim. Hatırlarsanız taşınmış olmayı bekliyordum bundan bir ay önce ama olmadı hala. Bakalım ben bekliyorum yine.Ama taşınacağım diye sınav yerimi Aydın' a almıştım kötü olan o oldu. Gidip gelmek zorunda kaldım iki gün. Sınav yerleri açıklandığında sinirden kudurdum. Neden bu plansızlığın sonuçları bana patlıyor hep diye ben de patladım epey ama sonra sakinleştim. Sınavlara da çalışamadım zaten ama hayıflanmayı bırakıp keyfe dönüştürmeye çalıştım bu süreci. Sınavdan bir gün önce sınavın olduğu okulu keşif için gittiğimde bir ilham geldi bana ve kendi macera oyunumu oynadım tüm gün. Kitabım, müzik çalarım ve günlüğüm. Mutluluk için temel parçalarım yanımda olduğuna göre oyunu başlatabiliriz dedim ve günlüğüme şunları yazarken buldum kendimi.
23 Ocak 2015, bir akşam üzeri
Sıradan bir gün nasıl maceraya dönüştürülebilir? Bir anlık hevesle. Yalnız yapılan mecburi ve keyiften uzak bir yolculuğu sanki ben özgürlüğün sesine kulak vermişim de kendimi sonradan burada buluvermişim gibi bir hale getirdim bugün. Madem aklımdaki kadar uzaklaşamıyorum, uzaklaşabildiğim kadarını hayale çeviririm ben de! Bak ne kadar güzel burası. Ağaçlardan birinde bir kuşun cıvıltıları, masama süzülen ışık süzmeleri, yavaş yavaş kafedeki kalabalık gruplar da kalkıyor. Bir ben kalacağım ama ben de çok kalmayacağım.  Tek katlı bahçeli bir evi kafe yapmışlar ve çok sempatik durmuş bu sokakta. Biraz ilerde gürültüsünü duyurmaya çalışan bir cadde olsa da, küçük Zencefil Kafe beni anlık bir huzura kavuşturabilir bugün. İnsanları incelemeye başladım, eski bir alışkanlık. Eskiden beri severim bunu. Farklı bir yerdeyken farklı insanların hayatlarını kendi kafamda hayal eder, tahminlerde bulunmaya çalışırım. Ama şimdi çok veremiyorum kendimi. Ne de olsa eve çok uzak sayılmam. Yaşadığım iki eve de orta mesafede bir yerlerdeyim. Tren de hayalimi hissetmiş olacak ki bana seslendi az evvel. Gel atla biraz daha uzaklaş, uzaklaştırayım seni diyor. O da olacak sevgili tren!
 Sonra çayımı içip kalktım oradan ve otobüse bineceğim yeri buldum sora sora. Biraz da hoşuma gittiği için yabancıyı oynamak, aynı soruyu bir kaç kişiye daha sordum bazen. Aramızda sır olarak kalsın bu, oyunun en keyifli kısmıydı çünkü :)
Bu arada bugün bir mail aldım. Daha önce Postcrossing'den biraz bahsetmiştim. İlerleyen günlerde daha detaylı açıklayacağım. Orada mektup arkadaşı aradığımdan bahsetmiştim ve bugün Malezya'dan biri mesaj atmış. Farklı bir deneyim olacak, hiç aklıma gelmeyen bir ülkeden bir mektup arkadaşı. Hep dediğim gibi, yaşatalım şu kartpostal ve mektup alışkanlığını. Eskiden bize kalan en güzel şey!
kaynak
kaynak

