29 Nisan 2016 Cuma

(16) (17) (18) Bezelye, Koç, Konser

Size hem el yazımı gösterip hem de müthiş bezelye yemeği sırrımı paylaştım hanımlar! Uyduruktan karalamalarımı göstermek istemedim. Yemek not defterimde her şeyi ilkokul çocuğuna anlatır gibi yazıyorum genelde. Bi kaç yıldır yemek yapmaya başladığım için henüz bu işte başlangıç düzeyindeyim, hor görmeyin. İşte benim yazım, tombik harflerden oluşan comic sans'ın yandan yemiş hali :)

 17. gün sorusuna geçebilirim. Burcum Koç, yükselenim Aslan. Aslan yelesi saçlarımı yükselenimden almışım. Annem daha iyi anlar bu burç işlerinden. Ama ona kalsa Keçi burcuyum gerçi de. Vallahi inan tam bilmiyorum burcumun hangi yönlerini almışım. Dışa dönüklük dışındakilerin çok farkında değilim.

İlk gittiğim konser sorulmuş. Sanırım Fanta Gençlik Festivali idi. Beyaz, Sertap Erener ve Emre Aydın üçlüsü olanına gitmiştik annem, kardeşim ve ben. Kuşadası'ndaydı. Ondan önce mi sonra mı tam emin olamadığım bir konser de belediyenin getirdiği Grup Seksendört konseriydi.
Soru tam bugünün sorusuymuş, birazdan da konsere gidiyorum. Yeni Türkü, Jolly Joker'de. Gelin diye söylüyorum saat 10'da başlıyor.

Blogda bahsetmiştim, Redd konserine gittiğim günden. Redd'in sadece tek bir şarkısını bilen bir arkadaşım vardı o gün benimle gelen. Kendisi dünya tatlısı olduğu için tüm şarkıları sular seller gibi bilen beni konserde yalnız bırakmamak için benimle gelmeyi kabul etmişti. Tüm konser boyunca da deli gibi eğleniyormuş imajından ödün vermemişti yine sırf benim için. Şimdi ödeşme zamanı dedi ve bu kez o beni Yeni Türkü konserine götürüyor. Ama ben ondan öndeyim ki, çok şarkısını biliyorum Yeni Türkü'nün. 3 gündür de hızlandırılmış bir müzik listesi programı ile konsere hazırlık yaptım. Sonuçta konser demek avaz avaz bağırarak şarkı söylemek demek. Bir şarkı dahi geri kalmamak lazım.
Bezelye yemeği ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum hanımlar. Şaka şaka, asıl gelin konsere eğlenelim.
Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

28 Nisan 2016 Perşembe

(15) Kış kalp ben

İlham Kedisi'ne sormuşlar;

+ En sevdiğiniz mevsim nedir?  A) Yaz  B) .!'^+.

- B! B! B!!


Yaz benim mevsimim değil o kesin. Bu zamana kadar yaz dışındaki tüm mevsimlere ayak uydurabildim de bir tek yaz ile yaşamayı beceremedim. Yazın tası tarağı toplayıp yazlıklara kaçan bir ailenin çocuğu olsaydım amenna, o zaman yaz benim de bebeğim olabilirdi. Ama ben böyle büyümedim. O bakımdan belli bir yaşa kadar ilkbahar diye cevapladım bu soruyu. Sonra ilkbaharla aramız bazı alerjik sebeplerden ötürü açıldı. Şu anda da geniz akıntısı ile yazıyorum bu yazıyı zaten. Çok aşırı seviyorum hırkalı dolaşmayı, çiçekli yemyeşil yollarda yürümeyi, hele ki o çiçeklenen meyve ağaçlarını! Müthiş bir güzellik ilkbahar. Ama hapşururklarla, tınsırıklarla geçince ondan da keyif anlamında istediğim verimi alamıyorum.
Sonbahar da arada bir anda gelip geçiyor. Ben sonbaharı hiç yakalayabildiğimi hatırlamıyorum. Bir anda gelişiyor o tüm renk değişimleri ve sonra tüm yapraklar yerde. Çok seviyorum sevmiyor değilim ama bir anda gelip gidiyor, kışa karışıyor, bahara karışıyor  ve o hep arada kalıyor benim için.
Tüm şartları değerlendirdiğimde kış benim adamım olup çıkıyor. Versinler bana kışı, karı, yağmuru yaşarım ben. Kat kat giyinmek de benim işim zaten, bayılırım şapkaya, bereye, atkıya! Yüz milyon tane berem olması da bundandır. Benim kışın bir gününde beresiz gezmişliğim görülmüş şey değildir.
Kışın hava daha temizdir aslında. İstanbul'da egzoz ve is yüzünden bu böyle olmasa da, bu kış gittiğim şehirlerde kışın ne kadar sağlıklı bir mevsim olduğunu gördüm. Bir kere buz gibi havada mikropların hepsi ölüp gidiyor. İnsanlar dipdiri bir cilde sahip. Yaşlanmıyor alçaklar!
Sabahın ilk ışıklarında aldığın o temiz hava yok mu o temiz hava! %100 saf oksijen etkisi yapıyor İstanbul'dan gelen insana. Helsinki'yi yazmıştım Ocak ayında hatırlarsanız. O soğuğu hala unutamıyorum ama geldikten sonra tekrar düşündüm de... Uygun kılık kıyafeti verseler ben orada yaşarım ya! Burnumdan geçen o güzelim soğuk ve tertemiz hava için her şey kabulum olurdu.
Ayrıca yeni yıl gibi müthiş bir heyecan da kışa ait. Tek geçerim işte bunu!

Gel gör ki bu kış çabuk geçti benim için. Öyle kahveli, kitaplı keyifler de çok yapamadım içimde kaldı. Şimdi ise gerçeğim bahar ve alerjik rinit.

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

27 Nisan 2016 Çarşamba

(14) Yetenekli Penguen

İşten eve yeni geldim sayılır. Zonk zonk zonklayan ayaklarımı ancak uzatabildim. Bir de favori kahvemi yaptım ve düşünmeye başladım özel bir yeteneğim olup olmadığını. Nasıl soru bu şimdi sevgili challenge? Vallahi yediremiyorum kendime yok demeyi. O yüzden uzun uzun düşündüm sordum hatta birine. Benim özel bir yeteneğim var mı sence dedim, o da bana bilmem var mı dedi. Yok bi numaran demek istedi yani. Sonra düşündüm de var bence ya.
Ben penguen gibi yürüyebiliyorum. Hani şimdi siz 'normal insanlar'  adımlarınızı düz bir şekilde atıyorsunuz ya... Ben baya V şeklinde yürüyorum. Sizin durduğunuz yerde bile ayaklarınız birbirine paralelken, benimkiler kocaman bir V harfi. Hatta alt çizgiye dönüşmeleri işten bile değil. Yetenek mi şimdi bu diyenleriniz, bi denesin 10 dakika böyle yürümeyi de sonra gelsin konuşalım.
İlkokuldan ortaokula geçen dönemimde ,abartmıyorum, on günde bir düşerdim. Dizlerim hep paramparçaydı. Bunu abidik yürüyüş biçimime bağlıyorum. Çünkü dana kadar oldum ama hala düşüyorum. Geçen ay düştüm daha ya, dizime dikiş falan atıldı işe gidemedim. Olmaz bu saatten sonra artık. Ben bir penguenim ve hep böyle penguen gibi yürüyeceğim.

Bir de kalem tutuşum var. Bu hakikaten bir gerizekalılık örneği de olabilir ama ben yetenek diyorum. Çünkü siz 'normal insanlar' benim tuttuğum gibi kalemi beş dakika tutsanız, parmaklarınız ecüş bücüş olur kalırsınız öyle kaskatı. Hani anlat desen anlatamam göstermem lazım o tutuşu. Annem benim kalemi öyle tuttuğumu baya baya yıllar sonra fark edip şok olmuştu. Biz nasıl fark etmedik bunu, nasıl düzeltmedik böyle bişeyi diye. Yahu sakin. Ben memnunum halimden, yazım da gayet güzel. Okuduk bitirdik okulları da o kalem tutuşla, sıkıntı yok bence.
Özel yeteneksizliklerimi de yazasım geldi tutmayın beni.
Asla ama asla beş-taş oynayamadım ben. Maksimum iki-taş şeklinde oynayabildim. Üç ve diğerleri hiç benim organize edebildiğim taşlar olamadı. Her çocuğun gözü kapalı oynadığı bu oyun yüzünden, yalnız oyun oynama hobisi edindim. Üzüldüm bak yine çocukluğuma.
Bir diğer süper yeteneksizliğim de ıslık çalamamam. Az çalışmadım üzerine. Ritmik çalmayı, şarkıya eşlik etmeyi falan  zaten geçtim onlar çok ütopik benim için. Düz bir ıslık ya. İçime kaçmadan dümdüz fııyyıt diye çıkıverse. Çok özeniyorum. Kardeşim falan baya evde game of thrones çalıyo ıslığıyla sırf bana inat. Böyle her duyduğu müziği iki saniyede ıslıkla besteliyor. Ben düz bi fıyt bile yapamıyorum, içim acıyor. Yalnız geçen gece çok acayip bi şekilde bir şarkıyla beraber ıslık çalabildim. Fark eder fark etmez de deli bi heyecana kapıldım. İki kere daha yapabildim ama sonra olmadı tabii, eski ayarlarıma geri döndüm. Bozuk saat misalı 25 yıllık yaşamımda ilk ve son kez adam gibi ıslık çalıp şarkı söyleme keyfine eriştim ya buna da şükür. Bir dahaki 50 yaşıma denk gelebilir. Kısmet...

