Apartman Sohbetleri #14 ''Acılı''


Apartman sohbetlerinde laf lafı açadursun, bir durum güncellemesi yapayım.Yeniden İstanbul'dayım. Geldiğimden beri hasta olma ile olmama arasında gidip geliyorum ve şu ana kadar hala sağlıklı sayılabilirim.Gelelim sıradaki sorumuza, En sevdiğin fiziksel acı nedir?

İnsan bir acıyı sever mi demeyin. İyi düşünün vardır sizin de sevdiğiniz, ‘’ya acısa da öldürmüyo bu meret’’ dediğiniz bir fiziksel acı muhakkak vardır. Mesela benim için iki tane olacak.
Birincisi, o spor sonrası kas ağrısı diyorum ve hemen arkasından ‘’Üf!!’’ demek istiyorum.
Seviyorum ya elimde değil.
Hani sanmayın ki sportif bir insanım, spora tutkuluyum da o yüzden seviyorum.  Hiç alakam yok hatta spor yapmayı da hiç sevmiyorum. Benim için oldukça keyifsiz bir aktivite. Ki zaten aksini düşünüyor olsaydım ve sporu hayatıma sağlıklı bir bilinçle adapte edebilmiş olsaydım muhtemelen böylesine kas ağrısı yaşıyor da olmazdım.
Belki yaptığım spor işe yarıyor hissi vermesi bunu sevmeme sebep oluyor olabilir.
Enteresan bir motivasyon sebebi ama olsun, motivasyon motivasyondur.



Bir de geçen gün olunca aklıma geldi. Böyle uzun uzun oturursun da sonra ayağını yere basacağında ‘’Anam anam, ay ay ay’’ derken bulursun kendini iki büklüm.. Özellikle de bağdaş kurduysan ya da bir ayağının üzerinde uzunca bir süre var gücünle oturduysan. Sonrası o malum karıncalanma hissi.
O yeeah baby!
Artık uyuştun demektir.

Basamazsın. Bastıkça elektrik çarpmışa dönersin. O her bir adım cizt eder geçene kadar. İşte ben bunu da seviyorum.  Ama yalnız mıyım ya bunu seven insan olarak, hı?
Of ya gerçekten yalnız mıyım!


Soruların tamamı için  b u r a y a  T I K T I K.

 
Ve meydan okuma ile ilgili merak edilenler ile ilgili detaylı yazıya da b u r a d a n   T I K T I K.

Bir tane de yeni ''Apartman Sohbetleri'' videosu gelmiş, hemmen ekleyeyim buraya. Dolunay Soysert | Apartman Sohbetleri




Sevgiler,
İlham Kedisi



Roma'ya Uçtum! *Vlog



Duyduk duymadık demeyin!!!


Fragmanın üzerinden bir asır geçmiş gibi olsa da, Roma maceramın filmi için gün bugündür sevgili YouTube ve blog ahalisi!

Bir takım teknik aksaklıklar dolayısıyla arayı açmak zorunda kaldığımı söylemem gerek. Önce video silindi, sonra yeniden yaparken çok zaman ve motivasyon kaybettim. Derken amatörlüğü gözüme batıyordu ki ah dedim dur artık. Bu senin ilk videon ve ilklerin günahı olmaz. O yüzden bu güzel Valencia sabahında ilhamımı yakalamışken bırakmadım ve videoyu olduğu haliyle yükleyip paylaştım.

Sırada Floransa var ve bu kez videosu şimdiden hazır ve nazır sadece paylaşılmayı bekliyor. 
Bir de bol yorum, bol sohbet istiyor videoların altı, işte hepsi bu :)

Bir sonraki rotada görüşmek üzere!

Sevgiler,
İlham Kedisi

''


Apartman Sohbetleri #11-12 ''Maço the Cat''

Onbirinci soru sormuş. Karşı cins karşısında en çok utandığın an neydi diye. Hah, ben mi utanacağım? Dişimde maydonoz kalmadıysa hiç de utanamam kimse kusura bakmasın demek istiyorum ve hemen diğer soruya zıplıyorum.

En maskulen yanın nedir?