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

20 Ocak 2015 Salı

Dişçide düğün havası

Hastaneleri hiç sevmem hiç. Çocukluğumda o kadar çok hastane anım oldu ki yatılı, aramızdaki ilişki daha o yaşlarda bıkkınlığa ulaştı. Yine de evde "Anne, çoktandır doktora gitmiyoruz. Yarın gidelim mi?" deyişim kulaklarda çınlamaktadır. Artık çocukluğumdaki gibi değilim. Hele ki sabahın köründe kalkıp gitmesi yok tahlil için beklemesi, balık istifi o kalabalık, hastane rengi -öyle bi renk gerçekten var-, kokusu, her şeyi gözümde korku filmini andırıyor. Ve dişçiler! Dişçi korkum yoktur aslında ama hayatımda sayılı gitmişliğim vardır yine de. O kadar sayılıdır ki hatta en son ne zaman gittim hatırlamıyorum bile, neden bilmem. Neyse, gel gelelim kaç hafta önceden aldığım randevu ile bugün diş hastanesine gitmem gerekti. Benim yirmilikler çıkmıyor yaa diye söylenirken zavallıcıklar çıkmış çıkmış en sonunda sıkışıp kalmış da benim haberim yokmuş. Dişimdeki leke için gidince acı gerçeklerle yüzleştim. Bir değil, iki değil tam dördü de bana acı vermeden sessiz sessiz halletmeye çalışmışlar işlerini, kıyamam. Ama olmamış. Neyse işte ben bugün sıramı beklerken acayip komik şeyler oldu hastanede. Numaraların yanıp hastaların çağrıldığı ekranlar bozulmuş. İçeriden mikrofonla sesleniyor her poliklinik. Ne güzel çözüm, avaz avaz bağırma yok duydum duymadım telaşı yok. İlla ki duyulacak. Ama mikrofonlar hangi piyanist şantörden alındıysa isimler anons edildiğinde aynen şu duyuluyordu; "Hatice-ce-ce Aydın-dın-dın-nn", "Mustafa-aa Caydın-dın-dınn-dınn". Hani bekliyorum ki şimdi içerideki hemşire "Oturmaya mı geldik efenim haydi bakalıııımmm-ımm-ım-ım" diyecek sonra orta yerde en bilindik düğün şarkıları ile bekleme salonunda coşuverecek herkes.İnsanlarsa o kadar mutsuzluğa odaklanmış, çevresinde olan bitene kapamış ki kendini kimseler bu komediyi fark edip tebessüm etmedi bile. Bense her anonsta kahkahkah tutamadım kendimi valla. Hatta bi ara iyice cozuttum annemi de dahil ettim ve tüm ortamı "O Ses Türkiye Ön Eleme"ymişcesine görüp ismi çağrılan herkese sıradaki aday muamelesi yaparak daha bir eğlendik. Sıra bana geldiğindeyse tabii ki daha daha güldük.
Bir ara da Alsancak'a giden bazı otobüslerin anonslarında vardı buna benzer bir olay. Ne zaman Eşrefpaşa' dan geçsek "Eşrafpaşa"yı öyle bir söylüyordu ki sanarsınız Saw filmindeki o tuhaf yaratık anons yapan kadını ele geçirmiş de o söylüyor. Bildiğin o ses yani hiç abartısız. Ve yine ben kahkahalardayken insanlar gayet bıkkın, hiç bir şeyi duymamış, duysa da fark etmemiş, fark etse de gülmemiş suratları ile aynı yolu bilmem kaçıncı izleyişlerini sürdürmekteydi.
Hani bazen bir dolu robotla aynı otobüste, aynı bekleme odasında gibi hissediyorum. Gülme ve şaşırma yetileri ellerinden alınmış. Gerçi bazen ben de onlardan oluyorum. Şehir mi yoruyor bizi ondan mı yoksa sadece insanlardan mı hala çözebilmiş değilim bu algı kapatışlarının sebebini.
Dişçiye dönecek olursak, çene röntgeni çekildim hayatımda ilk kez. Kadın makineyi boyuma göre ayarladı filan gayet güzel. Bir tane demir vardı o düzeneğin ortasında işte orayı ısırıp, pişmiş kelle pozisyonunda öyle beklemem gerekiyormuş film çekilirken. Buraya kadar da tamam. Kadın gösterdi onu, ısır şimdi dedi. Artık nasıl bir paniğe kapıldıysam kadının parmağını hart diye kapıvermişim. Hiç haberim de yok, o da yavrum nasıl iyi niyetli bir insansa hiç bir şey söylemiyor makineyi tık tık tık ayarladı sonra demesin mi "Şey ben parmağımı da alayım ısırdınız" diye. Haydiii beni yine bir gülme ama hala da o demiri ısırıyorum. Tam bir görev adamıyım röntgen için en uygun pozları veriyor, aferini bekliyor ama bir yandan da gülerek "Afedersiniz yaa kıhkıhkıh". Neyse kadını da güldürdüm sonuç olarak. Koca hastanede bugün bir o bir ben olaylarla eğlenebilmeyi becerebildik. Kendi kendimize neşelendik. Ama sanırım en çok ben :)