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

26 Nisan 2016 Salı

(13) Şiirli

Meydan okumada gün şiir günü. Bugüne kadar sadece Cemal Süreyya ve Atilla İlhan şiirleri okumuşluğum var. Onlar dışında kitaplığımda başka şiir kitabım yok, üstelik bu iki şairin her şiirini okumuşluğum da yok. Ne yazık ki, gerçek bir şiir insanı olmadığım aşikar.

Ama Cemal Süreyya'nın bir şiiri vardır ki, her zaman etkilemiştir beni. Aslına bakarsanız şiiri okuduğumda öyle çok etkilenmem ama adı ve son mısrası benim bu şiiri sevme nedenimdir.
Cemal Süreyya - Kadınlar Susarak Gider
Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir. 
Lafı gediğine koyuşunu seviyorum bu mısranın. Hiç bir zaman da bende yanıldığını görmedim.

Şiir miir değil de çok yorgunum be blog, sırtım belim her yerim ağrıyor. Hemen uyuyasım var. Gideyim ben, susarak gideyim mi? Şaka şaka, burası susacağım ve çekip gideceğim en son yer. Kıymetini bil, hadi yine iyisin!


Sevgiler,
İlham Kedisi


Share:

24 Nisan 2016 Pazar

(12) Bir ehliyet yetmez iki tane!


Akşam üzeri yağmuruna yakalandım feci bir şekilde. Çıkarken şemsiyemi almaya üşenmiştim. Bulamıyorum evin içinde. 6 yıllık kırmızı yağmurluğumdan da daral geldiği için giymeyi reddettim. Sonuç, eve koşar adımlarla dönerken yavaş yürüyen mi hızlı yürüyen mi daha çok ıslanır sorusunun ne alaka olduğunu tartışmak ve bi güzel ıslanmak oldu. 
Bugünün en tatmin edici keşfi nihayet keyifle içebildiğim bir kahve bulmam oldu. Kahve severim ama hiç öyle tadını alarak, keyifle içtiğim bir kahveye denk gelmemiştim. Şu zamana kadar Afrika'dan da aldım kahve, İspanya'dan da ama cık yani, ı ıh! Olabildiğince hafif, aroması baymayan kahveleri seviyorum ben diye diye en sonunda en güzelini yine bizim Tschibo'da buldum. (Doğru mu yazdık aceba...)
Gelelim Saçaklı'nın 12. gün sorusuna; ''İlk arabanız neydi? Ve şu anda kullandığınız araç?''. Valla toplu taşıtçıyım ben. Ama daha çok yayayım. Yürümeyi seviyorum. Uzun mesafeler yürümek hiç gözümde büyümüyor, dahası kilometre hesabı yapınca daha bile hoşuma gidiyor. Bana rahat ayakkabılar verin, arabalar sizin olsun. Zaten ehliyetim de yok benim hala. Ne zaman alcam kendisini bilmiyorum. Bir kaç ay önce kurs kapılarına kadar dayanıp fiyat bilgisi falan almış, hedefe o kadar yaklaşmıştım. Sonra bir erteleyesim geldi. Derken o iş öyle kaldı sizin anlayacağınız. Ama yıl bitmeden halletmem gerekenlerin başında geliyor ehliyet. Kısa vadede araba almak gibi bir niyetim olmasa da aradan çıkması gerekiyor gibi ehliyet meselesinin. Şu aralar ciddi ciddi düşündüğüm bir şey de motosiklet ehliyeti almak. Hatta bir motosiklet almak. Çoğu zaman işe gider gelirken kullanma fikri inanılmaz cazip ve keyifli geliyor. Zaten benim evim havalimanının dibinde taş çatlasın 10 dk sürüyor yol. Gidilen yol da tertemiz, dümdüz bir yol. Pantolon ve motosiklet montunu geçirdim mi üstüme kim bilecek montun içindeki fiyonklu fuları! Gidince giyiveririm topukluları da oldu bu iş! Vallahi şimdi yazdıkça daha da canım çekti bu durumu.


Ehliyet işi çarpı iki oldu, hadi hayırlı olsun.  



Sevgiler, 
İlham Kedisi

Share:

23 Nisan 2016 Cumartesi

(10) (11) Güçlü ve güçsüz ben

Nasıl da yakaladım hızınızı ama hahayt! Bugün tarihe geçsin. Ard arda bu kadar çok yazdığım görülmüş duyulmuş şey değildir. Ey challenge sen nelere kadirmişsin...
Dokuzuncu ve onuncu gün soruları biraz güçlü biraz da zayıf yönlerinizden bahsedin diyerekten adeta bir mülakat tadında soruyor. Gelmiş geçmiş en vazgeçilmez, en modası geçmez mülakat sorularıdır bunlar dikkate alın.


Güçlü yönler, hmm... Aklıma ilk gelen şey süpersonik bir şekilde unutkan olmam. Evet çok güçlü bir alığımdır. Geçmişte yaşadığım olaylara karşı kontrolsüz bir zihin temizliği yaparım. Kontrolsüz dedim çünkü bu iş artık benim istediğim dışında gerçekleşiyor. Hele ki kötü olaylar, kötü insanlar geçmişse o zamanlardan süpersonik yeteneğim devreye giriyor ve bu olayları diğer pek çok insana kıyasla çok daha kolay unutmamı sağlıyor. Annem bunu Koç burcu ve dolayısıyla umursamaz olmamla ilişkilendirse de ben öyle görmüyorum. Bu tamamen benim kişisel savunma mekanizmam. Hatırlayıp kahrolmaktansa hayatımdan çıkarmayı tercih ediyorum. Ve bu öyle Ay'ın yıldızların hareketlerinden falan ortaya çıkmadı, bunu bana insanlar öğretti. Bazen başıma dert olmuyor değil bu huy. Gel geçmiş anılardan bahsedelim dendiğinde bende yer yer kal gelmeler, donmalar daha fazla oluyor. Çok sık formatlanan bilgisayarlar gibiyim sanırım. En sıkıntılı olanı da özellikle bir kötü anıyı ben çoktan unutup gitmişken insanların bana hatırlatması, bunun için epey uğraşıp bir de benden savunma beklemesi. Unuttum diyorum işte, bu hala neyin üstelemesi? Hatırlayıp kin tutsam daha mı işinize gelecek acaba, sorarım?
Bu unutma mevzuu ile alakalı olarak kendime verdiğim bir de söz var. Arada hala defterime yazarım. Benim defterim öyle günlük tarzında değil de his defteridir daha çok. Kendimle çok konuşasım geldiğinde alırım elime kendisini ve yazar rahatlarım. Öyle her zaman her şey blogda paylaşılmıyor ki. Ama asla kötü bir olaydan bahsetmem. Kötü hislerimi yazmam. Söz uçar yazı kalırmış ya, kalmasın kötü yazılar. Yazarsam unutamam. Bu da bu işin sırrı işte...
Gelelim diğer güçlü yönüme, o da yeni girdiğim ortamlarda hiç yabancılık çekmeyişim. Valla seviyorum bu huyumu da. Bir insanla anlaşamamam için o kişinin benimle anlaşmamak için uğraşması lazım. Bana uyuz gitmesi lazım yani lafıyla, hareketleriyle. Aksi takdirde ben hiç olumsuz girmem konuya ve hemen sohbete başlamaya hazırımdır. Adını bilmeme de gerek yoktur kişilerin. Hayat hikayelerini de incik cincik etmem, hiç de sevmem öyle. Ama bir şekilde ısınırım bulunduğum ortama çabucak. Bu huyum sayesinde işime devam edebiliyorum zaten. Tanımadığım insanlarla iletişim kurma konusunda 2 saniyeden fazla problem yaşayan bir insan olsaydım, her gün başka insanlarla ekip olup uçamazdım. Her gün yüzlerce yolcunun dertleriyle neşeleriyle ortak dilden konuşamazdım. 10 günde istifayı basardım bu kesin.
Biraz da zayıf yönlerimi alalım bu tarafa. Duygusallık beni öldürecek! Duygusallık ve en yakın arkadaşı sulugözlülük! Ben acıklı bir filme de ağlarım reklama da. Koy arkasına bi de acıların müziğini, git şimdi antidepresanlara boğ beni. Yıllardır uğraşıyorum şu meretten kurtulamadım. Son yılarda biraz törpülenir gibi oldu. En azından insan içinde ağlarken bir durup düşünüyorum. Bir kaç dakika derin derin nefesler eşliğinde erteleyebiliyorum o akacak damlaları. Sinir oluyorum gerçekten bu huyuma. Ne olur ağır abla rollerinde takılabilsem de, her şey bitip perdeler kapandığında oturup ağlasam. Ama yoook illa insan içinde illa!
Hani konu sadece duygusal filmler bilmem neler olsa idare edelim de. Üstüme çok gelindiğinde ve işin içinden çıkamadığımda, kendime yedirememe durumları olduğunda, cevap vermek isteyip bir şekilde kelimeler boğazımda kaldığında da hemmen gözler kızarıyor ve hazırda bekleyen damlalar gözlerimi buğulandırıveriyor. Alıcam çıkarıcam o anda iki gözümü de, karşımdakinin eline tutuşturuvericem. Al dicem al kırdın!
Bir ara da kızarma huyum vardı. Hele ki toplum içinde konuşurken yanlış birşey söylediğimde veya yanlış davrandığımda. Amman yarebbi doğal allık her yanımı sarar bir anda afakanlar basardı. Beynime kadar zonk zonk zonk diye kalp atışım ritim değiştirir, yanaklarım kan kırmızı olurdu. Bir de güzel demesinler mi , ay kızardın resmen!! İyi dedin bak onu, şimdi de morardım gördün mü? Üniversitenin ilk yıllarında çok net vardı bu durum bende. Sunum yapacağım günlerde sırf bu sebeple fondoteni bi ton açık renk sürdüğümü ve hiç allık kullanmadığımı ilk kez burada açıklıyorum! Zaten sunumun ilk 5 dakikası kıpkırmızı olucam bari renk dengelensin.
Şimdi hiç kalmadı diyebilirim. Sonuçta en az 150 yolcunun karşısında gün geliyor kabinin orta yerinde duruyor ve kemerlerin nasıl bağlandığını, efenime söyleyeyim kaç tane çıkış kapısı olduğunu falan el kol hareketleri ile mini şov tadında gösteriyoruz. Gün geliyor ''Kemerleriniz gösterilen şekilde bağlanır'' derken senkron bir şekilde bağlıyor  ''ve açılır''  dendiğinde açamadığımız zamanlar oluyor. Gayet rahat o kemeri açılmamış bir şekilde, yolcuya çaktırmadan yerine koymasını da biliriz. Ne kızarıcam, hayret bişey!