En maskulen yanım gerçek bir maço oluşum. Net! Şaşırdınız değil mi?

Maçoluğumun kimlere olduğunu söylediğimde ise daha da şaşıracaksın sevgili blog. Küçükken fark edildi mesela bu yanım. Küçücük başımla anneme yan baktığını gördüğüm bi erkeğe ayar olmamla baş gösterdi. ‘’Anne sana bakıyo, niye bakıyo’’ diye sinirlenir,  kaşlarımı çatarak adama kitlenirdim. Bir tek bakış daha atmaya cesaret ederse, ki edemez çünkü ayar olmuş halim korkunçtur, fena olabilirdi. Hiç olmadı. Annem de ''saçmalama dön önüne bakma adama'' diye sakinleştirir, ben de ''hayret bişi yaa cık cık cık'' diyerek ilgili kişiye son bir pislik bakış fırlatır dönerdim önüme. Bu maskulenlik günümüze kadar ulaştı. Bana bakan, laf atan falan oldu mu yine o 3 numaralı pislik bakışımla kitleniyorum herife, o kesin. İstanbul’a taşınacağım zaman annemin nasihatleri arasında şöyle birşey vardı mesela,

‘’Bak kızım, bakan eden olursa görme. Laf falan söyleme bak söz mü?’’
‘’Üf anneeeğ’’
‘’Bak valla başına iş gelir aaa, aklım sende zaten söz ver!’’
‘’Ya tamam aaa…’’

Söz veremiyorum bu konuda. Çünkü kendimi geçtim, arkadaşlarıma benim yanımda yan gözle bakılması bile kanı beynime sıçratabiliyor bazen. Sana ne oluyo dimi, ama yok işte. Sanki benim yanımda gezen benim namusummuş gibi mi oluyo noluyo valla ben de bilmiyorum ama yanımda lakayt bi şekilde arkadaşıma konuşan oldu mu bir anda kendimi ‘’Ne demek istiyo bu şimdi’’ diye sesli atarlanırken veya el kol yaparken buluyorum. Zaten ilgili kişi benimle göz göze gelmesinin üçüncü saniyesinde taş oluyor, bir daha laf atmak şöyle dursun bizim tarafa bakamıyor, dili falan hep lal oluyor. Ben erkek olsam, tesbihim falan olurdu eminim. Bir de öyle mahallemde racon kestirmez, alırdım aşağı o da net.

Irsi olacak ki, erkek kardeşimde de var bu özellik. Hadi onun cinsiyeti ile örtüşüyor yine. Yanımda yürürken bir triplere giriyor. Yola bakmıyor da, bana bakan var mı diye radarları açıyor adeta.

‘’Sanki ilk defa kız görüyo’’ diye bi başladı mı eyvaaah o beni de geçiyor.

‘’Yok be çocuum, bana bakmıyo’’
‘’Sen bakma o tarafa!’’
‘’Ups….’’

Böyle işte. Çok sivrilmemeye çalışıyorum artık. Annem hala tembihliyo çünkü. Ama damarıma da basılmasın rica ediciğim.


Bu kadar maçoluğun üzerine şuraya ‘’ilham kedisi’’ yazmaya utandım. Bu da feminen yanım işte.

Sevgiler,
İlham Kedisi

Apartman Sohbetleri #10 ''Mülakat Sorusu''


Şimdi size bir şey söyleyeceğim ama inanmayacaksınız. Ben yine 20 bin feet’in bilmem kaç feet daha üzerindeyken yazıyorum. Son yazılarım hep böyle ayaklarım yerden kesilmişken yazıldı, ayaklar yere değdiğinde yine ülke dışında bir yerlerde iken paylaşıldı. İnanın kasıtlı yapmıyorum ama sanırım ilhamımı uçaklarda alıyorum. 2 haftadır da uçuş yapmadığım için olacak ki, bloga bir yazı yazmak üzere uğrayamıyorum. Sonra da böyle oluyor işte. İlk uçak yolculuğunda yazı yazarken buluyorum kendimi.  ( D u r u m u   i y i   k u r t a r d ı . ) Yalnız yanlış anlaşılmasın. Görevli olduğum bir uçuş değil bu. Öyle zamanlarda böyle bir lüksün adı bile geçemez zaten. Şu an ben 6 günlüğüne Valencia’ya gidiyorum. Bol bol gezmeli, bol bol fotoğraf çekmeli, video çekmeli yeni bir maceraya doğru uçuyorum yani.