Bilmeyen veya hatırlamak isteyenler için. Lütfen dinlerken "Eşrefpaşa"yı duyuyoruz hep birlikte :)

Sevgiler,
İlham Kedisi-si-si-si
Share:

15 Ocak 2015 Perşembe

Sen Dünyaya Gelmeden

Margaret Mazzantini

Bir kadın, Gemma. Gemma'nın aşkı ve yolculuğu... İtalya ve Saraybosna arasında gidip gelen ruhu... Kitap da onun yıllar sonra anılarının peşinden gitmek istediği bir yolculukla başlıyor. Roma'dan Saraybosna'ya gidiyor ve biz onu tanımaya başlıyoruz. 
Her şey berrak başlamışken sırlar ile kaplanıyor sayfaları çevirdikçe. Bu yolculuğa çıkmadan önce bildikleri ile yolculuk esnasında bildikleri bambaşka. Ve bir de yolculuk bittiğinde.
Yaşananları birinci ağızdan, Gemma' dan dinliyoruz. O yüzden de kitaptaki bir çok kahramandan daha önemli bir yeri oluyor benim için. O üzüldüğünde üzülüyorum. O kime kızıyorsa ben de ona kızıyorum çünkü Gemma gibiyim kitap boyunca. Ve ortak korkular yakalıyorum onunla kendi aramda. Benim dile getiremediğim diplerdeki korkularımı o cesur bir dille anlatıyor ve bazen de yaşıyor. Yalnız başladığı hayatında yalnız kalamaz oluyor mesela ve ben de onun gibi yalnız kalmaktan korkuyorum.Yaşadığı şeyler o kadar gerçek ki. Aşkı hem tutkulu hem de kusurlu. O yüzden bu kadar gerçek ve o yüzden rahatsızlık hissi ile tutkuyu okurken yaşatıyor.
Dediğim gibi berrak başlıyor hikaye. Ama üzerinden savaş geçiyor, bir çocuğun doğumu ve yine o çocuğun ölümü geçiyor, gençlik geçiyor, aşk geçiyor ve bunlar geçtikçe bulanıklaşıyor. Gemma ile öğreniyoruz Gemma'nın hikayesini. Ve en sonunda öyle bir şey oluyor ki, olacağını anladığım an kitabı kapatıp sehpama koyuyorum. O sonu bir çırpıda okursam allak bullak olacağım. Bir gece geçsin hikaye dinlensin istiyorum. Ve bu sabah olacaklar ile yüzleşip bitirdim kitabı. Şimdi ben de Gemma gibi kime kızacağımı bilemiyorum.

"Saraybosna' dan ayrılmak üzereyiz. Goyko arabaya doğru yürüyor, onun sırtına bakıyorum. Sırt, senin göremediğin ve başkalarına bıraktığın tarafındır. Gitmeye karar verdiğinde arkanı çevirdiğin omuzların, fikirlerin sırta yüklenir."

"Bir tepki vermem gerek biliyorum, oysa masadaki muşmulalara bakıyorum. Olduğum yerde dururken, böyle yapmamam gerektiğini, bunun daha sonra can yakacağını biliyorum, ağlamak, kırılmak lazım. Aynı eksende kalmak, bulunduğu yerde aynen kalmak, bir milim bile kıpırdamamak tehlikeli. Hiçbir şeye yaramayan bir kahramanlık bu, şeref de hiçbir şeye yaramıyor. 'Havan topu mermisi mi öldürdü onu?' Ve konuşmak normal bir şey."


