27 Şubat 2017 Pazartesi

Apartman Sohbetleri #7 ''Saçmalardan Seçmeler''

12505 metre yükseklikten 750 km hızla herkese selamlar!
Bir yazımda daha konumum dolayısıyla havamdan geçilmiyor, farkındayım. Hatırlarsanız 5 günlük mükemmel bir Barcelona kaçamağı yaptığımı gerek bir önceki yazımda, gerek instagram hesabımda cümle aleme ifşa etmiştim. Şimdi İstanbul’a dönüş yolundayım ve sıra en saçma zevkimi cümle aleme ifşa etmeye geldi. Ey meydan okuma, sen neler yaptırıyorsun insana öyle!
Şimdi bunu açıklayabilmem için yine pılımızı pırtımızı toplayıp benim çocukluğuma gitmemiz gerekiyor.

İtiraf ediyorum, benim çocukluktan beri gizli kuytu köşelere hatıra bırakma huyum var. İlk olarak ne zaman nüksettiğini hatırlamıyorum. Ama bir gün fark ettim ki, yerçekimine ve rüzgara kendini bırakmış herhangi bir şey beni inanılmaz rahatlatıyor. Bunu fark ettiğim andan sonra, taşındığımız eve, hoşuma giden bir ağaca veya herhangi bir şeye, çantaya, bisiklete vesaireye bir şey bağlayıp aklımca hatıra bıraktım.  O bağladığım ipin, kurdelenin veya benzerlerinin ben yokken ve bu yaptığımı çoktan unutmuşken, yerçekimine yenik düşüp yüksekten ayaklarını uzatacak olması, hatta rüzgarlı bir gecede oradan oraya uçuşacak olması beni tuhaf bir şekilde rahatlattı. Bakmayın öyle, saçma bir zevk anlatacağız dedik ya en başında. Ve ben hala aynı şeyden keyif alıyorum. Büyücü müsün sen oraya buraya çaput bağlıyorsun diyebilirsiniz. Olabilirim, gerçek dünyaya ait olmadığımı düşündüğüm sık oluyor zaten.

Çok ama çok zor kurtulduğum en saçma zevkim ise, gözüme veya bir şekilde aklıma takılan bir kelimeyi sırasıyla harf harf azaltarak içimden söylemekti. Örnek mi istiyorsunuz?

Alın size.
.lın size.
..ın size.
…n size.
…. size.
…. .ize.
…. . .ze.
…. . ..e.

Neden diye sormayacağınıza eminim. Çünkü saçma başlığı altında yazılan bir şeyi sorgulamamalıyız.
Ha ama, bundan daha saçma bir zevkiniz olduğunu düşünüyorsanız, gelin kapışalım!

Bu meydan okuma bittiğinde hakkımda ne düşünüyor olacaksınız, gerçekten bilmiyorum. Hatta birinin beni yazılarımdan yola çıkarak, akıl hastanesine kapatmasından da korkuyorum. Ama ne yapalım, sorduk bir kere. Hal öyle olunca da, en dobra cevapların verilmesi gerekiyor.
Ama şunu belirteyim de kafalarda soru işareti kalmasın,

ben deli değilim! 





Not:   Bir ara da kaşık kaşık coffee mate süt tozu yiyordum. Of! 

Sevgiler, 
İlham Kedisi
Share:

24 Şubat 2017 Cuma

Apartman Sohbetleri #5 #6 ''Yetenekli Bisküvi''




Bu görmüş olduğunuz fotoğraf anın fotoğrafıdır. Tam şu an Barcelona'nın güzel sokaklarından birinde bulunan evimizden yazıyorum. Ara sıra yazıdan başımı kaldırıp manzarayı görebilmek ve bu anın tam içinde olduğumu kendime hatırlatabilmek için burayı seçtim. Balkon demirlerindeki yağmur damlalarına bakıp mutlu oluyorum. Barcelona'nın çapkın yağmurları, buz gibi damlayarak kalbime girmenin sinsi yollarını biliyor. Bir sokakta ansızın karşıma çıkan rengarenk bir festival ile Barcelona'nın sokakları da aynı şeyi yapıyor. Havası, kokusu, renkleri, büyüsü herşeyi ile bazı şehirler insanı kendine aşık edebiliyor. Burası, o şehirlerden!

Fotoğrafla sizi de biraz olsun çekebildiysem bu ana, meydan okumanın bir diğer sorusu ile kaldığımız yerden devam edebiliriz.

Gereksiz Bir Yeteneğin Var mı?

Ah ah, olmaz mı!
Ama önce şunu belirterek başlamak istiyorum. Yeteneğin gereksiz olması ilk başta bana biraz tuhaf gelmişti. Yetenek yahu, diğerlerinde olmayan veya nadiren olan bir şeyin sana bahşedilmesi gereksiz olamaz ki demiştim. Sonra aklıma müthiş yetenekli olmayışım, ama lüzumsuz iyi olduğum konular gelmeye başladı.
Bir yeteneğin gereksiz sayılabilmesi için onun faydaya dönüştürülememiş olması geçerli bir sebep olabilir dedim öyle olunca. 
Şöyle ki, benim lüzumsuz derecede çok iyi olduğum bir reflesks meselesi var. Bakmadığım yönde düşen bardağı havada kapmalardan tutun da, önümde takılan insanı çat diye kolundan yakalamalar olsun, efenime söyliyeyeyim dolaptan düşmeye yeltenen yastığı hiç istifimi bozmadan ve yürümeye devam ederken tutup yakalamam gibi gibi onlarca refleks örneğim var ki şu an gözünüzde canlanmadıysa diye söylüyorum, bu anlara tanık olanların genelllikle verdiği tek bir tepki oluyor; ''Yok artık!''. Çünkü o kadar gayri ihtiyari ama müthiş bir hızla yakalıyorum ki, henüz cisim bile düşmekte olduğunu fark edemeden benim tarafımdan yakalanmış oluyor. Öyle yani. Ama gerek var mıydı buna? Yoktu bence. Çünkü amerikan futbolu oynamıyorum. Veya kalecilik dahi yapmadım, anlamam hiç. Ya da, ailem bunu fark edip de biz bu çocuğu sirke yazdıralım jonglör olsun da demedi. Öyle evde havalanan nesneleri yakalamaktan başka bir işime yaramadı bu anlayacağınız. Öyle olunca gereksiz dedim. Arkadaş çevresini etkilemekten başka da bir faydasını görmedim.