Apartman Sohbetleri’ni bitirdiğinizin farkındayım. Ama ben bitti demeden bitmez. Ne de olsa ben evde durmayan ev sahibiyim ve bu meydan okumada hala söyleceklerim, yazacaklarım var. Okumalara doyamayın diye ben geriden geliyorum. Epeyce geriden!

Gelelim Apartman Sohbetleri’nde kaldığım soruya.

 En sevdiğin ve sevmediğin özelliğin nedir?


Hayatım boyunca en sevdiğim ve beni ben yapan şey olduğunu düşündüğüm ve sevdiğim özelliğim bireysel olarak keyifle yaşamayı çok iyi becerebiliyor olmam. Bu özelliğimi sevmem şöyle dursun, aslında bundan epey bir gurur da duyuyorum. Çocukluk hatıralarım hakkında yazdığım yazıları hatırlayacak olursanız, o yaşlarda da beni bir köşede kendi halinde keyifle bir şeyler ile uğraşırken bulabilirdiniz. Bu şimdi de böyle. Sevdiğim şeyleri yapmak için hiç bir zaman birine ihtiyaç duymadım. O istediğim sokak festivaline benimle gidecek birini bulamadım diye gitmekten vazgeçmedim. İtalya’da gitmek istediğim o şehre kendimi ilk uçakla atabilmem için birinin bana takılmasını hiç beklemedim. Nasıl ki 6 yaşımda beni bebeklerine seslendirme yaparak tek kişilik dev kadrolu bir oyun oynarken bulabilirdiniz, şimdi de kitabını alıp bir parka okumaya giderken veya keşfetmek istediği bir kafeye elinde laptopu ile yazı yazmaya giderken bulabilirsiniz.

Buna bağlı olarak motivasyonumu da kendi kendime en üstlere çıkarabilme özelliğim var. Bunun için izlediğim yollar veya oynadığım küçük oyunlar var. Bunlar hep kendiyle yaşamayı başarabilen bir insanın hayatta kalabilme taktikleri.
Sonra bir de unutabilme özelliğim var ki, bu kriz yönetimim için adeta bir veli nimet. Olaya değil sonrasına odaklan, ve sonra toptan unut gitsin. Oh be! Her konuda başarabilmek hayattaki hedeflerimden ama çoğunluğu sağlayabilmiş olmam da gayet güzel bir durum diye düşünüyorum.

İnsan bir huyunu hem sevip hem de sevmeyebilir. Bence mümkün. Unutma huyum iyi güzel de, bazen bu konudaki programlanmam yanlış olabiliyor. Hiç unutulmaması gereken bir şeyi unutmama ve akabinde mis gibi potlar kırmama sebep olabiliyor. Ya da biri bana geçmiş bir olayı hatırlatmak istediğinde ben geçici hafıza kaybımın bir özellik olduğunu açıklamakta zorlanıyorum.

Eskiden topluluk önünde konuşma yapma gibi bir fobim vardı. Böyle bir şey yapmak zorunda olduğum zamanlarda yüzüm kıpkırmızı olurdu. Hiç ama hiç sevmezdim bu özelliğimi. Neyse ki onu şu an yaptığım iş sayesinde aştım. Beynimden aşağı kaynar sular döktürecek kadar utanç verici bir durum yaşamadıysam kızarmıyorum. Ama yine de ellerimin titremesini durduramıyorum. Bir de ellerin buz gibi kesilmesi olayı var. Bununla ilgili size bir olay anlatayım.
Eğitime gidip geldiğimden bahsetmiştim. Geçen gün sınıfta bir konuyu sunmam gerekiyordu. Misler gibi anlattım, sınıfı sorularla konuya dahil ettim, sesim çatlamadı, yüzüm kızarmadı. Estiriyorum yani. Üstelik hoca da demesin mi, ne güzel bir hitabın ve ses tonun var diye. Değmeyin keyfime. Ama görmedikleri, göremedikleri şey hafif titreyen buz gibi ellerimdi. Sürekli ellerimi kullanarak, jestler yaparak fark edilmesinin önüne geçiyordum, ki işe de yaramış. Şundan da kurtuldum mu gerçekten sevineceğim.