Bilmeyenler için söyleyeyim, bir de filmi var bu kitabın "Twice Born". Henüz izlemedim. Kitabı aldıktan sonra fragmanını bile izlemedim ki kitabın büyüsü bozulmasın. Az önce izledim fragmanı ve Margaret Mazzantini' nin karakterleri ile filmin oyuncularının ne kadar uyumlu olduğunu gördüm. Tam hayal ettiğim gibi hepsi. Hele ki Goyko, Gemma'nın arkadaşı. Eğer o beni şaşırtsaydı filmi de sevmezdim ama şimdi filmi seveceğimden de eminim.

Bu gece yine Gemma ile aynı yolculuğa çıkacağım ve bu kez Gemma'yı Penélope Cruz canlandırıyor. Bir de Saadet Işıl Aksoy ana kahramanlardan biri olarak oyuncu kadrosunda.
Film IMDB üzerinden 7,1; kitap ise Goodreads'de 4,22 almış.

Uzun zaman olmuştu kitabını okuduğum bir filmi izlemeyeli. Bakalım umarım beğenirim. Bu arada okuduklarınızdan Bosna savaşı ile ilgili ve savaşı daha derinden ele alan roman önerileriniz varsa seve seve alırım. Başlamışken hemen üzerine bir kitap daha eklemek istiyorum çünkü.

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

11 Ocak 2015 Pazar

2Balık 1Kedi'den Takas Kitap Etkinliği

Elimde çok güzel bir etkinlik keşfi var. Sonra duyduk duymadık demeyin diye şimdi hemen söylüyorum. 
Bu bir "Takas Kitap Etkinliği"dir ve 2 Balık 1 Kedi' nin fikridir. Katılmak isteyenlerin takas etmek istediği en az 3 kitabı belirlemesi ve katılmak istediğini mail ile 2balik1kedi@gmail.com adresine bildirmesi yeterli. Etkinliğin ikinci el kitap sevdalıları için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Katılım olması halinde katılımcılar arasında kura ile eşleşme olacakmış ve böylece istediğimiz kitapları birbirimizden seçebilecekmişiz.
Ben kütüphanemi paylaşmayı çok sevmem, ne yalan söyleyeyim. Hatta okuduğum kitaplardan kütüphane yapma planım bile var o yüzden hep kitap sayımı arttırmaya çalışırım. Sen böyleyken nasıl oldu da sıcak baktın bu takas işine derseniz taşınma sürecinde kitaplığımı toplamam beni harekete geçirdi. Bir heves alıp bana hitap etmediği için yarım bıraktığım ve bir daha baştan başlamayı düşünmediğim kitaplar, aynı kitaptan nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde farklı baskısından bir tane dahası derken bir baktım ki takas etmek çok cazip olabilirmiş bunları. Ayrıca göndereceğim üç kitap yerine yenilerini koyabileceğim için heyecanlandım birdenbire ve kendimi etkinlikte buluverdim. Şimdi diyorum ki hemen gidin ve bir bakın kitaplığınıza. Eminim vardır takas etmek isteyeceğiniz kitaplar ve kendinizce sebepleriniz. Beni bile ikna ettiyse bu etkinlik, sizi de edebilir. 
Sonra bir de 2Balık 1Kedi bana dedi ki, "Bu etkinliğe katılım olmasa da kendi ayırdığım kitapları kütüphaneye vereceğim"
Şimdi ben de ayırdığım kitapları ne olursa olsun kitaplığa geri koymuyorum ve etkinlik için son katılım tarihi olan 17 Ocak'ı bekliyorum. Eğer kimse kitaplığını paylaşmaya yanaşmazsa ve bu etkinlik olmazsa bile benim kitaplarım da kütüphaneye gidecek. Bir de bu bağış işini alışkanlık haline getirmeye karar vermeme vesile oldu.
Ayrıca 2Balık 1Kedi şunu da diyor, "Eğer ki eşleştiğimiz kişinin listesindeki hiçbir kitap ilgimizi çekmediyse o da bize sevgilerini gönderir, olmaz mı?". 
Çok da güzel olur. Sadece birilerine hediye etme fikri bile artık çok güzel.
Böyle güzel bir bakış açısı olduğu için de ona hayran kaldım aslında ve gizliden gizliye içimi tüm kitaplığımı ona gönderme isteği sardı :)