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

(9) En en en ama en!

Şu an saat Astana,Kazakistan yerel saatine göre 11:52. Bloglarınızdaki Kazakistan tıklamaları benden, bu ne alaka sabah sabah diye merak edenler duyurulur.
Dokuzuncu sorumuzla beraber şunu cevaplıyoruz bu yazıda, ''Hangi alanda iyi olmak isterdiniz?''. Bu sorunun cevabı için fazla aç gözlüyüm. En çok istediğim alan birden fazla olduğu için belki de bu zamana kadar hiç birini bir adım öteye taşıyamadım. Bari birini seçip hedefe doğru ilerleseymişim şimdi keşke diye bu yazıyı yazarken bir maddem eksilirdi ama kısmet değilmiş. Belki bundan sonra bi ışık çakarım, belli olmaz.
Başlıklarımız; resim ve yabancı dil.
Şu resim konusu içimde kanayan bir yaradır. Anaokuluna giderken öğretmenlerimin keşfiyle içimde gizli bir yetenek olduğu söylenmiş. Herkes üçgen çatılı o evi, yanındaki ağaçları ve hemen arkasındaki dağlardan akan nehri çizerken ben  ağzında peynirle kaçan bir fare ve kedi, sonbaharda düşen sarı yapraklar ve şarkı söyleyerek yaprakları süpüren bir çöpçü çizmişim o yaşta. Bu iki resim hala saklıdır bizde mesela. Evden fersah fersah uzaklarda olmasan koyardım buraya. Bu iki resim sonucunda annem acilen anaokuluna çağrılmış ve denmiş ki ''Kızınızın resim yeteneği var, kesinlikle üstüne gidilmeli!''. ''Bizim kız mı nasıl olur'' dememiş annem de çünkü zaten konu tanıdık. Türlü türlü pastellerim, kuru kalemlerim var ve her gittiğim yere yanımda resim defterimi götürüyorum. Tamam denilmiş, gidelim üstüne. İlkokula başlıyor nasıl olsa, o dönemde şey ederiz biz.
Velhasıl kelam, ilkokul dönemim de böyle geçmiş. Her resim yarışmasına öğretmenlerimin bana sormadan adımı yazması ile katılmış, alakalı alakasız bir çok konuda çiziktirmiştim o dönemde. Bunların çoğunda da yerel derecelerim oldu ayıptır söylemesi. Çizim yeteneğim vardı evet, ama o zamanlarda hala yontulmamıştı ve hep hataları vardı. Sanırım daha etkileyici olan benim çizmek için bulduğum konular ve renklerimdi. Çünkü resim öğretmenim hep bana bir konu söylediğinde düşün bakalım ne çizebilirsin derdi. Ben biraz düşünüp söylediğimde kadının yüzünde güller açardı. Çizemediğim şeylerde hemen usta bir dokunuş yapardı kağıdımda. Ortaokula kadar hep dil döktü, gel kursa başla, gel resme yazıl, gel resim oku diye. Hiç bir zaman kariyer anlamında düşünemediğim için bu resim işini, kurslara da gitmedim. Çünkü zaten lise sınavlarına hazırlanıyordum ve onunla zaman kaybedemezdim. İnek aklım tamamen bu yönde çalışıyordu. Ailem de hobi olarak devam edebileceğimi düşünüyor ve büyük bir yanılgıya giriyorlardı. Çok net hatırlıyorum, ortaokul döneminde portre çizmelere başlamıştım acemi bir şekilde. Gördüklerimi taklit ederek tamamen. Takıntılı bir şekilde de rönesans tarzı kıyafetler giymiş kadınlar resmediyordum. İnanılmaz keyifli geliyordu o kılık kıyafeti çizip boyamak. Bana aşık resim öğretmenim onlara da bayılmış, iki tanesini çerçeveletip sergiye, birini de evine asmıştı. Bana kalsa hepsi işe yaramazdı ve abartılıyordu. İşte ''keşke'' tam olarak burada devreye giriyordu. Keşke kendi yeteneğimi başkalarından önce ben ciddiye alsaymışım da hayatımda resmettiğim en son şey o rönesanslı kadınlar olmasaymış.
En son resim yapmamın üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş şimdi düşündüm de. Yuh bana! O zaman acemiydim, şimdi de köreldim. En uyduruktan bir daire bile çizsem o hayal gücü kalmadığı için renklendiremem onu bugün artık. Üzücü. Hayır yani şimdi kariyerim zirvede sanki, ne olurdu üzerine gidebilseydim.
Bir diğer ''en'' mevzuumuz da yabancı dil. Çok ama çok istediğim bir şey en az üç dili rahat bir şekilde konuşabiliyor olmak. Ana dili saymıyoruz tabii ki :) İngilizce iyi güzel de o da hala ana dil seviyesinde akıcı değil. Bu yabancı dil de yetenekli olduğum bir konu aslında. Üniversite hazırlık sınıfında neredeyse sıfırdan öğrendim ingilizceyi ve 1 yıl içinde şakırken buldum kendimi. Lisede de almanca bu vaziyetteydi ama üniversitede bir gram almanca bakmadığım için unuttum gitti. Şimdi başlangıç seviyesinde acınası bir Almancam var. Ben de utanmadan en az üç dil dileyebiliyorum kendime. İkisiyle baş edemeyip, sadece biriyle ilgilendiğimde bile diğerini unuturken üçüncüye kim bakacak acaba? Evlattan beter bu yabancı dil vallahi. Hep bebek, hep ilgi istiyor ve çok zor büyüyor.
Almancadan soğudum o kesin, yerine bambaşka bil koymayı dilerdim. Ama onun dışında en çok istediğim şey İtalyanca öğrenmek! Orta seviyede şu dili konuşmadan ölmek istemiyorum. Bir ara da sarmıştım online çalışıyordum ama cümle kurmak için uzman dillere ihtiyacım vardı. Beni kurduğum cümleye bir İtalyan küfredebilirdi. Yalnız olacak iş değil. Dur bakalım, hallederiz belki bir gün.