Gelsin sıradaki soru;

Hastası Olduğun Bir Bakkal Ürünü Var mı?


Söylüyoruuum, söylüyoruuum!
Probis! Hastasıyım gerçekten. 2 dakika içinde tüm paketi yiyip, keyfime bakabilirim. O kadar seviyorum işte.
Bilmeyenler için görseli burada.
O ben küçükken, halley gibi paketlerde olurdu. Tekli olurdu yani. Sonradan bir paket bisküvi olarak satılmaya başlandı ve o zaman hayat bana bayram oldu işte. Olsa da yesek dediğim tam şu an Barcelona'da olduğumu hatırladım yine.
Ah balkonum, bir bakayım sana şöyle... Harika görünüyorsun!
Geçen gün blogda bahsettiğim balkon hasretini gidermek için buradan daha güzel bir yer olabilir miydi merak ediyorum şimdi.

Diğer soru başlı başına bir yazı konusu. O yüzden burada bitiriyor ve kendimi Barcelona sokaklarında kaybetmeye gidiyorum!

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

22 Şubat 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #4 ''Kahraman''

Sevgili blog, 
Şu an sana 12495 metre yükseklikte saatte 690 km hızla yazıyorum. Sağımda uçsuz bucaksız mavilik ve pamuksu bulutlar, hemen altımda ise hayranı olduğum karlı zirveler. Ve sanırım 10 dakika sonra Barcelona için alçalmaya başlıyor olacağız. Yanılıyorsun. Bu kez yolcu koltuğundayım. Ve bu kez havalimanında beklenen benim.
Meydan okuma devam ededursun, ben Barcelona’da müthiş şeyler yapıyor olacağım. Uğrayamazsam darılma sakın. Ama merak edersen bol bol Instagram’da olacağım.

Şimdi gelelim sorumuza;


Çocukluk Kahramanın Kimdi?


Meydan okumanın en zor sorusu bu benim için. Kahraman denilince, gelip seni kurtaracak bir insan tanımlamaya çalışıyorum çünkü. Gel gelelim çocukluğumda kahramanca davranışlarına hayran kaldığım biri olmadı etrafımda, ailemde. Ama hayranı olduğum, yetenekleriyle bir süper kahramana benzettiğim bir ünlü olduğunu hatırladım sonra. Güzel olan şey ise, bu kişi sadece çocukluğumun kahramanı olarak kalmadı. Benim için hala öyle, hala kahraman. Hala imrenirim, hala hayranımdır. Yaptıklarına, şarkılarına, hatta tarzına. 
Sevgili Barış Manço, 7’den 70’e herkesin olduğu gibi benim de kahramanım. Onun gibi vizyon sahibi birini daha önce hiç görmemiştim. Sanki herşeyi bilen tek kişi oydu benim için. Gezi programı vardı o zamanlar. ‘’Acayip’’ yerlere gider, ‘’acayip’’ şeyler anlatırdı. Cesurdu ki bunları yapabiliyordu. Farklı dillerde konuşuyordu. Farklı kültürden insanlarla tanışıyordu ve herkes onu çok seviyordu. İşte bu adam, her açıdan benim kahramanımdı. 



Anaokul zamanlarında onun ‘’Adam Olacak Çocuk’’ programını izlemeden kahvaltı etmezdim diye hatırlıyorum. Kahvaltı sofralarında açık olan televizyonda hep o ve adam olacak çocukları olurdu. Ve ben hep ben katılsam hangi şarkıyı söylerdim, söyleyebilir miydim diye düşünerek o kahvaltıları yapardım. Ya eğer beni kandırmadılarsa, bi ara başvuru formu gönderdiklerini söylemişti bizimkiler. Ama sonra hiç ses çıkmadı. Bunu hatırladığım iyi oldu bak. Bir arayıp sormalı. Rüyamda görmüş ama gerçek olmuş sanıyor da olabilirim. Çocukken rüyaların gerçek olduğunu diretme gibi bir huyum da vardı çünkü.
Barış Manço’nun vefat ettiğini ana haber bülteninde öğrendiğim an gözümün önünde. Tam o esnada akşam yemeği için sofradaydık. Ve ben öldüğünü öğrendiğim anda, nasıl büyük bir şoka girdiğimi ve asla bu durumu algılayamadığımı hatırlıyorum. O gece sürekli ağladığımı da. Ve diğer günlerde bu üzücü haberin geçtiği, onun görüntülerinin yer aldığı her programı izlediğimde içimin nasıl burkulduğunu da hatırlıyorum. O benim kahramanımdı. Ölümü kahramanıma yakıştıramadığım için bu denli etkilenmiştim. Ve Barış Manço’dan önce ölümle tanışmamıştım. O zamana kadar sevdiğim hiç kimse ölmemişti. Hiç ölüm üzerine düşünmemiştim. Bu sebeple de kahramanım bana son bir ders vererek büyümemi sağlamıştı. Sonra sevdiklerimin ölümleriyle karşılaşmaya başladım. Aynı yıl dedem, babaannem vefat etti. Ve ben büyüdüm. Adam olacak çocukların gözlerinden yaşlar gelerek de büyümesi, adam olması gerekiyor çünkü. 
Nurlar içinde uyusun sevdiğimiz herkes.