Kitaplıktan benim seçtiklerim ise;

  1. Asla Vazgeçme- Harlan Coben
  2. Yalan "mizah söyleşileri" - Aydın Boysan
  3. Yitik- Mark Johnson
  4. Öğrenci Törless'in Bunalımları- Robert Musil
  5. İlk Gençlik Heyecanları- Semiha Türkyılmaz

Öyleyse 3-2-1 ve kitaplığa hücuuum!
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

10 Ocak 2015 Cumartesi

Kedili Ajanda ve Turuncu Tilki

Üç gündür süren ajanda arayışım bugün mutlu bir zil sesi ile sona erdi. Hele dün tüm gün fellik fellik ajanda aradım her kırtasiyenin kapısını çalarak. Özelleştirilmiş bir şeyler istiyordum ama aramalara çok geç başlamıştım. Sonra internette bir güzel ajanda görüp ilk bakışta vurulmuştum. Kendisi Kırmızı Kedi Yayınevi'nin çıkarmış olduğu "Kedili Ajanda" olmakta. Ama kitapçıda onu bulup dokunmam, internetteki ile ne kadar örtüşüyor bir görmem lazım diye düştüm yollara işte. Aradım taradım yok. D&R 'da ise son darbeyi aldım, "Bir tane kalmıştı ama tükenmiş malesef". O "malesef" beynimde çınladı desem abartmış olmam. Ben yine de görevlinin "Şuradaydı ama" dediği rafın önünde en az on dakika geçirdim. Tüm defterlerin önünü arkasını aradım çılgınca bir sevda ile. Ve elim boş çıktım oradan da. Eve gidince de internetten verdim siparişini ama kim bilir ne zaman gelir diye de eğdim boynumu öne. Zaten ocak ayının ilk haftası gitti daha da giderse sayfalarım boş kalacak, güzelim defterime haksızlık olacak diye üzülüyorum. Bir de ben çok alıştım en geç 2 güne teslim diyen ama günlerce bekledikten sonra siparişi iptal eden özellikle internetten kitap alışveriş sitelerine. Şimdi siparişini verdim ya kim bilir ne zaman gelir...
Ama bu kez öyle olmadı. İlk defa alışveriş yaptığım bir site olan http://www.babil.com/ bana bir ilk yaşattı ve ertesi gün sabahın erken saatlerinde kapım çalındı. Şimdi çok mutluyum işte. O yüzden de henüz bu siteyi kullanmayanlara kendisini takdim ediyor ve şiddetle tavsiye ediyorum. Bir de dayanamayıp çok eskiden okuduğum ve hiç hatırımda kalmamış bir kitap olan "Şeker Portakalı"nı aldım kütüphaneme eklemek için. Kargo paketinin içinden babil.com'un özel tasarımı baykuşlu kitap ayraçları çıkınca hem şaşırdım, hem sevindim. Zira şu güne kadar yine onlarca kitap alarak alışveriş yaptığım hiç bir kitap sitesi bir kuru dal bile koymamıştı pakete. Bu tarz küçük eklerin müşterinin kalbini nasıl da fethettiğini hatırlatmak isterim kendilerine.