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

(8) Orange Juice ve Güle Güle

Kaldığım yerden devam! Geç kaldım azcık farkındayım. Ama yalan yok iki gündür koşturmacadan çelıncın bi ucundan tutamasam da yazanları okuyup kendi cevaplarımı düşünüyordum. Sonunda hem zaman buldum hem de yazacak cevap.Yarın diğerlerini de yazacağım ama, bunu yatmadan önce bitireyim istedim. Neymiş ilk sorumuz hemen bakalım, 'Sizi gülümseten şeyleri bizimle paylaşır mısınız?'. Paylaşmam mı hiç!
Şimdi bu beni gülümseten şeyler çok genelleşir işin içinden çıkamam ben. Gülmeyi de güldürmeyi de çok severim çünkü. Ama iki hikayem var ki bunu yazmam sizi de güldürmem lazım, geçen gün aklıma geldi.
Bilen biliyor, bilmeyenlere de söyleyelim hostesim ben. Bizim meslekte de her gün bir atraksiyon, bir farklı heyecan. Haliyle bir o kadar da türlü türlü gülmelik, anlatmalık hikaye. Ama içlerinde bazıları var ki, nerde ne zaman aklıma gelse gülümsetiyor.
Uçak gürültülü bi arkadaşımız biliyorsunuz. Hep bir uğultu, hep bir ses. Haliyle de kulaklar yarı tıkalı, duymak bazen zor. Hele ki bizim için cam kenarında oturan yolcuyu duymak hep zor, en zor. Bir de o bana hiç yaklaşmadan, sesini yükseltmeden söylüyorsa istediği içeceği cümbüş başlıyor işte. Şu zamana kadar cam kenarında oturan yolculardan yüzde 30'u benim tarafımdan, kola yerine vodka, tea yerine cin (hemi de tonikli), elma suyu yerine portakal suyu ve bunun gibi farklı türevleri servis edilerek şaşırtılmıştır. Ve yine bu yolcuların yüzde 80'i yanlış verdiğim içeceği 'It's ok' diye karşılamış ve geri vermemiş, hemen akabinde ise bir 'but' ekleyerek ilk istedikleri içeceği ille de ille de istemişlerdir.
Bu yanlış anlamalarla alakalı bir arkadaşımızın hikayesi var ki o en zirve, asıl onu anlatmak istiyorum.  Hac zamanı uçaklarımızda bol bol hacı amcalarımız teyzelerimiz olur. Yine günlerden bir gün hac zamanı olmuş, uçakta tamamı hacı yolcu. Hepsi beyaz entarilerini giymiş, bizle beraber 40bin feetlerde süzülüyorlar. Servise başlamış bizimkiler. Ne yersiniz, ne içersiniz böyle tek tek 200 kişiye servis. Kulağımız hep yarı tıkalı demiştik hatırlarsanız. Amcamızın biri ''Oruncuuz'' gibilerinden bir şey söylüyor ne içersiniz sorusuna cevaben. Atik kabin memurumuz hemmen kapıyor en taze sıkılmışından bir bardak portakal suyu ve 'Here is your orange juice, sir!' . Amca bakıyor bizimkinin suratına, tek kaş havada ''Orucuz evladım orucuz, tövbe estağfurullah!''. Kabin memurumuzda derin bir sessizlik...
Başka bir hikaye de benle alakalı. Biz günde 4 uçuş yapabiliyoruz. Buna da 4 bacak deriz ve her kabin memurunun korkulu rüyasıdır bu 4 bacak uçuşlar. Mesaisi uzun saatler sürer, bazen nereye uçtuğunuzu unutasınız gelir ve eve giderken beyniniz çoktan akmıştır. Gecenin 3'ünde başladığım bir uçuşta 150-200 arası yolcuyu ''Günaydın!'' ile karşılıyorum. Sonra hepsine tek tek ''Güle güle''. Buraya kadar gayet basit. Gelin ikinci uçuşu yapalım. Yolcu sayısı yine 150 gibi. Hala ''Günaydın'' çünkü saat henüz 6:00. Uçuş bitti, Güle güle! Üçüncü uçuşa geçelim, yolcu geliyor yine yüzlerce. Yine mi ''Günaydın'', bi dakka lan? Saat kaç? 10:00.  Ne bitmez günmüş bu derken bende zırt devreler yanmış. Günaydın dediğimi sanarken kendimi gelen yolculara ''Güle Güle!'' derken buluyorum. Yolcuların beni dinlemediği nasıl da belli, ben kendi kendimi fark ediyorum bi anda. Dur bi sus! Güle güle... Güle güle.. Sus ayol bari bişey deme! Bu sefer düzelteyim derken Gü-gü-gü-günaydıııın oluyor ağzımdan çıkan kelime. Kekeme hostes, aferin kızıma. Valla o günü hiç unutmuyorum. Toparlayana kadar en az on yolcu geçmiştir önümden. Sonra ben onların önünden geçip 'Kemerinizi bağlayın, telefonunuzu kapatın' falan. Ya bi git derler adama. Git önce Güle güle ne zaman denir onu öğren diye de eklerler.
Yarına bomba gibi geliyorum. Challenge'a devam!


Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

18 Nisan 2016 Pazartesi

(7) Pijamalı

Saçaklı bugün sormuş, 'Yatarken ne giyersiniz?' diye. En rahatından, beli lastiklisinden bir adet pazardan alınmış pijama altı (ve üzerine bilmem kaç yıl dışarıda giyilmekten fenalaşılmakla birlikte gece kreasyonlarına terfi etmiş bir adet tshirt tabii ki! Dün geceki pijama takımımdan (!) bir çift fotoğraf da size merhaba demekte...
Küçükken pijama alışkanlığını edinmekte çok zorlandığımı hatırlıyorum. Hayır, zaten evdeyim tüm gün eşofmanla falan takılıyorum nihayetinde. Ev pis mi yani, bi tek  yatağı temiz tutuyoruz üstümüzü değiştiriyoruz gibilerinden hep kaytarmaya çalışırdım. Diş fırçalama mevzuu da böyleydi. Salak yapardım onu da aklım sıra. Salaklık bu ya, neyse.. O zamanlar her gece yaptığım tek şey bir gece önceden okul çantamı hazırlamaktı. Allahtan o kadar velet değilmişim. Bir yerlerde düzen istermişim de, sadece tembelmişim.


Sonra büyüdük, serpildik, genç kızlığa adım attık ve hanımlığımıza yakıştıramadık pijamasız uyumaları. Hatırlıyorum lisedeyken harçlığıma kıyıp o zamanın parasıyla 30 liraya pijama takımı almıştım. O zamanın parasıyla diyorum bak sene 2005 falan.
Pijamaya verdiğim o para kendi kendini ödesin diye değil ama ben onu üniversite zamanı bile giydim. Dizleri falan yer yer sökülmüştü artık ama atamıyordum arkadaş yok yani. Sonra bir gün annemin elinde cam silme bezi haline dönüştüğünü gördüğümde yapacak bir şey yoktu. Neyse ki üstü duruyordu. O da öyle bir kaç yıl taşındı benimle oradan oraya.

Kışın vazgeçilmezim de polar alt-üst takımları. Her ne kadar tenin hava almasını engellemesi açısından sağlıksız olduklarını duysam da, sıcak tutuyor beni ayıramazsınız! Bu kış Beşiktaş'tan aldığım bir polar takım var ki, aşığım ona. Polar sabahlığı var beli bağlamalı falan, yerim gerçekten.
Ananem yeni bişey aldığımda üstünde eskisin derdi. Söz dinleyen bir torunum neyse ki...

Aklıma şimdi geldi bak! Bir de orta okuldayken annemle bir okul çıkışı aldığımız gecelik var. Üzerinde Bugs Bunny resmi olan dev gibi XL tshirtü gecelik diye satıyorlardı o gün. İçinde kaybolmuştum ama çok sevmiştim. Doğru tahmin ettin, ben onu da hala giyiyorum. Artık mini bi gecelik oldu ama çok seviyorum atmalara kıyamıyorum. Bir kaç söküğü yok değil onun da, ama işte benim de hayatta takıntılı olduğum iki pijamam var sadece çok görmeyin :)

Ne derler bilirsiniz, ben pijamaya pijama demem pijama diz yapmadıkça!

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

Özetle Batum

İki hafta önce yalnız başıma yaptığım Gürcistan-Batum gezim ile ilgili anılarımı günü gününe yazmıştım hatırlarsanız. O günkü yazılar seyahatimde bana eşlik edin diye yazılmıştı. Şimdi yazacağım yazı ise (bensiz) giderseniz yapılacaklar. denenecekler aklınızda bulunsun diye kısa bir özet halinde olacak :)
Bu notları son gün uçak saatimi beklerken oturduğum bir restoranda yazmıştım. Giderseniz zihnin bavullarını hazırlarken yanınıza alacağınız bir şey de benim yazım olsun.

Şehir ve Ulaşım

Sokaklar şaşılacak derecede temiz. Bilirsiniz temizliği gördüğümüzde şaşırırız biz. Olması gereken o değilmiş gibi 'Vay bee adamlara bak' deriz. 'Yerde bir tane çöpleri yok' diye de ekleriz. Dahası burada çöp ayrıştırma uygulaması var. O kadar aşmışlar yani...
Daha önce Tacikistan'da fark ettiğim bir şey burada da dikkatimi çekiyor. Çöpleri toplayan, yolları süpüren tüm çalışanlar bayan. Gece gündüz sürekli temizlik yapan titiz hanımlar sokaklarda iş başında. Fikret Bey, bayan eli deydiği nasıl da belli temizliğine şaşmamak lazım demişti hatta.
Gelmeden önce pek çok blogda uyarı ve yasakların Türkçe de yazıldığını okumuştum. Hatta bu bloglar örneklerinin de fotoğraflarını paylaşmışlardı. Fakat ben böyle bir şeye bir kez bile şahit olmadım. Belki de değiştirmişlerdir.
Çevre düzenini öyle güzel oturtmuşlar ki hayran kalmamak elde değil. Ayrıca adım başı heykeller, aşk temalı yapılar ve renkli grafitiler görüyorsunuz. Eski şehir denilen bölge bu konuda daha zengin ve estetik bir görünüme sahip. Yeni şehirde de benzeri temalar, heykeller karşınıza çıkıyor ancak casino ve modern otel inşası sevdaları yüzünden arada kalmış bir görünüm alıyor bu kez yerini. Yeni şehir kısmını sevmediğimi söylemiştim.