Sevgiler,
İlham Kedisi


Share:

21 Şubat 2017 Salı

Apartman Sohbetleri #3 ''Akşam Sabah Çiçeği ''

Meydan okumanın üçüncü sorusu, bu sorular içinde en ama en sevdiğim! Her biri ayrı tatlı. Her biri bizi alıp çocukluğumuza götürüyor.Her biri biraz olsun orada kalmamızı ve o anların havasını yanımızda hissetmemizi sağlıyor. Ama bence en çok bu soru bizi o çocukluğun ruhuyla buluşturuyor.

7 yaş pantolonunu bulsak cebinden ne çıkardı?

Bu soruyla karşılaşınca insan gerçekten bir kaç saniyeliğine çocuk olmuyor mu?
Çocukluktan bir anın içine düşüyor hızlıca. Küçük elini cebine atıyor ve eline ne geldi diye açıp avucuna bakıyor. İşte bu yüzden bu soru en sevdiğim.
Benim buna cevabım ta en başından beri belliydi aslında. Yine de dün gece annemi aradım. Gece saat 11 buçuğu geçiyordu ve bi önceki konuşmamızda ''yeni geldim uçuştan, uyucam galiba'' dememe rağmen ikinci kez arayınca kadıncağız ''hayırdır inşallah'' diye açtı telefonu.

''Anne ya bişey sorcam. Benim 7 yaş pantolonlarının cebinden ne çıkıyordu, hatırlıyo musun?''

''...''

Uzun bir duraksama, düşünme ve sonunda; ''ceplerin boş olurdu senin, birşey bırakmazdın ki çocukken'' dedi. Bunu iltifat olarak aldığımı ama yine de biraz zorlamasını isteyince ''peçete'' cevabını alıp hayal kırıklığına uğratıldım.

''Ya ben hep yaprak toplar cebime koyardım. Hatta bi de evlerin önündeki yaseminlerin kokusuna dayanamazdım da gördüğüm yerde, illa ki bir tane koparır taşırdım yanımda. Hatırlamıyo musun?''

''Hatırlıyorum da, sen onları cebinde bırakmazdın işte. Gider defterlerinin arasında kurutur, saklardın.''
(Heh tamam, durumu kurtardı.)

''Aynen aynen. Bir de bişey daha yapıyordum aslında. Yerden bitme, yabani bi sokak bitkisi oluyordu. Hatta babamın çalıştığı yerin bahçesinde onlardan çok vardı. Böyle koyu pembe, sarı çiçekleri oluyordu. Ama en çok hatırladığım tohumlarının zeytin çekirdeğine benzediği. Minik, yusyuvarlak çekirdek gibi tohumları oluyordu yapraklarının arasında hani. Ne o çiçek, bildin mi?''

''Hmm, akşam sabah çiçeğini mi diyosun?''

''Valla galiba onu diyorum ya!''

''Eee ne olmuş ona?''

''Heh işte ben o tohumları toplayıp biriktiriyodum. Baya takıntılıydım. Yaprakların arasında o tohumları arardım. Siyah ve yeşil oluyorlardı. Siyahlar favorimdi. Ceplerimi onlarla da doldururdum.''

''Ben neden hiç görmedim? Sonra napıyodun onları peki?''

''Orası muamma işte, hiç hatırlamıyorum.''

''Hmm..''

''Hı hı.''


Neredeyse çocukluğumdan beri o çiçeklerden görmedim. Şimdi baktım da adı hakikaten de ''akşam sabah çiçeği . Aynı zamanda ''mirabilis jalapa'' diye oldukça havalı bir ismi bile varmış. B
u yazıyı bir şekilde denk gelerek okumuş olanlar, o çiçeği artık ''mirabilis jalapa'' diye tanıyarak en az onun kadar havalı olma şansını yakaladınız. Tebrikler!
Mirabilis jalapa- Akşam sabah çiçeği

Annem; ''Şimdi de orada burada yazdığın notları buluyorum ama'' diye devam etti.
Sabah erkenden çıktığımda, uyuyan anneye söylemem gereken şeyi; eve geldiğinde unutmaması için kardeşe hatırlatılacak şeyleri yazdığım ve ''Sen bu notu okuduğunda ben çoktan gitmiş olacağım'' diye başlayan notları hatırlattı.
''Daha bugün bulduk telefon defterindeki yazını''. Hatırlıyorum o yazıyı. Kardeşim daha yeni doğmuştu. Ben de 8 yaşlarındayım işte. İlkokuldan sevdiğim bir arkadaşım (Irmak, bakalım bu yazıyı okuyor musun şimdi anlaşılacak:)) İzmir'e taşınmıştı. Ben de çok etkilenmiştim ve üzülmüştüm onun gitmesine. Telefon defterine önce kendi dilimden ''Sevgili babacığım, ben İzmir'e taşınmak istiyorum.'' yazıp diğer satırlara da sırasıyla kardeşimin ve annemin dilinden de bu cümleleri yazmıştım.
''Baba ben de İzmiy'e tasinmak istiyoyum'' . Bu daha dişleri çıkmamış ve agulayan kardeşimin dili oluyor.
''Celal, ben de çocuklara katılıyorum ve İzmir' e taşınmamızın güzel olacağını düşünüyorum''. Bu da annem tabii.
Sonra da babamın eve gelmesine yakın kapının önüne o notu bırakmıştım. O günü çok net hatırlıyorum gerçekten. :)

Böyle gecenin köründe laf lafı açtı işte telefonda.
''Özledim seni Arzucuk!'' dedi annem.

Sonrası bi ses titremeli, duygusallı telefon konuşması. Öyle kapattık telefonu.
Yine bi iç çektim bu yazıyla.