Duygusallığımı da sevmiyorum. O göz yaşları pıtı pıtı çok çabuk akıyor. Hani böyle tetikte bekliyorlar da ‘’Aaa olay var hemen akalım ortamlara’’ dercesine bi halleri var meretlerin. Nasıl olucak böyle hiç bilmiyorum ama neyse.

Bende durumlar böyle işte sevgili blog.


Meydan okumaya katılıp bitirenlere binlerce teşekkür. O kadar harika şeyler çıktı ki. Bir de müthiş etkileşimler oldu. Bu sayede çok güzel bloglar keşfettim ve artık okuma listemde daha çok ve daha keyifli zaman geçiriyorum onlar sayesinde. Benim gibi geriden gelenlere, canı istediği zaman istediği soruyu yazacak olanlara da hala bol şans ve mutlu yazmalar diyorum.


Valencia’da görüşmek üzere!

Not: Şu solda görmüş olduğunuz güzel ''fallas'' pazar günü yakılacak. Ve şu an Valencia'da bunun gibi şaheserlerden onlarca var. Anlayacağınız tam şu an Valencia'dayım!

Apartman Sohbetleri- Nilperi Şahinkaya



Sevgiler,
İlham Kedisi

Apartman Sohbetleri #9 ''Solucan''

Aynı gün içinde ikinci yazı mı o?
Dur bakayım... Hakikaten de öyle!
Hem havamdayım, hem de bir önceki yazımda da dediğim gibi en küçük anları bile değerlendiriyorum. Şu an Moda'da Page Cafe'de pek sevgili Mutlu Keçi'yi beklerken bu yazıyı yazıyorum. Bugünün ilk yazısında bahsettiğim normalleşme çabamın bir gerekliliği olarak kendisiyle cuma iş çıkışı buluşması yapacağız. Allahım çok heyecanlıyım! Umarım normal bir insan gibi davranabilirim.


Bu kadar gevezelik yeter. Meydan okumanın dokuzuncu sorusu ile istikamet dosdoğru çocukluğumuz!


Çocukken en çok korktuğun şey neydi?

Şimdi daha önceki ''İngilizcecilik'' yazımdan hatırlayacağınız üzere ben sizin bildiğiniz çocuklardan değildim. Hal böyle olunca ben yine sizin bildiğiniz çocuklar gibi doktordan, iğneden, serumdan falan korkmuyordum. Çünkü benim çocukluğum zaten hastanelerde geçti. Korkmanın aksine bu benim için normal ve hatta keyifli bir durumdu. Hastanelerde de sıkça yattım. Detaylarına girmeyeceğim ama uzunca bir dönemdi bu.
Benim için hastanelerde olmak o kadar normaldi ki, anneme ''Anne, bayadır doktora gitmiyoruz. Gidelim mi?'' diye sorduğum evde hala anlatılır durur. Aydın'da büyük bir araştırma hastanesi vardı. En çok da orada kalmıştım. Çimlerde annemle oturduğum bir anı var gözümün önünde. Bir de ''Arı Maya'' kitabı. O hastane, o hastalıklarla geçen dönem bana Arı Maya' yı hatırlatıyor çünkü orada kaldığım sürede hep o kitabı okumuştum. Hediye mi edilmişti hatırlamıyorum. Ama benim zihnimde o dönemle ve o mekanla özdeşleştiği için Arı Maya'nın bende bıraktığı etki de sizin bildiğiniz çocuklardakinden daha farklı.

Her neyse, çok dağıttım.
Cevap veriyorum.