Ulaşım konusuna gelecek olursak, Batum gerçek bir cep şehri. Her yeri yürüyerek bulabilir, güzel sahil manzarasının tadını da böylelikle doya doya çıkarabilirsiniz.
Sadece Botanil bahçeye gitmek için teleferiklerin karşısında bulunan minibüs durağından 31 numaralı minibüse binmiştim. Ücret sadece 1 Lari. 9km uzakta bulunan bu yere gitmek için bisiklet cazip bir fikir gibi görünse de bahçe içinde bisiklete izin yok ve ne yazık ki girişte bisikletleri teslim edip kilitleyebileceğiniz istasyonlar da yok.
Eski ve yeni şehir arasındaki mesafeyi de Hotel Tourist Inn karşısında bulunan bisiklet istasyonundan saati 5 Lari'ye bir bisiklet kiralayarak gidip geldim. Daha önceki yazımda bahsettiğim sebepten ötürü ben  Batumvelo dedikleri bisiklet kiralamasını kullanmadım ve onun yerine tam karşıda bir kaç bisikleti olan yaşlı bir amcadan kiraladım.
Havalimanına gidip gelmek dışında da hiç taksi kullanmadım. Bu arada taksilerde ücret işi tamamen pazarlık ile işliyor. Otele gitmek için bindiğim taksi 25 Lari'den 10 Lari'ye kadar indi örneğin. Normalde pazarlık yeteneğim sıfırdır ama taksi ücretlerini araştırmışlığım olduğu için bu kez ısrarcı olabildim. Biraz da sinirlendim açıkçası nasıl bir kazıklamaktır bu böyle diye.
Teleferik turunu daha önceki yazımda da önerdiğim gibi gün batımına yakın ve havanın açık olduğu bir günde yapmanızda fayda var. Böylelikle güneşin denizin içine doğru batışını ve o güzelim fuşya rengi görebilirsiniz. Teleferik fiyatı 10 Lari.

                                      Konaklama

Ben kaldığım yeri booking.com üzerinden buldum. Aynı yeri diğer sitelerde de araştırdım ancak booking üzerinden oda ücreti dışında hiç komisyon alınmadığı için buradan rezervasyonu yaptım.
Kaldığım yerin adı, Piazza Four Colours. Tek kişilik olan bir odasını 3 gece 4 gün için kahvaltı dahil 225 Gel'e kiraladım. Sahip olduğu lokasyon, güvenliği ve temizliği açısından harika bir yerdi. Fiyat da bunları göz önüne alınca epey uygun. Piazza Hotel'e bağlı olan küçük bir butik otel tarzında. Odalarda su, minibar, kasa, ve banyo malzemeleri bulunuyor.
 Kalmayı düşündüğüm hostel tarzı diğer yerleri de şehri gezerken gördüm ve iyi ki burayı tercih etmişim diye tekrar düşündüm. Örneğin My Warm Guest House diye bir yer vardı. Benim kaldığım yere kıyasla çok çok uygun fiyat veriyordu. Merkeze yakındı ve puanı da yüksekti. Ancak sadece bir yorum yüzünden buradan vazgeçmiştim. Gittiğimde gördüm ki derme çatma bir binada bulunuyor. Hostel demeye bin şahit ister.
Tanıştığım gezi arkadaşlarımı biliyorsunuz. Fikret ve Yaşar Beyler. Onlar Hotel Tourist Inn'de kalmışlar. Sahilin karşısında bulunan büyük ve konforlu bir otel. Fiyat bilgisini hatırlamıyorum fakat olumlu yorumları olduğu için size önerebilirim.

Yediklerim ve Favori Mekanlarım
Batum'da fiyatlar uygun olduğu için ara sokaklada bir yerlerde yemek yeme işini geçiştirmenizi kesinlikle önermiyorum. Kendinizi gönül rahatlığıyla şımartabilirsiniz burada. Cüzdanınızda da tansiyon yükselmeyecek yani. Mekan tasarımları, dekorasyonları hep çok güzel olan yerlerde zaman geçirdim ve gelen hesaba hiç de şaşırmadım. İlk defa her yerde bahşiş bırakabilmişliğim var hatta öyle söyleyeyim.
Ön bilgi olarak eklemeliyim ki, Batum'da kapalı tüm mekanlarda dahi sigara içmek serbest. Beni rahatsız eden tek konu buydu. Ne kadar alışmışız temiz hava sahası fikrine. Gördüğümde kural ihlali yaptıklarını düşünecek kadar şaşkındım.

Gelelim denenmelik lezzetlere!

  1. Haçapuri* Öğrendiğim kadarıyla üç farklı çeşidi var. Ama asıl ve efsane olan üzerine yumurta kırılan ve iki özel çeşit peynirin karıştırılarak pide şeklinde yapılanı. Denenmeli, beğenme garantili! Şahsen kendisine puanım 5 üzerinden 5. Bana diyeti bozdurdu hain ama olsa yine yerim yine yerim! Tourist Info ofisinin karşısında bulunan Orkinos Balık Restoranında yemiştim Haçapuriyi. Buranın sahibi Türk ve çalışanların çoğu da çok güzel Türkçe öğrenmiş ve akıcı konuşuyorlar. Pide ve bira için 13 Lari ödüyorsunuz ve bir çok yere göre uygun bir fiyat.
    Ayrıca buraya ne zaman bir konuda bilgiye ihtiyacım olsa uğradım. Çünkü şehirde ingilizce bilene rastlamak çok zor. Tourist Info ofisi de bıkmış gibi, pek yardımsever değil.
  2.  Bazhe* Ne yenir diye araştırdığımda adını listelerde hiç görmediğim bir lezzet. Çok rastgele bir seçim sonucu tanışmışlığımız oldu ve çok sevdim. Bu hain de bana diyeti bozdurdu çünkü yoğun kıvamlı sosu sebebiyle ekmeksiz yenmiyor. İçinde küp şeklinde kesilmiş yumuşacık tavuk parçaları var. Bulduğunuz yerde yakalayın derim. Ben BK Restoran'da denedim ve sevdim. Puanı 4 olarak vermişim. Haçapurinin kalbimdeki yeri sebebiyle 5 değil :) Burada Bazhe. maden suyu, bir kahve ve yeşilçay için 20 Lari ödemişim.
  3. Hıngal* Bunu denenecekler listesine yazsam da denemeseniz de olur diye eklemek istiyorum. Çünkü hiç ama hiç sevmedim. Görünüş açısından aynı bizim mantılar ama çok daha irileri. İç malzeme de aynı mantıktan esinlenmiş. Kıymalı ama tuhaf bir aroması var. Sığır etli olan en sevileniymiş ama ben en çok ondan nefret ettim. Tuhaf bir baharatı var adını aklımda tutamadım. Bir de içi çok sulu bu hıngal denen mantının. İlla denemeden dönmem derseniz mantarlı olanını öneririm. En azından açlığınızı bastırmak için biraz daha yenebilir bir tadı var. Her yerde de bulunmuyor bu mantılar. Ben Piazza Meydanın'daki Mimino Cafe'de denedim. Müthiş bir ambiyansı var bu mekanın. Muhakkak burada bulunmalısınız, bunu özellikle belirtmeden geçemeyeceğim. Hıngal, soda, yeşil çay için 10,5 Lari ödemişim. Şaka gibi bir fiyat!
Yeme içme bahanesiyle muhakkak bulunmanız gereken bir yer de Radisson Blu otelinin on dokuzuncu katındaki Clouds Bar. Kendime doğum günü jesti yapmıştım burada hatırlarsanız. Eşşiz bir Batum manzarası için daha ideal bir yer yok, benden söylemesi. Fiyatları da Radisson Blu olmasına ve sahip olduğu konuma rağmen öyle çok da dudak uçuklatmıyor. Cheesecake, iki kadeh kırmızı ve beyaz gürcü şarabı, bir şişe su için 45 Lari ödemişim. İlginç olan hesap ile birlikte getirdikleri memnuniyet anketini kendilerinin doldurmuş olmasıydı. Herşeyi 'excellent' olarak işaretlemiş olmaları çok komikti. Zaten ben de öyle yapacaktım da bu nasıl bir emin olmaktır yani :) Adamlar aksini hiç düşünmemiş bile.

İşte, genel hatlarıyla Batum'da işler böyle yürüyor. Daha önce hiç yalnız seyahat etmedim, nereden başlasam bilmiyorum diyenlere alıştırma seyahati olarak Batum'u öneriyorum. Çok keyif alacağınıza eminim. Giden yazsın bana olur mu?