Dördüncü soru ile meydan okumaya devam ediyoruz.
Soruların tam hali için  b u r a y a  T I K T I K.Ve meydan okuma ile ilgili merak edilenler ile ilgili detaylı yazıya da b u r a d a n   T I K T I K.

Bir tane de ''Apartman Sohbetleri'' videosu ile taçlandıralım bu yazıyı.

Suzan Kardeş | Apartman Sohbetleri


Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

19 Şubat 2017 Pazar

Apartman Sohbetleri #2 ''İngilizcecilik''

Yettim yettim!
Meydan okumanın ikinci günündeyiz resmen. Ve herkesler almış başını gitmiş. Neler neler yazılmış of! Hala açıp bakamadım ama döner dönmez ilk iş akşamlara kadar yazılarınızı okuyup yorumlamak olacak. Şimdi bloglarınıza bir kaç Tayland tıklaması geldiyse bilin ki o benim! :) Hadi meydan okuyoruz dedim ve hemen ardından kalktım Bangkok'a uçtum. Bir de hastayım ki sorma yani. Kulaklarım, burnum tıkanmaktan patlamaya geçti artık. Gerçekten son 3 gündür hastalıktan kafam kalkmıyor. İnatla uçuşlara devam ediyorum ve faturasını ağır ödüyorum. Ama ne yapalım. Bir kaç gün sonra tüm bu dertlerim geçecek, hastalıklarıma yeni bir motivasyonla çare bulacağım diye düşünerek dayanıyorum. Evet, çok gizliden hayatımla ilgili reyting de yaptığıma göreeee gelelim meydan okumanın ikinci sorusuna! İşin fenası, az daha kendi meydan okumama katılamayacaktım. Dur neyse, geldim.

 ''Çocukluk Eğlencen Neydi?''

Bi insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur denir ya, hakikaten de öyle bence. Ben çocukken de kendi dünyası olan ve o dünyada mutlu mesut yaşayan bir kızdım. Büyüdüm ve yine aynı motivasyonda hayatımı yaşıyorum. Çocukken yaşadığım dünyadan taşındım tabii ama, şimdiki de bir çoklarının yaşadığı dünyaya göre daha keyifli, daha kendi halinde ve itiraf etmek gerekirse daha yaşanılası.
Ne demek istiyorum? Şöyle açıklayayım. 

Çocukluğumda, ki hatırladığım yaşlar hep 5-6 dönemine denk geliyor, oyun dünyam kendi halinde ama kocaman bir dünyaydı. Öyle çılgınlar gibi bebek koleksiyonu olan bir kız çocuğu değildim. Tek tük vardı ama onlar dünyanın en güzel bebekleriydi bence. Mesela hiç unutmuyorum bir Barbie bebeğim vardı ki adeta Rihanna'ydı. Şaka yapmıyorum. Bildiğin zenci bir Barbie'ydi. Kirpikleri öyle boyama falan değildi mesela, takmaydı. Acayip taştı anlayacağın. Hani iki tane bebeğim vardıysa da, tarzlarıyla on bebeğe taş çıkarırlardı, o biçim. Benim onlarla oyunlarım da şöyle oluyordu. Evdeki yırtık bezler, kumaşlar artık o günün imkanlarıyla elimizde ne varsa önce bir güzel toplanır ve odaya yığılırdı. Sonra üzerleri önceden yapılan tasarıma göre sabunla çizilir (evet, kalıp çıkarıyoruz ve yaş 6), itinayla kesilir, uyduruktan dikilir ve otantik Barbie bebeğime çılgın bir kreasyon yapılırdı. Gayet de tek başıma yapar, halının üstünde bu işlemleri bitirene kadar iki büklüm olur, yemeden içmeden sadece bu işi yapardım. Sonuç, acayip bir ''ben yaptım'' hazzı! Şimdi ben böyle bir oyunu nasıl bir başkasıyla oynayayım söyler misin? Mahalleden bi arkadaşı çağırsam desem ''gel bugün abiye dikiyoruz'', çocuğun boğazına lolipopu kaçar maazallah. Bir de yapamaz falan, ben sevmem öyle şeyleri. Kendi kendime yapayım ama, biten iş güzel olsun. Yaş altı, karakter özelliği mükemmelliyetçilik. Yuhunuz!
Bu kılık kıyafet işleriyle ilgili, biraz daha üst modelini kendime de yaptığım oluyordu. O da şöyle ki, annem perdeleri mı çıkarmış yıkamak için? OOOH, saldır! Hemen alır belime, boynuma dolar bir güzel prenses elbiseleri yapar ve annem; ''Çıkar hadi, atcam makineye artık'' diyene kadar evin içinde bir kontes gibi yaşardım. Of bak bu acayip bir mutluluktu benim için. Çarşaflarla da yapıyordum bunu ben. Yerlere sürünen kuyruklu uzun elbise modelleri...Mmmm, bayılırız! O zamanlardan beri seviyorum kendilerini. Yaş artık belki 7-8 olabilir, nitekim bu eğlence epey uzun sürdü bende. Şunu hatırlıyorum; ''Kızım hala mı bu oyun? Cıks cıks cıks...''. Başlangıç yaşı ise, sanırım 6' dan önce. Çünkü bununla ilgili bir fotoğrafım var evde. Ben beşiğin önündeyim, koca surat sırıtıyorum. Üzerimde beyaz bir zıbın. Bacaklar tüm boğumuyla meydanda. Başımda ise, beşiğin tül cibinliği. Evet, çünkü gelin olmuş gidiyorum ben öyle zıbınlı falan. Nasıl bir eğlence anlayışım varsa küçüklüğümden beri, ben hala adını koyamıyorum.
Heh mesela bunda da, ben şimdi eve arkadaş çağırıp, beline çarşaf dolayıp kontesçilik mi oynatcam? Ya kontes ne bi kere, bilmez onlar bilmez... Çoluk çocukla mı oynucam yani? Bırak yalnız oynarım ben bu oyunu.Bir de şimdi tutturur, kraliçe ben olucam falan, valla yok çekemem. Yaş 7, karakter özelliği liderlik. Pes...
İlkokula başlamadan önce, yani yine aynı dönemler, bir oyun vardı asla yalnız oynamadığım ve unutamadığım. Gerçekten en en en keyif aldığım o olabilirdi. Oyun arkadaşım, Melis. Hayatımda kalmasını ve şu yaşlara kadar beraber büyüyebilmemizi çok isterdim. Ama taşınmalar falan iletişim bilgilerimizi bile bulamadık. Baya kaybettik birbirimizi. Ah Melis, ah... Bu oyunu hatırlar mısın bilmiyorum. 
Oyunu anlatıyorum.
Öncelikle havaların güzel olduğu, sokağın yaşıtlarımızla kaynadığı akşamlardan biri itinayla seçilirdi. Aramızda bunun için anlaşır mıydık hatırlamıyorum. Oyunun adını da şu an koyuyorum ''İngilizcecilik''. Hönk! Bence de. Ama dur anlatıyorum.
Etrafımızda çoluk çocuk (!) varken, birimizden biri sözde ingilizce konuşmaya başlardı. Diğeri de tüm tiyatral yeteneğini konuşturarak, ciddi veya alaycı yüz ifadesiyle (artık karşı tarafın ne dediğine bağlı bu tabi, tabiii) ingilizce adı altında uydurukça konuşmaya başlardı. Sonra diğeri ona cevap, öbürü ona soru derken biz böyle mahallenin çocuklarının şaşkın bakışları arasında ingilizce konuşma tiyatrosu çevirirdik. Maksat, yok. Nerden çıktı, en ufak bi fikrim yok. Ve inan, herkes yutardı. Bizi o sokaktaki çocuklar, ingilizce biliyor sanırdı. Ama ne ingilizce, üff! Ana dilim olsa, dönmez o kadarı. Ve biz bi süre sonra, tabii garibanlar anlamayınca, neyse Türkçe konuşalım bariiiğ diyerek oyunu bitirirdik. Bu öyle bi kereliğine yaptığımız bişey değildi. Baya mahallede namımız vardı bununla alakalı ve biz bunu sürdürürdük. Bu arada o yaşlarda ben adımı yazmayı annemden zorla öğrenmişim. Onun dışında ne bir okuma, ne bir yazma söz konusu değil. Anaokulunda hobi olarak ev çiziktiriyorum. Melis, benden iki yaş büyük. Hadi o okuyor, yazıyor. Belki bir iki kelime ingilizce de biliyordur da, bana ne oluyor yani. 