Sonuç olarak bugün ben ajandama kavuştum ve o elime geçene kadarki sürede geçmişte kalan yeni yılın eski günlerinin altını bir bir doldurdum. Bugüne kadar ajandaları hep 1-5 yıl geriden olmak üzere ders defteri olarak kullandım. Babamın iş yerinde gördüğüm tarihi geçmiş ne kadar ajanda varsa hepsini inceleyip en güzellerini ayırma sevdam sayesinde üniversite hayatımda bir defter almışlığım yoktur. Bazen de bayram şekeri gibi ajanda dağıttım hatta arkadaşlarıma. Ama bir ajanda gerçekte nasıl kullanılır, o mu beni organize eder ben mi onu daha bunları deneyimleme şansım olmamıştı. İşte o yüzden bu yıl bir başlangıç yapayım dedim, madem ki değişimler kapıda. Dolu dolu bir hayatım yok henüz ama ben ajandamı günlüğümün fragmanı gibi kullanmaya karar verdim. Zaten ilk ajandamı sıkıcı iş planları ile doldurmaya da hiç niyetim yok (İşsizim demiyor da). Öhöm neyse, şöyle ki sayfalarında tarih olduğu için gün ile ilgili küçük notlar almak kolaylaşacak. Günlüğümün yerini tutamaz tabii ki ama çoğu kez ona ve bloga yazmam için de teşvik edicim olacak. Ama en çok da uzun uzadıya yazmadan koca bir yılı kayıt altına almış olmamı ve unutup gitmememi sağlayacak.
Vallahi sırf bunu söylemek için geldim bu kez, başka ilgi çekici bir şey yok. Bir tek bugün kar yağar gibi oldu İzmir'de işte. Ama yağmak yerine döne dolaşa uçmayı ve yere konmamayı tercih eden kar tanecikleriydi her biri. Ve eminim ben ve annemden başka kimse görmedi onları. Çünkü insanlar aşağıda hayat koşuşturmacasındayken gökyüzüne bakmayı ihmal ediyor her zaman. Bu kar tanecikleri de inadına görülmemek için uçmayı öğrenmişti zaten.
Bu arada bizim evde iyiden iyiye bir kış havası. Boza falan içer olduk. Hiç de alışkanlığımız yoktur aslında. Hatta geçen yıl sevmemiştik tadını da koca şişe boşa gitmişti kimse içemeyince. Ne değişti geçen yıldan bu kışa bilmiyorum ama iki gecedir bir boza-leblebi klasiği ki sanırsınız yıllardır hayat tarzımız.
Çok dağıttım burayı, farkındayım. Ama hazır dağıtmışken son bir ek yapıp kaçayım. Dün sözde ders çalışacakken aa birden bire çok mistik bir şekilde kendimi çizim yaparken bulmayayım mı? Hani ders çalışmamak için böyle şeyler yapan biri de değilimdir oysa(!) Ama hakkımı yemeyelim, tek seferde çok da tatlı bir tilki çizdim. Şimdi ne onu ne de Kedili Ajandamın fotoğraflarını ekleyemiyorum ama tilki için ilham kaynağımı buraya ekleyip renklendireyim yazıyı. Siz bir hayal edin bakalım ben bu tilkiyi nasıl çizmiş olabilirim acaba? Tilkiyi tilkilikten çıkararak mıııı, yoksa tilki öyle olmaz böyle olur diyerek miiii? Bilemeyiz.
 