NOT: Yazıya fotoğrafları daha hızlı bir internet bulduğumda ekleyeceğim. İlk versiyonumuz bu :)

Sevgiler,
İlham Kedisi

        





Share:

17 Nisan 2016 Pazar

(6) Bir kedi insanı kolay yetişmiyor

Ne kadar çılgın bir kedisever olduğumu bilmeyen yoktur çevremde. Sonuçta başka nasıl İlham Kedisi olabilirdim. değil mi ama? Bu günlere de kolay gelmedim ama bilmeni isterim.
Epey başa almak istiyorum bu yazıda. Zira ilginç hikayeler barındırıyor.
Ben doğduğum zaman bizimkiler henüz ev sahibi değilmiş. Babaannemlerin evinde doğmuşum ben de. Biz oraya hep ''Bahçe'' derdik. Çünkü çooook büyük bir bahçeydi. İki katlı, teraslı, kendi halinde bir evleri vardı bu bahçede. Bahçenin sonunu o küçük boyumla hiç bulamamıştım ben. İçinde zeytinlikler, mandalina ağaçları, portakallar, incirler ve daha hatırlayamadığım niceleri vardı. Sadece ağaçlar mı? Kocaman çoban köpekleri, inekler, kuzular, tavuk ve horozlor da cabası. Yok yoktu o bahçede.  Bu kadar hayvanın içinde ilk kader ortaklığını bir inekle yapmışım ben. İneğimizin adı (sıkı durun) Arzu-2. Yani benim ikinci versiyonum. Vallahi yalan değil. Annem koymuş ineğin adını da. Ama bi sor neden öyle koymuş...
Ben Bahçe'de doğduktan bir kaç gün sonra ineklerden biri doğum yapmış. Annem de tesadüfen bu olaya şahitlik etmiş. Öyle etkilenmiş ki yıllarca anlattı, hala da anlatır. Bu hayvan doğum yaparken öyle bir duruşa sahipmiş ki, kaskatı duruşundan hiç acı çekmiyor sanarmışsın. Ama gözlerinden damlayan yaşları bir tek annem görmüş. Düşen her damla toprakta tap diye bir ses ve sonra da iz bırakmış. Böyle kim bilir kaç damla yaş akmış hep gözlerinden. Annem bırakamamış tabi onu öyle. Doğum bitene kadar yanı başında durmuş. O ağladıkça annem de ağlamış. E sonra ne olmuş. Doğan buzağı kardeşin adı Arzu-2 olmuş. Kendisi benden hızlı büyüdüğü için tanışamadık tabii ama hikayesi hep kaldı aklımda.
Sonra ben büyüdükçe Bahçe'yle ilgili anılarım da şekillenmeye başladı. Bahçenin her yeri farklı bir keşifti benim için ama kaybolmaktan korktuğum için hiç yalnız keşfe çıkmazdım. Bir de köpekler vardı korktuğum. O dev köpekler. Hep havlayarak üstüne koşarlardı insanların. Bahçeye yabancı girmesin diye yaparlardı bunu ama benim aklım giderdi bana da koşacaklar diye. O yüzden yıllarca köpeklerden çekindim mesela ben. Ama sonra geçti.
Anaokula gittiğim yaşlarda babamın bir motosikleti vardı. Beni arkasına alırdı, giderdik bahçeye hafta sonları. Uzun patikadan aşağı biz motosikletle bahçeye doğru inerken sağlı sollu etrafımızı sararlardı hav hav diye. Sırf bana uyuzluğuna yapıyorlardı bence ama neyse.
Ben öyle ilkokul dönemim boyuncu büyük hayvanlara hiç sokulamadım. Kuşum vardı ama, Maviş'im. Bir dönem tuhaf hareketlere girişince aile heyeti ona bir eş almanın uygun olacağını düşündü. Siz düşünün neler yapmış olabileceğini. Böylece Yeşim girdi hayatımıza. Ama çok yaşamadı. O öldükten sonra da Maviş'in huyu çok değişti. Küstü, yemek yemedi, uçmamaya başladı yani büyük bir bunalıma girdi. Sonra o da öldü. İki kuşum daha oldu hayatımda, yeni Mavişlerim. En sonuncusu öldüğünde ben lisedeydim artık. Onlarla büyüdüm.
Sonra bir gün ben lisede yatılı okurken annem eve bir kedi aldıklarını söyledi. Kedi! Hiç hayal edemediğim bir şeydi. Hele ki bizim evde bir kedi. Duyar duymaz meraktan eve gittiğimi hatırlıyorum. O kediyi görmeye. Hayalet gibi bir şeydi doğrusu. Bembeyaz cılız bir Ankara kedisi. Ne yese gaz çıkarıyordu bi de hiç unutmuyorum. Şimdilerin prensesi o zamanlar pisliğin tekiydi. Ben eve geldiğimde beni tanımak için her yerimi bi güzel koklayıp sonra yalama operasyonuna başlamıştı. Yüzüme kadar her yerimi minik diliyle yalamıştı. Ertesi sabah uyandığımda aynada yüzüme bakınca bir terslik var diye düşündüm. Yüzüm, göz kapaklarım fazla şişti sanki. Hakikaten o göz kapaklarının hali neydi? Kedidir kedi, vallahi o kedi dilindendi. Doktor demişti, bugüne kadar hiç kediyle aynı ortamda bulunmamışsın ve vücudun tepki göstermiş ama korkma alerji değilsin. Geçici bir şey diye.
O günden sonra ben bir kedi insanı olmuştum işte! O dilini ısırdığımın Luna'sı sayesinde artık nerde kedi görsem sırnaşıyorum. Dayanamıyorum asla! Şimdiki evimde bir kedim yok ne yazık ki. Çünkü yalnız yaşamıyorum. Ama bir gün kedili günler geri gelecek. Evet, 6. gün sorusuna haykırarak cevap vermek istiyorum ve diyorum ki 'Kediyle yaşamak istiyorum beeeen!'
Buradan Luna ve Fındık kedilerime de selam yollamak istiyorum. Çok özledim sizi haytalar!
Soldan sırasıyla: Luna, İlham Kedisi, Fındık
Bu fotoğraf da kedilerimle en sevdiğim hatıra fotoğrafım :)

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

Biri Challenge mi dedi?

Evet biri bana bir challenge'den bahsetti. Bloglar arası bir meydan okuma. Mutlu Keçicim geçen gün buluştuğumuzda bahsetti, sen de yaz sen de dedi. Neden olmasın dedim. Keyifle takip ederim meydan okuma konulu yazıları. Ama bir gün başına oturup yazmışlığım olmamıştı. Eh gün bu gündür efenim! Saçaklı'nın Not Defteri çok eğlenceli bir meydan okuma listesi hazırlamış. Günlerdir yoğunluktan başlayamadım yazmaya. Haliyle şu an katılanlar 6. gündeler. Ben baştan başlarsam yakalayamamaktan korktuğum için hemen 6. güne zıplayıp yazayım diyorum, Saçaklı bu duruma ne der acaba? Kızmaz bence, hem ben de tüm yazılar bitince geriye dönük 5 günü yazar bitiririm. Böylece kimselerden geri kalmam :)
Merak edenleri Saçaklı'nın sayfasına alalım önce. Ama sonra geri gelin bana çünkü yazacaklarım var! Başlıyoruuuz!

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

4 Nisan 2016 Pazartesi

Eflatun çiçekler ve son sabah

Gel bakalım blog, otur karşıma. Bak şimdi arkana, elinde altın koyun postu tutan Medea heykelini görüyor musun? Şu an seninle BK restorandayız. Tam kilisenin karşısında, katedral görünümlü bir binanın alt katındaki iki katlı ve raflar dolusu kitapları olan bir kitap kafe-restoran. Batum'da hep güzel iç ve dış mekana sahip yerlere oturdum. Mekan güzelse hesabın gelmesinden hep korkarız ya, bu şehirde öyle olmuyor. Fiyatlar gerçekten çok uygun. O yüzden bana kalırsa hiç sokak aralarında karnınızı doyurmaya çalışmayın. Güzel yerler keşfetmeye gönül rahatlığı ile devam edebilirsiniz burada. BK restoran da görmeniz gerekenler arasında yerini almalı.
Bu sabah yine kilisr manzaralı masalardan birinde aynı kahvaltıyı yaptım. 3 günde öyle güzel dağıttım ki eşyalarımı birşey unutmaktan korkuyordum. Kahvaltımı yaparken unutmamam gerekenler bir bir aklımdan geçiyor o yüzden. Bir de öğlen 12'de otelden çıkış yapmam lazım ama uçağım saat 8de. Bu saate kadar esyalarımı bırakmak için resepsiyonla konuşmalıyım. Bir de havalimanına dönüş için güvenilir, çok konuşmayan bir taksici bulabilirlerse bana daha da bir şey istemem. Bunları konuşmaya gidiyorum. Nana, otel çalışanları içinde en güleryüzlü ve en yardımsever olan. Beni kırmıyor, taksi konusunu da ona bırakıyorum hiç merak etme diyor. O sırada elinde güzel bir buket çiçekle bir kadın giriyor. Biz de konuşmamızı bitirmek üzereydik zaten, onlar Rusça bir şeyler konuşmaya başlayınca ben neyse görüşürüz diyerek tam arkamı dönüyorum ki elindeki çiçekleri bana uzatıyor kadın "Happy Birthday" diyerek. Nasıl yani derken kucağımda pembe, eflatun çiçekleri buluveriyorum. Sanıyorum ki otelin bana bir jesti. Ağzım bir karış açık teşekkür ederken demesinler mi size Türkiye'den geldi diye. O da nesi şimdi? Kartı açıyorum bir çırpıda ve dünyalar tatlısı 10 yıllık dostum Merviş'in adını görüyorum. Hayret üzerine hayret, gözlerim tam fal taşı. Ufak ufak bir burun sızlaması da takip ediyor bu anı tabii. Tüm bunlar 15 saniye içinde oluyor. Benim şaşkınlığım iki kadını da çok mutlu ediyor. Kendi kendilerine ufak bir alkış yapıyorlar sevinçten. Ben hala şaşkınım. Hala şu anda da! Ülkenin birinde bir sabah bana çiçek geliyor. Böylesine kalbi güzel mükemmel bir dostum olduğu için şükrediyorum, yine diyorum işte ne şanslıyım ben. Birbirimize ne güzel anılar katarak yaşlanıyoruz böyle.
Check-out yapıp saat 6'da eşyaları almak için döneceğimi söyleyip ayrılıyorum. Bugün için planım pazara uğrayıp Gürcülerin şu meşhur ıhlamur turşusunu denemek ve biraz peynir almaktı fakat havayı çok güzel bulunca vazgeçtim. Yine sahil boyu aynı yerleri son kez yürümeye karar verdim. Artık o kadar Batumlu olmuşum ki iki turiste yol konusunda yardımcı bile oldum :) 
Sonra iste bu restorana oturup denemediğim başka bir yemeği "Bazhe" yi denemek için siparişimi verdim. Tavuklu ve değişik sosu olan bu yemeği çorba kasesinde servis ediyorlar. Yine bir yemeği bitiremedimse de bunu gerçekten çok beğendiğimi söyleyebilirim. 
Şimdi gezi notlarıma bir göz atıp atladığım bir şey var mı diye bakıyorum. Dönüş için iki buçuk saatim var. Dolu dolu bir Batum tatiliydi benim için. Yola çıkarken niyetlendiğim her şeyi yaptım. İçimde hiç birşey kalmadı. Kafamı dinleme fırsatım oldu. Uzaklaşmak gerçekten çok iyi geldi. Bir de kendimi başka nereye gitsem acaba diye düşünürken yakaladım sık sık. Bir kere yalnız seyahate çıktım ve tadını aldım ya artık beni durdurabilene aşk olsun. Bundan sonra yapsam mı diye bir şey yok, aklıma düşeni yarın gerçekleştirmem gerek biliyorum. Sahip olduğum anılar, hayatımın en kıymetlileri. Öyleyse biriktirmeye devam!