Böyle orjinal bir çocukluk geçirip büyüdüğünüzde de, dünyanızı öyle herkese açamıyorsunuz işte. Çünkü bugün bile hala, benim keyif aldığım şeyler daha farklıdır. Eğlence anlayışım başkadır. Anlamayanı çok oluyor. Anlamış gibi yapıp, dahil olmaya çalışan ama afallayan oluyor ya da. O yüzden sanırım benim samimi arkadaşlarım bellidir, değişmez. Ve onları kaybetmemek benim için çok kıymetlidir. Bir de Melis'i bulabilseydim bi gün, yeniden. 

Ah neyse... İyi oldu bu meydan okuma ya. İyi ki yapmışım :)

Cevaplarınızı ülkeye döndüğüm ve sağlığımdan hala bir şeyler kaldığını fark ettiğim eeeen kısa zamanda okuyacağım. Sakın yazmaktan vazgeçmeyin. Ha olur, ben yazamazsam da sebeplerim bu hastalık meseleleri ve yorgunluk olacaktır. Burası artık sizin apartmanınız, sizin eviniz. Yazın yazın, beni de etiketleyin, yorumlarda dürtün ve bi şekilde devam edelim sohbetlere :)

Soruların tam hali için  b u r a y a  T I K T I K.
Ve meydan okuma ile ilgili merak edilenler ile ilgili detaylı yazıya da b u r a d a n   T I K T I K.

Bir tane de apartman sohbetleri videosu ile taçlandıralım bu yazıyı. :)

Sevgiler,
İlham Kedisi
N o t :

Blogsuzlar, yorumlar kısmına yazarak bu soruya cevap verebilir ve böylece katılabilirsiniz. Devamlı katılım zorunlu değil. Canınız ne zaman isterse o zaman yazın.

Share:

17 Şubat 2017 Cuma

Apartman Sohbetleri Hakkında

''Apartman Sohbetleri Meydan Okuması'' daha şimdiden kalabalıklaşıyor ve ben keyiften dört köşe oluyorum. Konuyu komuşuyu çağıranlar, şimdiden yazanlar veya yazacaklarını listeleyenler var ve hepsini sarılıp öpmek istiyorum.


Buraya geçerken uğradıysanız ve nedir bu Apartman Sohbetleri derseniz şuraya alabiliriz sizi. 

İlk soruyu ev sahibesi olarak önceden yazdım biliyorsunuz. Sorumuz ''Nasıl Bir Apartmanda Büyüdün?'' idi. Onu yazdıktan sonra araya biraz zaman koydum ki, hafta sonu buluşması gibi olsun, çalışan çalışmayan herkes bu sohbete gelebilsin dedim.

Şimdi bu yazıda Meydan Okuma ile ilgili aldığım bazı sorulara şöyle bir açıklık getirmek istiyorum.