Çocukken en çok korktuğum şey; solucandı.Bu korku başıma çıktığında çok da küçük değildim ama ciddi anlamda korkuyordum. Bu kımıl kımıl, şeffafımsı, gözsüz, kafasız, yani tamamiyle samimiyetsiz arkadaşlardan halamların evinin bahçesinde çok fazla vardı. Of, hem de o kadar fazla ki! Toprağı azıcık eşelesen solucan çıkıyordu. Tam kafayı yemelik bir durum. Bir adımımı atamıyordum o bahçeye işte ben de korkudan. Bunu gören büyükler durur mu? Gerek kafasını çıkaran solucanı yakalayıp bana doğru tutarak  'üzerine atarım bak heh heh' şakaları, gerekse 'bak bak arkanda heh heh ' diye lüzumsuz davranışlarla eğlenir, benim korkumun daha da katlanmasına pek bir yardımcı olurlardı. Burnu kapalı terlikleri giyerken içimde hep bir şüphe oluyordu, ''Ya içine solucan girdiyse?''. Üf ürperdim!
Bıçak korkumu bilmeyen kalmadı bence. Blogda en az iki yazıda bu konudan bahsetmiştim. Daha fazla bahsini açmak istemiyorum. İçim bir hoş oluyor...

Öyle işte.
Herşeyin başı çocukluk. Hızlı geçiyor. Ve hep özlüyoruz onu.


Sevgiler,
İlham Kedisi

Not✨ Bu yazının son düzenlemelerini şu anda Kadıköy-Taksim dolmuşunda ev yolunu tutmuşken yapıyorum. Ben bu hayatı sevdim sevgili blog!

Apartman Sohbetleri #8 '"Bütün Çılgınlar Sever Beni"

Çok ara verdim gibi görünse de bu meydan okumanın bitmesini hiç istemediğimden yazmalara kıyamıyorum desem bana inanır mısınız? İnanmadınız, peki. Çok yoğunum be blog, öyle böyle değil! Ama zaman yaratmak için en küçük anı bile değerlendirmek zorundayım artık. Kendimi buna zorluyorum. O yüzden öğle arasında geçtim bilgisayarın karşısına ve sana yazıyorum.

Nasıl yani? Bu kız hostes değil miydi yahu? Öğle arası mı oluyor onlarda da gibi bir kafa karışıklığı yaşar gibi olduysanız eğer, hemen olduğunuz yerde kalın. Çünkü birtakım geçici değişiklikler söz konusu.

Açıklayayım. Mart ayı itibariyle bir ay boyunca yerde ve normal mesai düzeninde çalışacağım. Yani adeta normal bir insan olacağım. Damarlarında basınç dolaşan bir insan için, böylesine düzenli bir hayat başlarda zor gibi görünse de şu an halimden fazlasıyla mutluyum. Haftasonları düzenli boş günümün olması, sabahları kalktığım saatin belli olması, eve kaçta geleceğimin belli olması… Yani işin özüne bakarsak, birşeylerin ‘’belli’’ olması ne büyük nimet ve mutlulukmuş, onu tadacağım bu süreç boyunca. Mutlu Keçi ve Kahve’nin yaptığı gibi mart kararları ile ilgili bir yazı da ben yazsam iyi olacak sanırım. Çünkü yapmayı istediğim o kadar çok ‘’normal’’ aktivite var ki! Normalleşme sürecimde bu istediklerimi düzenli bir şekilde yapabilmem için yazmam şart. Durun bakalım, belki paylaşırım da.
Meydan okumada kaldığım yerden devam ediyorum.
Kendi cevabımı düşünmeden, utanmadan sorduğum bir soru var sırada.

En büyük çılgınlığın nedir?