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

9 Ocak 2015 Cuma

Mutlu bir kış için "Yardım"

Sevgili kış... Kışın ilk gününde atıp tuttuklarım için ne desen haklısın. Sen ne biçim kışsın diye haykırışlarımı hatırlayıp utanıyorum şu an. Bakıyorum da ortalığı kırdın geçirdin. Elin de pek bolmuş, neredeyse İzmir hariç her memlekette kar var. İzmir de pek soğuk bu sayede. Tepede güneş parlaklığıyla göz alıcı olsa da ısıtma konusu açılınca bulutların arkasında saklanıyor hemen. Hal böyle olunca bize de rüzgarı, fırtınası acayip ıslıklı ayaz günler kalıyor. Herkesin bildiği üzere İzmir için 0 derece de ölümcül soğuk sayılabiliyor.
En sevdiğim kış modası var şimdi sokaklarda. Kazak üzeri kazak artı mont modası. Bere ve atkıların yardımıyla da soğuya yer bırakmayan robokop moda haftası yürümeleri. Kırmızı burun bu haftaların vazgeçilmez parçası. Neden bilmem, ben böyle soğuk zamanlarda donsam da içten içe bir mutluyumdur. Herkes şikayet eder, "uf bu ne soğuk ya" diye ben de "sorma yaa" derim ama içimden de gülümserim. Alıp o soğuğu öpesim gelir. Kışa aşkım bi başkadır benim.
Buraya kadar her şey normal. Ama mevsimlerin doğal güzelliğini göremeyen bir tek her şeyden şikayetçi insanlar değil elbette. Evsiz kimseler ve sokak hayvanları kışın asıl yüzünü görüyor. Bize sadece elimizde bir fincan çay ile pencerenin ardından bakmak mı kalıyor? Bugün oturdum biraz bunu araştırdım. Evsizleri bildirmek için telefon numaraları her yerde paylaşılıyor. Ama bu bildirme işi başta bana çok masum ve yardım amaçlı gelmiş olsa da az önce okuduklarım düşünmeme sebep oldu. Tartışmaları okurken asla o insanlara sormadan bu numaraları aramayın diyenler olduğunu gördüm. Sokaklarda yaşam mücadelesi veren bir insan herkesten çok daha iyi biliyor sığınması gereken bu yardım evlerini ve aramıyorsa bir sebebi vardır, yardım etmek isterken onları zor durumda bırakabilirsiniz denmiş. Bu güne kadar yaşadığım çevrede evsiz birine denk gelmedim. Gelirsem ne yaparım şimdi hiç bilemiyorum. Bir numarayı arayarak yardım etmiş hissetmenin ötesinde şimdi o numarayı ararsam bu insan gerçekte ne ile karşılaşacak acaba diye düşünür oldum. Gerçekten yardım ediliyor mu? Acaba bu numaraları arayanlarınız oldu mu? İnanın çok kafam karıştı ne yapılabileceği konusunda. Çözümlerin ne kadar çözüm olduğunu irdeler oldum.
Sonra bir de şunu gördüm, http://www.empowermentplan.org/. Sitede  Detroit'te bir yardım kuruluşuna bağlı olarak kar amacı gütmeksizin evsizler için geliştirdikleri bir fikirden bahsediliyor. Bu fikre göre soğuk günlerde giyilmek üzere özel bir mont tasarlanıyor. Yalnız bu montu diğer bir çok monttan ayıran en önemli özelliği içine dikilen özel cebin açılınca uyku tulumuna dönüşmesi. Ayrıca yine bu montları dikmeleri için çoğunlukla evsiz insanlara iş teklif ettiklerini ve bu sayede bir kaç ay önce bu montu evi yapan insanların her seferinde başkaları için ev yaptıkları ve bu şekilde bir yardım zinciri oluşturduklarından söz ediliyor. Bu montlardan nasıl temin edilir diye baktım ancak site sadece bağış kabul ediyor ve bağışlar ile mont üretip kendi planladıkları yerel çevrelere dağıtımlarını yapıyor. Yardım etme imkanı sunuyor ancak ben yine kendi sokağımda gördüğüm bir insana bu yolla da yardım edemiyorum. Yine de gerçekleştirmesi çok zor olmayan, gerçekleştiğinde ise fark yaratacak olan bu tarz fikirler için bir adım atılmış olduğunu görmek güzel.
Böyle bir monta sahip değilim belki ama fazladan bir montum var en azından ihtiyacı olan birini gördüğümde verebileceğim.
Sokak hayvanları için yapabileceklerimize bir bakalım şimdi de. Karton kutulardan evleri çok sık görüyorum özellikle, bizim sokağın arkasındaki Sevgi Yolu'ndaki dükkanların önünde. Kedi sever işletme sahipleri kapılarının önüne kolileri bir güzel bantlayıp, küçük bir kapı kesip içine de bir kaç sıcak tutacak kılık kıyafet koyuyor. Ne mi oluyor böyle yapınca? Kime nasıl yardımım dokunur diye yaşayan bu insan kendini çok yormasına gerek bile kalmadan elini taşın altına koyuyor ve en az bizim kadar yaşama hakkına sahip olan canlılara da sıcacık kalbiyle dokunabilmiş oluyor. Ama bir çok kere bunların çöp muamelesi görerek, kasıtlı veya kasıtsız, atıldığını da görüyorum. Çok işe yaramaz ama üzerilerine "Çöp Değildir", "Dikkat Kedi Uyuyor" gibi şeyler yazarak bir iki koliyi kurtarabiliriz. En azından farkındalıklar artar ufak ufak.
Patikondu diye bir fikir de var ki sahibi burada, http://www.patikondu.com/. Bir koliyle olmaz o derseniz, yalıtımlı köpüklerden geliştirilmiş şahane bir fikri var. Sadece kedi için diye düşünülmesin bu korunak evler. Tabii ki daha büyükleri ile köpeklere de ev yapmak mümkün.Unutulmaması gereken tek bir mesele, her gün evinizin atıldığını görebilir ve iyilik yapmaya çalışırken kötülük ediyormuşçasına muamele görebilirsiniz. Motivasyonunuz yüksek olsun.