  • Bu meydan okumaya katılım aşırı serbesttir. Katılmak için blog yazmanız gerekmez. Buraya uğrayıp, yazıların altına kendi cevaplarınızı yazarak da katılabilirsiniz. Maksat biz bize sohbet etmek ve herkesin hayatındaki geçmiş güzel anıları canlandırmak. 
  • Düzenli yazamam deyip meydan okumaya katılmaktan çekinenler, ama soruların cazibesinde aklı kalanlar var. İstediğiniz soruyu yazın. İster sırayı takip edin, ister etmeyin. Canınız hangi soruyu çekerse Apartman Sohbetleri'ne oradan katılabilirsiniz. Ve istediğiniz yerde de bırakabilirsiniz. Sadece tek bir soruyla katılıp bitirebilirsiniz bile. Yeter ki herkesle bir kahve içip sohbet edebilelim.
  • Yazmasam ama video ile katılsam dedi Kahve, mesela. Ve dediği gibi yapıp ilk soruya video ile cevap verdi. Of o kadar enfes oldu, o kadar samimi oldu ki onun o yaptığı. Adeta evime gelmiş, ya da ben onun evine gitmişim de çocukluk anılarımızdan konuşuyormuşuz gibi bir histi.  Her ne kadar şu an blogdan o yazıyı ve videoyu imha etmiş de olsa (tabii ki gözümden kaçmadı sevgili Kahve Hanım), yaptığı şeye aşık oldum. Sabah mutluluğuydu benim için gerçekten. Yani demem o ki, illa yazmaya da gerek yok. Video çekmek isteyen öyle yapsın, çizmek isteyen buyursun çizsin. Ne bileyim, ya da hiç bir kelime yazmayıp, konuşmayıp fotoğraf paylaşsanız bile olur. Sohbet etmek için kurallara ihtiyacımız yok ki.
  • Sorular hakkında yazarken akla gelenler, anlattıkça anlatılan detaylar en güzelleri. ''Aa, şimdi bunu anlatırken aklıma bak ne geldi'' denilip, akabinde sorulan bir soru mesela. Böyle kendi kendinize konuşurken aklınıza gelen soruları da ekleyebilirsiniz bu meydan okumaya. Uzayan sohbetleri severiz ne de olsa, öyle değil mi? Aman sabahlar olmasın, meydan okumalar bitmesin! :)
  • Tek istediğim kendinizi yorumlarda belli etmeniz. Böylece ben de sizin apartmana bir uğrar, size misafirliğe gelebilirim. Laf lafı açar ve bu meydan okuma sayesinde kaynaşır gideriz.

Hadi bakalım, yarından itibaren ikinci soruyla devam ediyorum ben. Sizi de kahvaltıya olsun, akşam kahvesine olsun ya da ne bileyim gece yatısına olsun, sorunun cevabıyla bize beklerim.


Tüm sorular için tekrar buraya  t ı k   t ı k . . . 


Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

15 Şubat 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #1 ''Balkon''


Bir ev sahibesi olarak, Apartman Sohbetleri konulu meydan okumamızın ilk sorusunu artık yazma vaktim geldi. Bu soruyu cevaplayarak meydan okumayı an itibariyle resmen başlatıyorum.
Yine de şunu belirtmek istiyorum. İkinci soruyu Cuma günü yazacağım. Yani o güne kadar zaman bulmakta zorlananlar olursa, hiç telaşa kapılmasın. Ve hatta, o güne kadar daha bir kalabalıklaşırsak, konu komşuyu da bu blogda kahveye çağırırsak pek bir hoş olur doğrusu.
Cumadan itibaren de cevaplarda yardırmalı, meydan okumalı günler başlıyor olacak. Neresinden yakalarsanız, tutun katılın.
S o r u l a r ı n   t a m a m ı   v e    h i k a y e s i   i ç i n   b i   t ı k !
Öyleyse, meydan okuma başlasın!

Nasıl Bir Apartmanda Büyüdün?

Çocukluğum boyunca, doğduğum evi de sayarsak tam üç ev taşıdık. Yani çocukluk anılarım mekanlara bölünmüş gibi olsa da, benim hatırladığım anıların neredeyse hepsi ikinci evimizde. O yüzden size o evi anlatacağım.
Söke'de Yeltepe diye bir mahallenin çıkmaz sokaklarından birinde bulunan, iki katlı bir evin ikinci katında büyüdüm. Alt katımızda Seçil Abla (o zamanlarki idolüm) ve ailesi yaşıyordu. Onların evinin girişi bahçedendi yanlış hatırlamıyorsam. Bizimkine ise hiç onların kapısına bulaşmayan, dönemeçli bir dışarıdan merdivenle ulaşılıyordu. Net hatırladığım şey, küçük bacaklarım için bu dönemeçli merdivenlerin tam bir işkence olduğu. Çıkması ayrı bir çile olmasının yanı sıra, inmesi ise pata küte düşmeli ciddi bir başarısızlık hikayesiydi.