Sevgiler, 
İlham Kedisi 



Eflatun çiçeklerim :)
                                   

Batum'un arka sokakları
                                     

Sahildeki yol boyu çizimlerden sadece biri
                          

                               

                                

Bazhe
                                  

Ali ve Nino heykelleri
                                   

Alfabe Kulesi
                               

BK restorant tam olarak bu yapının altındaydı :)

Yine BK restorandan görünen bir manzara
                                       

Piazza meydanındaki melek çeşmesi
                                         

                               
Share:

3 Nisan 2016 Pazar

Batum ve Bisiklet

Dünün tersine bugün yataktan zor kalktım. Kahvaltıyı kaçırmayacak olsam kalkmazdım hatta. Saat on buçukta ancak kendime gelebildim. Yine kilise manzaralı masalardan birine oturup geniş geniş kahvaltımı yaptım. Gelen bir kaç doğum günü mesajı ile şımardım bu esnada. Sahip olduğum güzel insanlara tek tek teşekkür ettim. 
Hava dünün tersine kapalı bugün. Gece boyu yağmur yağdı. Dünkü bahar havası yerini serin, ıslak sokaklara bıraktı. Ama Batum yine güzel yine güzel. Bu şehrin farklı bir büyüsü var. Avrupai yapıları bir yanda ihtişam ile karşınıza çıkarken yönünüzü bir başka tarafa çevirdiğinizde sanki başka bir Batum görüyorsunuz.Kimi   zaman yıkık dökük üflesen uçacak bir Batum, kimi zaman modern yapıları ile Dubai'ye meydan okumaya çalışan bir Batum. Kimi zaman da sanki Avrupa'da bir şehir. Kafası karışık Batum'un.
Bulutlar biraz açar gibi yapınca ben de hazırlanıp çıktım günü yaşamaya. Bugün acelem yok. Zaten burada hiç acelem olmadı.
Gelmeden önce fotoğrafını gördüğüm ve hakkında biraz okuduğum farklı bir restoran vardı. Ters inşa edilmiş bu yerin sahibi de Türk'müş. Gidip yemek yeme niyetinde değildim çünkü lezzet-fiyat dengesinin makul olmadığını daha önce okumuştum. Bu yer haritaya göre "yeni şehir" tarafında kalıyor. Görülecek pek bir yanı yok bu kısmın aslına bakarsanız ama fazla görsem ne olurdu ki? Taksi kullanmayacağım dedim bir kere. O yüzden ben de yaşlı bir amcadan saati 5 lariye bisiklet kiraladım. Lafı geçmişken bisiklet kiralayabileceğiniz Batum'a bağlı bir oluşum var aslında. 5 saat üzerinden sabit bir fiyat çıkarıyorlar ve toplamda 20 Lari yani benim kiraladığımdan daha uyguna geliyor. Tourist Info'dan biletlerini almanız gerekiyor. Başta buraya uğradım ama benimle ilgilenen görevli kız suratıma bile bakmayıp sistemi azarlar gibi anlatınca çok rahatsız oldum. Karşıdaki bisikletçi yaşlı amcayı da o sayede fark etmiş oldum. Memnuniyetsiz kızla muhattap olacağıma bu amcayı mutlu ederim daha iyi dedim. Amcamla tamamen beden dili ile anlaştık tabii.Parayı da gelince ödersin dedi. Sorgusuz sualsiz verdi bisikleti. Aslan amcam benim!
Böylece ben de düştüm sahil boyunca  yollara. Haritaya göre bahsettiğim restorana gelmiş olmama rağmen hızımı kesmek istemedim, dönüşte bakarım oraya dedim ve ben dümdüz devam ettim. Yol boyu durdum fotoğraf çektim. Dalgaları dinledim. Her yerin görüntüsünü zihnime kazıdım. Kısacası çok ama çok keyif aldım. 
Bir yerden sonra artık bir şey olmayacağına emin oldum, neden bilmem, döndüm geri. Yeni şehir kısmına gelince anlıyorsunuz ki Batum'dan geriye ilerleyen zamanlarda pek bir şey kalmayacak. Herkes aynı şeyi konuşuyor. Buradaki kumar sevdasına her yere otel casino dikmekten başka bir şey yapmaz olmuşlar. O güzelim dokunun içi titriyor yeni şehirde. 
Tower Restorant'ın hemen arkasında bizim ters restoranı buldum. Bir fotoğrafını da çekerek aklımda kalacağına hatıralarımda kalsın demiş oldum. Bisikletinle bu kez hiç durmadan geri dönüş yolunu tuttum. Toplamda iki saat kullanmışım. 10 Lari'yi ödeyip otelin yolunu tutuyorum. Biraz acıktım ama ne yesem diye önce bir internetten araştırmam lazım. Buraya özgü yemek isimlerini bir türlü aklımda tutamıyorum.  Tekrar otelden çıktığımda bu kez çok  uzaklaşmama gerek kalmadan hemen kaldığım yerin çarprazındaki Mimino isimli şık restorana oturuyorum. Gürcülerin şu meşhur dev mantısını yani Khinkalı (Hingal) yemek için burdayım. Fotoğrafını göreceğiniz üzere bohça gibi kapatılan iri mantılar. Ben dana eti ve mantarlı olanlarını denedim. Ve itiraf etmeliyim ki beğenmedim ve bitiremedim. Çünkü çok hamur ve içindeki bir baharattan ötürü aldığım tadı yadırgadım. Yine de denemek isterseniz kesinlikle bir porsiyonu iki kişinin paylaşabileceğini söylemeliyim.
Öyle ya da böyle karnımı doyurduktan sonra teleferiğin yolunu tuttum. Gün batmak üzere. Şehri ışıklar altında bir de tepeden görmek istiyorum. Haritada "Cable way" olarak gösterilen bu yer teleferiklerin kalktığı yer. Fiyat 10 Lari. Yaklaşık 10 dakika süren bir gökyüzü turunda ilk ve tek durak teleferiğin yön değiştirdiği yerdeki teras ve cafeler. Ben inmemeyi tercih ettim. Çünkü bu gece için planım zaten vardı. Teleferik güzel bir deneyim. Gün batımını yakalayabileceğiniz bir zamanda binmenizi öneririm.
Gelmeden önce araştırdığım ve gidip gitmeme konusunu geldiğimden beri düşündüğüm bir yerin yolunu tuttum sonra. Radisson Blu otelinin 19. katındaki Clouds Bar. Doğum günümü kutlarken 19. kattan müthiş Batum manzarasına kadeh kaldırdığımı hayal edemiyordum. Şimdi ise tam olarak bunu yapıyorum. Bir yandan da sana anlatıyorum sevgili blog. 
Buraya gelip kendime bir dilim pasta ısmarladım. Yanına da en güzelinden bir kadeh kırmızı şarap. Şarap içince gözleri küçülen biriyim. Bu gece bunu da önemsemiyorum. O kadar önemsemiyorum ki ikinci kadehimi de içiyorum. Şu ana kadar çok çok iyi hissediyordum da sevgili blog, ne olduysa pastadaki mumu üflerken oldu. Dilek dileyemedim. Bu zamana kadar hangisini dilesem ki diye ince eleyip sık dokuyan  ben şimdi öylece baktım mumlara ve içimden en ufak bir dilek dahi geçmedi. Durdum ve düşündüm. Gerçekten dileyecek hiç bişeyim kalmaması istediğim her şeyi istediğim gibi yaşıyor olmamdan mı, yoksa artık istemekten de mi vazgeçtim. İşte bunu bilemedim. O mumu öyle boş boş üflediğimden beri içim bir tuhaf. Kendime soruyorum, nerde o dilekler? Belki de pinpiriklenecek bir durum yoktur kim bilir. 
Yarın Batum'da son sabahım. İstanbul beni bekler. Beklesin bakalım, neredeyse özleyeceğim keratayı :) 
Son paragraflarda duygular ağır bastıysa da son olarak şunu söylemeliyim ki Batum iki günde gayet rahat gezilip bitirilebilecek bir yer. Hatta bir gün de yeter ama içimde kalmasın derseniz gelin iki gün kalın burda. Asla pişman olmayacağınıza ben garanti veriyorum.
Not: Büyüdük azizim, büyüdük ve yaşlandık...