Mutlu kışlar herkese.
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

4 Ocak 2015 Pazar

Gelecekteki Ben


kaynak

Az önce çok acayip bir şey yaptım. Uzun zamandır yapmak istediğim ama nedense ertelediğim bir şeydi. Derdim gelecekteki bana mektup yazmaktı. Bunun için güzel bir site duymuştum. Daha önce. Mutlu Keçi paylaştığında görmüştüm. Ama sonra site kapandı gibi şeyler duydum. Zaten adını da hatırlamadığımdan, bir de "gelecekteki ben"in rahatı kaçsın istemediğinden dur bakalım dedim. Sonra dün tekrar aklıma geldi ve bu sefer ne değiştiyse dur şunun rahatını bi kaçırayım dedim ve araştırdım siteyi. İşte burada https://www.futureme.org/ ! Sitenin kullanımı çok kolay. Sadece kime gönderecekseniz mail adresini girip mektubunuzu yazıyorsunuz ve istediğiniz tarihe yolluyorsunuz. Sitenin söylediğine göre 2060'da ulaşacak mektuplar da varmış. Aman ben kendim 2060'a ulaşayım da mektubum ulaşmasa da olur yani dedim ve yazdım uzunca bir mektup. 
Yazdıkça fark ettim ki çok merak ediyorum "gelecekteki beni". Ama bu falcıya giden bir kızın merakı değil, endişeleniyorum onun için. Ya sevdiklerimi kaybettiysem diye korkup onunla birlikte ağlıyor olmaktan endişeleniyorum. Umutlarımdan çok korkularım saklanıyor cümlelerimde. Zaten 10 yıl sonrasına atamadım mektubu sonradan elim varmadı.Sanki 10 yıl  değil 1 gün sonrası olsa koruyabilecekmişim gibi sevdiğim insanları. Yine de azaltarak kendimce zamana engel oldum işte. Tuhaf ikilemler de olsa yaşayın bu deneyimi derim. Çünkü şu anki endişelerimi bilsin ki gülsün istiyorum gelecekteki ben. Eminim ki onun daha büyük endişeleri vardır şimdi, bana çocukluk deyip gülecek.Hep öyle olmaz mı?  Benimki biraz duygusal biraz komik bir mektup oldu.Ayrıca mektuba hemen webcam ile fotoğraf çekip ekleyebiliyorsunuz. Uyuyan kedim Luna'yı gelecekteki bana öpücük göndermesi için uyandırdım ve birlikte bir fotoğrafımızı da yükledim. Bilerek de alakasız bir tarihe attım mektubu. Yoksa kendimi biliyorum bir bir sayarım günleri o mektup gelene kadar. Unutmam, sonra da şaşırmam o gelince.

Bir de en çok mektubu nerede, hangi şehirde, hangi ülkede okuyacağımı merak ettim. Çünkü şu sıralar geleceğimle ilgili plan defterim çok kabarık ve bir o kadar da belirsiz. Son dönemde de çok göçebeyim ama gelecekteki benin bir yerlere kesin yerleşmiş olması gerek artık. Peki hayallerindeki yerde mi, yoksa öylesine bir yerde mi? Bakalım göreceğiz.
Beni geleceğe yolculuğumda yalnız bırakmayın, siz de yazın bir mektup kendinize ve bana haber verin. Dedim kii "Hala blog yazıyorsundur umarım!". O yüzden gün geldiğinde burada birbirimizi bulmayı umut ediyorum.

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com