 5-6 yaşlarımdaki anılarımla hatırlıyorum hep bu evi ve bu mahalleyi. Evin balkonlarından birinde kırlangıç yuvaları olurdu hep. Bu yuvalar da tam merdivene baktığı için, çoğunlukla merdivene kırlangıçların yumurtaları düşerdi. İçi boş yumurtalardı hep. Benim de çocukluk cehaleti ile yapmaktan kendimi alamadığım şey, o yumurtaları kırmaktı. Bir gün içi dolu çıksa, aklımı nasıl kaybederdim kim bilir... Neyse ki böyle bir travma hiiç yaşanmadı.  Zaten bi gün annem onları kırdığımı görünce, beni güzelce bir kalayladı. Bu macera da öylece bitti.
Mahalledeki arkadaşlıklar konusunda şanslıydım. Neredeyse her evin, aşağı yukarı benim yaşlarımda bir çocuğu vardı. Hal böyle olunca, aşağıdan ''Arzuuu, aşaaaa gelseneeeeeğ'' diye bağıran veletler boldu benim hayatımda. Bunların bazıları çok nazikti ve öyle bağırmak yerine pıtı pıtı bizim o dolanan merdivenleri çıkar; ''Nilgün Teyze (kendisi annem olur), Arzu aşağıya gelebilir mi?'' gibi minnoş minnoş izin alırdı.
En güzeli yaz akşamlarında o sokakta olmaktı. Kaldırıma oturur sakin sakin sohbet ederdik. Bu sohbetler için en sevdiğimiz yer sokağın sonundaki merdivendi. Çıkmaz sokağın bittiği yerde caddeye çıkan bir merdiven.
O yaz akşamlarında saklanırdık, ip atlardık ve tabii ki -olmazsa olmaz- evcilik oynardık. Benim favorimse, fena rol kestiğim dram-entrika türünde oynanan o evciliklerdi. Ah be! Çocuk mu kaçırılmadı o evciliklerde, aile faciaları mı çıkmadı, verem olup ölünmedi mi, of neler neler! Bir zamanların Brezilya dizileri bizim evlerde izlenirdi. Malum bir de Nalan'lı Türk sineması vardı. Bizim çocukluğumuz bu ikisiyle harmanlandı nihayetinde, senaryolara şaşırmamak lazım.
Ve o yaz gecelerinin en efsane olayı da, babaların başlattığı balkonda uyuma furyasıydı. Ya o ne güzel şeydi be! Uyuduğum en temiz uykular hep o balkonda uyunanlardı. Böyle bir kaç evin balkonu geceleri
cibinliklerle kapatılır, yorganlarla çarşaflarla şenlenirdi. Babalar horlamalarıyla şenlik ateşini yakar, gecenin ilerleyen saatlerinde homurdanarak içeri kaçarlardı. Sonra o balkonlarda sadece çocuklar kalırdı. Tabii eğer, baba kucaklayıp yaka paça içeri taşımadıysa. Kalmayı başaranlar için en fenası, sabahın kör saatinde o gözüne gözüne giren güneş ışığı yüzünden, uykunun en tatlı yerinde sürüklenerek içeri girmek zorunda kalmaktı.
 Masako Kubo Illustrations
Masaka Kubo Illustrations
Canım o yaz akşamlarından birinde, balkonda oturup çay içmek istedi şimdi. Bir de çayını çalgılı çengili bir sesle karıştıran komşuların, ayıp olmasın diye sessizce attığı kahkahası geldi aklıma. Güzeldi çocukluğumun geçtiği ikinci ev ve o sokak be! Bir de balkon hasretim depreşti şimdi, iyi mi? :)

Bir tane de Apartman Sohbetleri videosu iliştireyim. 
Hemşeri olduğumu öğrendiğim Fatma Turgut ile :)


Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

14 Şubat 2017 Salı

Meydan Okuyorum!

Ben geldiiim!

Hem de öyle bir geldim ki, ellerim kollarım dolu bir şekilde! Evet, bir sürprizim var. Bu blogda daha önce yapılmamış yepyeni bir şey ile çıkageldim yine. 2017 hayatımda olduğu kadar blogumda da türlü türlü yeniliklere ev sahipliği yapıyor. Hazır lafı gelmişken şimdiye kadar çok sevdim kendisini, umuyorum aramız açılmaz diye de belirtiyor, yeni yılın kulağını ufacık bir çekiyorum. Her neyse, gelelim sürprizime...
Hazır mıyız? 
Ver trampetlerle gerilim müziğini hızlı hızlı;  
'' tıpıtıpıtıpı tııııııp''...

Duyduk duymadık demeyin! Bu bir  CHALLENGE  , bir  SALANJ  bir  MEYDAN OKUMA yazısıdır! İstenilen  herhangi bir şekilde adlandırmak ve hunharca katılmak serbesttir!

Hodri meydan demeden önce konuyla ilgili bahsetmek istediğim şeyler var.
Konumuz '' Apartman Sohbetleri ''. Ve konunun da, soruların da sahibi İlker Gümüşoluk.
YouTube'da videodan videoya zıpladığım bir gün, şans eseri ''Apartman Sohbetleri''ni buldum. Karşıma ilk çıkan video hangisiydi şu an hiç hatırlamıyorum. Ama isterikli bir şekilde kendimi kaptırıp ''bir video daha, bir tane daha'' diye izlemeye başladığımı ve sonraki günlerde de bunu günümün bir parçası haline getirdiğimi çok net hatırlıyorum.
İlker Gümüşoluk bu başlık ile YouTube kanalında ünlüler ile sohbet ediyor. Ama bu sohbetler diğerlerinden veya bu zamana kadar yapılanlardan oldukça farklı bir tada sahip. Daha önce hiç sorulmamış, hiç konuşulmamış öyle güzel, öyle incelikli sorular soruluyor ki. Bana videoları devamlı izleten şey, o videolardaki ünlü kişilerden ziyade, sorular ve soruların şaşılası samimi yanıtlarıdır.

İzlerken hep kendi yanıtlarımı düşündüğüm, bazen de karşı tarafın yanıtlarında kendimi bulup kahkahayı bastığım müthiş bir keyif oldu bu kanal bana. Hatta hayatımdaki güzel insanlara bu sorulardan sorup, yanıtlarıyla onları daha bir sevdim.
Sonra bir gün İlker Gümüşoluk'tan izin aldım ve hoooop işte soruları buraya taşıdım! Kendisine de beni kırmadığı için buradan teşekkürlerimi bir kez daha ileteyim. Çünkü bu soruları yanıtlamak için ölüp bitiyorum. Ve sizi de yanıma çekerek bu halkaya dahil etmek istiyorum.

Bu kadar iştahla bahsettiğim YouTube kanalını hala merak edip açmadıysanız şimdi sizi önce şuraya bir alalım. Favori sohbetlerimden birini de buraya iliştireyim. 