Sevgiler,
İlham Kedisi
                              



                             

                                         

                          



White Restaurant, nam-ı diğer ters restoran
                          

                          

                                

                               

en sevdiğim fotoğrafım :)
                               

Hıngal- bir hayal kırıklığı olarak :/
                                      
Teleferikten Batum manzarası
                         

                             

yorucu günün ardından şimdi kutlama zamanı

                         
                          Radisson Blu'nun Clouds Bar'ından müthiş gece manzarası


Share:

2 Nisan 2016 Cumartesi

Batum Botanik Bahçesi ve İki Ahbap

Söz verdiğim gibi ilk gün yazısını ilk gün daha bitmemişken yazmaya geldim sevgili blog. Öyle bir şey işte söz vermek, gördünüz. Tamam tamam şımarmadan başlıyorum size günümü anlatmaya, oturun bakalım.
Kaldığım otel Piazza meydanının tam göbeğinde. Hatta o kadar göbeğinde ki bazı odaların penceresi meydana açılıyor. Benimki arkada kalan bir oda fakat yine de sabah kalkar kalkmaz gördüğüm manzara içimi hoş etmedi değil. Bu arada lafı geçmişken belirteyim kaldığım otelin adı, Hotel Piazza Four Colours. Küçük ama temiz ve güvenli. Ve dediğim gibi konum olarak mükemmel bir yerde. Bu sebeple yolunuz buralara düşerse gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim burayı. Fiyat konusuna da not düşelim; 3 gece kahvaltı dahil 225 Lari. Çok daha uygununu bulabilirsiniz elbette. Ama ben yalnız seyahat ettiğim için güvenebileceğim bir yerde kalmayı tercih ederek fiyat konusu esnetmek istedim.
Her neyse,  sözde kahvaltı 11'e kadar devam edeceği için erken kalkma niyetinde değildim. Bugünlük planım da erken kalkmayı gerektirmiyordu sonuçta. Velhasıl kelam sabah saatin 8'inde benim gözler açılmıştı bile. Heyecandan olsa gerek dedim ve kalktım kahvaltıya gittim. Kahvaltı otele bağlı olan şık bir kafede veriliyordu. Seçtiğim masanın manzarası kiliseye bakıyordu ve kilisenin bugün hatırı sayılır bir ziyaretçi kitlesi vardı.
Daha fazla oyalanamadım, hazırlanıp düştüm yollara. Tabii önce resepsiyondan  toplu taşıtlar hakkında kısa bir bilgi de aldım. Her ne kadar ucuz da olsa taksi kullanmak istemiyorum. Çünkü havalimanından otele giderken kullandım ve gördüm ki yalnız seyahat eden bir bayan fazlaca merak ediliyor ve çok soru soruluyor. Sevmedim ve biraz tedirgin oldum açıkçası. Bir de çok fazla pazarlık edilmeden gideceğiniz yere normal fiyatlarda gidemiyorsunuz. Ben bu konuyu epey araştırarak geldiğim için bir kere bindiğim taksiden de fazla para ödemeden indim neyse ki.
Gelelim bugünkü rotamıza. Botanik bahçesine gidiyoruz. Botanical Garden dediğinizde öylece bakıp anlamaya çalışıyorlar, o yüzden Botanica deyin. Çok mu fark var, var demek ki. Buraya gitmek için siz de toplu taşıt kullanmak isterseniz meydandan yaklaşık 5 dakikalık bir yürüme mesafesi ile ulaşacağınız otobüs duraklarından 31 numaralı minibüslere binmek en mantıklısı. Yol 10 dakika sürüyor ve ücret 1 Lari.
Buradaki Botanik Bahçesi'nin dünyanın en büyük ikinci bahçesi olduğu söyleniyor. 10hektarlık bir alana kurulu olan bu yer gerçekten görülmeye değer onu baştan belirtmeliyim. İki girişi var. Minibüslerin bıraktığı yer alt girişi. Gelmeden önce okuduğum bloglarda üst girişin daha iyi olabileceği, böylece çok   yürümemiş olunacağı ile ilgili yazılmıştı. Ama benim o girişi bulmam imkansızdı. Sonradan tahmin ettiğim üzere oraya sadece tur araçları çıkıyor veya taksiler. Bu arada giriş ücreti 8 Lari. 
Bilet satış noktasında bugünümü baştan aşağı değiştiren mükemmel iki beyefendi ile tanıştım. Yaşar ve Fikret bey. 30 yıllık ahbaplar ve İzmirliler. Bir gün boyunca da bana ahbaplık ettiler. Onlarla botanik  bahçesini boydan boya durmadan dinlenmeden yürüdük. Öyle güzel sohbetler ettik ki. Bu iki insan bana öylesine güzel hayat hikayeleri anlattı ve öyle güzel şeyler paylaştık ki. Yanımda onlardan daha iyi iki yol arkadaşı hayal edemedim ben bugün. İçimden de hep düşündüm ve dedim ki "Ben ne kadar şanslıymışım ki böyle güzel iki insanla karşılaştım". Geçirdiğimiz zaman bir kaç saati devirmeden ne işimi sordular ne de özel herhangi bir şey. En sonunda ben pes ettim de ben sordum hatta. Hayatlarımızla ilgili temel şeyleri de az çok öğrendikten sonra daha bir güzelleşti sohbetimiz. Hani anlat deseniz anlatacak öyle çok şeyden konuştuk ki nereden başlanır nasıl bitirilir bilemem. İlişkilerden, değerlerden, umduklarımızdan, bulduklarımızdan tutun da yaşadığımız gülünç anılara kadar. Bu gezinin kendime doğum günü hediyem olduğunu söyledim onlara da. Bilmiyorum bugün kaç saat geçirdik birlikte, hiç saate bakmadım. Zaten onlarla da zamanın kime göre ve nasıl hızlı/yavaş geçtiğini tartışmıştık. Şimdi fark ediyorum ki, bugün benim zamanım ne hızlı ne de yavaş geçti. Hatta geçip gitmedi bile çünkü avuçlarımdan kayarmış gibi bir hisse kapılmadım hiç. Öylesine dolu bir hatıra bıraktı ki bana bugünün zamanı, ben hiç saate bakmadım.
Botanik bahçeden çıktığımız nokta başta benim bulmak istediğim üst girişti. Gel gelelim burada da minibüs yoktu. Zaten bahçe içinde 7 km yürümüş olduğumuzu düşününce aşağı inen yolu yürümeyi göze alamadık. Tur arabalarından birine yanaştık ki kafilenin tamamı Türk'tü. Rica ettik, saniyesinde kabul ettiler bizi de merkeze bırakmayı.
Tekrar merkeze gelince artık aklımızdaki yegane şey yemek yemekti. Merak ettiğim Khacapuri (Haçapuri)'yi yemenin şimdi tam vaktiydi. Onlara da anlattım daha önce yememişler. Hemen güzel bir restoran bulup akşam serinliğinin tadını çıkardık. Yarın öğlen döneceklermiş. Normalde benim planım bugünlük bu kadardı. Şehir merkezi keşfini yarına bırakmak istiyordum çünkü zaten her yer o kadar yakındı ki birbirine ister istemez bir çırpıda bitiyordu şehir. Ama Ali ve Nino'nun heykelini görmediklerini öğrenince dayanamadım ve beraber keşfe çıktık. Ali ve Nino heykelleri çarklar üzerine kurulmuş ve yavaş yavaş kendi etraflarında dönerek iç içe geçen kadın ve erkek bedenlerinden yapılmış. Oturduk bir banka ve yaklaşmalarını izledik. Bir taraftan da aslında ne kadar basit bir sistemin aşka bağlanarak ne kadar anlamlı bir hale geldiğini düşündük. Hatta Fikret bey dedi ki; "Oturup bir dizideki iki aşığın kavuşmasını izleyeceğime burada saatlerce birbirine kavuşan bu iki heykeli izleyebilirim." Kesinlikle katılıyorum. 
Gün boyu bahardan kalma olan hava akşam olunca denizden soğuk rüzgarlar estirmeye başladı. Üşümeye başlayınca veda ettik birbirimize. Sarılıp ayrıldık. Arkalarından bir kere daha baktım uzaklaşınca. Umarım tekrar karşılaşırız diyerek içimden. Ufak bir market alışverişinden sonra ben de otelin yolunu tuttum. Güzelce dinlendim ve işte.. Yağan yağmurun sesiyle de daha gün bitmeden yazımı yazdım. Şimdi baktım da bugün toplam 15 km yol yürümüşüm. Yorgunluk derseniz, eseri yok.
Bakalım, yarın benden habersiz ben de yarından. İyi ki uzaklaşmışım. İyi ki gelmişim. İyi ki kendimleyim. Mmm şey, bu arada iyi ki doğmuşum be :) 

Sevgiler,
İlham Kedisi 




















Ertelemekten vazgeçip bulduğum Ali ve Nino
Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com