Hakan Meriçliler | Apartman Sohbetleri 





 Şimdi buyrun bakalım , bu meydan okuma sizindir.

 Her güne bir soru olarak cevaplamak tatlı olur diye düşünüyorum ama paşa gönlünüz bilir tabii. İstediğiniz gibi olsun, yeter ki katılın.

Blogu olmayan ama soruların cazibesine kapılanları da bu blogda yorumlarda görmeyi çok isterim.

Katılanlar da yorum yazsın ki, takip edip onların yanıtlarını da okuyabileyim.

Bir de bloglarında yazan ve bu meydan okumayı anlatanlara da sorular bitince bir sürprizim daha olacak, öhöm öhöm öyle yani...

 S ö y l e y e c e k l e r i m   b u   k a d a r  !


   Y a r ı n d a n   t e z i   y o k   b a ş l a n ı l a !   

1.     Nasıl bir apartmanda büyüdün?

2.     Çocukluk eğlencen neydi?

3.     Yedi yaş pantolonunu bulsak cebinden ne çıkardı?

4.     Çocukluk kahramanın kimdir?

5.     Gereksiz bir yeteneğin var mı?

6.     Hastası olduğun bakkal ürünü hangisi?

7.     En saçma zevkin?

8.     En büyük çılgınlığın?

9.     Çocukken en çok korktuğun şey?

10.     En sevdiğin ve sevmediğin özelliğin?

11.     Karşı cins karşısında en çok utandığın an?

12.      En maskulen/feminen yanın nedir?

13.     Asla cesaret edemeyeceğin bir şey?

14.     En sevdiğin fiziksel acı?

15.     Almış olduğun en saçma teklif?

16.     Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?

17.     Annenden ve babandan ne öğrendin?

18.     Hangisi daha olası; cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?

19.     Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?

20.     Hayat sana ne öğretti?


Sevdiniz değil mi? Keyfini çıkarın! Mutlu mutlu meydan okuyun.

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

8 Şubat 2017 Çarşamba

Bekle beni YouTube!

2018'e kadar yapmak istediklerimi yazdığım bir liste var. Sonu açık bir liste. Sürekli bir yenisini eklemeye müsait. Önemli olan tek şey, 2018'e ulaşmadan bunları yapabilmem. Hepsini yapabilirsem, benden mutlusu olmayacak. Ama ola ki yapamadım, bir sonraki yıla bayıla bayıla devredeceğim onları. Bu böyle sürüp gidebilir. Eski maddeler, yeni maddelerin arasına karışabilir. Ta ki, gerçek olacakları güne kadar aklımın bir köşesinde kalabilirler.
Evet, şimdi gelelim bu maddelerde yazdığım ve en nihayetinde gerçekleştirdiğim bir şeye... Belki 2016'nın başından beri aklımda olan, acaba nasıl olur diye yer yer düşündüğüm bir şeyi gerçekleştirdim. Ve tam az önce bu bahsettiğim yeni yıl listesini elime alıp, o maddenin üzerini keyifle çizdim.

Ben öyle yeni bir şeye giriştim ki!

(Ver gerilim müziğini)

Ama hakikaten olur mu olmaz mı, ay nasıl yaparımlarla geçirdiğim aylar sonunda oldu bitti!

Hazır mıyız duymaya?

Öhöm öhöm! Açıklıyoruuum.

Ve...
Ve...

Ve İlham Kedisi artık YouTube'da!! Da-Daaam!
Vlog yapmaya başlıyorum a dostlar! Bilenler bilmeyenlere, duyanlar duymayanlara anlatsın.
Artık gezdiğim yerleri, yaşadığım güzel anıları, hatta belki sahip olduğum en sıradan günü canım isterse vloglayıp YouTube'da paylaşıyor olacağım. Büyük söz veremiyorum farkındaysanız, çünkü elimdeki kısıtlı zamanı olabildiğince bu işe ayıracak da olsam bir yerde tıkanmam söz konusu olabilir. Ama herkes keyif alırsa, arttırarak da yapabilirim tabii neden olmasın. Şimdilik yavaş yavaş giriyorum Vlog dünyasına.
İlk videolarım Kasım sonunda yıllık izinde yaptığım bir haftalık Roma-Floransa maceralarımdan oluşacak.
İlk kez Roma'ya gittiğimde blogda '' B i r  F r a g m a n  '' başlığı ile yazmıştım. Sadece bir gece konakladığım Roma'ya doyamamıştım. Yaşadıklarım, gördüklerim bir fragman gibiydi o zaman. Ve ben filmin tamamı için şöyle bir dilek dilemiştim;

Şu an otel odasında, bir kahve ve bir müzik eşliğinde Roma'daki ilk ve (şimdilik) son  gecemi yazıyorum. Yarın tekrar görevli uçuşumla İstanbul'a dönüyorum. Gelecek rotamı hiç bilmiyorum, ama bugün bir hayali gerçekleştirdim onu biliyorum.
Bir gün buraya uzun vadeli gelmek ve burayı yaşamak istiyorum. Bugün bu hayalin bir fragmanıydı sadece.
 
Hayatımın farklı ve beklenmedik anılara  sahip olmasını seviyorum. Daha biriktirecek çok anı var. Ve de çok fotoğraf...


Dileğimi gerçekleştirdim işte! Tekrar gittim Roma'ya. Gecesini gündüzünü dilediğim gibi yaşamaya. Maceranın devamı ve detayları pek yakında hem blogda hem vlog'da olacak. Bundan sonra böyle :)

O zaman  ''Bir Fragman'' izler miyiz bu geziden?



Filmin tamamını yayınladığımda, buradan duyuracağım elbette. Ama siz yine de abone olmayı unutmayın, hihih! :)

**Eski yazıyı merak edenleri de buraya alalım!!Eee ne diyorsunuz, sevdiniz mi bu işi?

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com