Benim hiç çılgınlıkların olmadı ki, içlerinden bir de en büyüğünü seçebileyim. Deliyim, ama çılgın değilim. Couchsurfing profilimi oluştururken de bu soruyla karşılaşmıştım. O da yaptığın en çılgın şey diye sormuştu ve ben de ‘’henüz değil’’ yazmıştım. Aklımda acayip çılgın bir fikir de yoktu, hani gerçekleştirince profile geri gelip güncelleştirmeyi planladığım. Sonra üniversite bitti, işim hosteslik oldu falan ben de yeniden gittim profile ve o soruya cevap verdim, ‘’Yaptığım en çılgın şey, bulutların üzerinde çalışıyor olmak’’ diye. Bizim meslekteki insanlar arasında da hep ‘’biz normal değiliz, normal olsak bu işi yapamazdık’’ diye bir sohbet vardır. Hatta sevgilisi, eşi havacılığa bulaşmamış kişiler ‘’eşim bizden değil, o normal insan’’ der. 
Şimdi benim bu bir aylık normal mesai, siz normal insanları anlamamı sağlayacak. Beni aranıza kabul edebilir misiniz? Hem belki bir vesile olur, bu düzeni severim ve ben de hayatımı yeniden şekillendirme kararı alırım. (Hop, verdi yine ipucunu hemmen konuyu değiştirsin.)

Hani şu yeni yıl kararları ile ilgili konuşmuştuk ya… Orada da aşırı çılgın şeyler yazmadım ben. En çılgını olarak sayabileceğim bir günlüğüne Berlin’e gitmek var. Sabah ilk seferle gidip tüm gün, tüm gece dolaşıp geceyi havalimanında konaklamadan geçirmek ve yine ilk seferle dönmek olarak. Tek bir sırt çantası ile bir şehri yorgunluktan ölesiye, hızlıca yaşamak teması adı altında ve tamamen gezgin ruh ile. Sevdiniz mi?

Bir diğer çılgını da, Mert Fırat ile tanışmak. Hakikaten yazıyordu bu listemde. Ve birşey diyeyim mi, ben bunu gerçekleştirdim. Bir ay önceden, gidememe ihtimalime rağmen  Moda Sahnesi’ndeki ‘’Bütün Çılgınlar Beni Sever’’ oyunu için biletleri aldım. Bir arkadaşımı da bana eşlik etmesi için mecbur bıraktım ve sonra bir ay boyunca programımın çıkmasını bekledim. Sonunda oyunun olduğu güne boş olduğumu ve gidebileceğimi öğrendiğimde mutluluktan havalara uçuyordum. (Yine uçuyordum.)
Oyun efsane mi efsaneydi! Yüksek enerjili, inanılmaz eğlenceliydi. Gitmenizi kesinlikle öneriyorum. 4. sezonunda hala oynanıyor ve biletlere şuradan ulaşılabilir.
Oyun bittiğinde aklımdaki tek şey defterimdeki maddeydi;
‘’Mert Fırat’la tanış!’’, ‘’…tanış…’’, ‘’ t a n ı ş ‘’!!  Do it, do it!

‘’Ya beklesek mi ya, belki çıkar burdan’’

‘’Hömm, bilmem ki…’’

‘’Dur ben bir sorayım.’’

Üç saniye içinde öğreniyorum ki, aynı çıkıştan ayrılıyormuş oyuncular da. Pusuya yatıyorum ben de ve sonrasında hedefe ulaşılıyor, aşağıdaki fotoğraf elde ediliyor.




Heyecandan konuşamayıp hebele hübele ettiğim için kendisiyle tanışıklığım toplam kaç dakika sürdü gerçekten emin değilim.  Bu arada oyunun adı , meydan okumanın bu sorusunu düşündüğümüz zaman oldukça manidar olmuyor mu?


Soruların tam hali için 
 b u r a y a  T I K T I K.Ve meydan okuma ile ilgili merak edilenler ile ilgili detaylı yazıya da b u r a d a n   T I K T I K.


Sevgiler,
İlham Kedisi

Apartman Sohbetleri #7 ''Saçmalardan Seçmeler''

12505 metre yükseklikten 750 km hızla herkese selamlar!
Bir yazımda daha konumum dolayısıyla havamdan geçilmiyor, farkındayım. Hatırlarsanız 5 günlük mükemmel bir Barcelona kaçamağı yaptığımı gerek bir önceki yazımda, gerek instagram hesabımda cümle aleme ifşa etmiştim. Şimdi İstanbul’a dönüş yolundayım ve sıra en saçma zevkimi cümle aleme ifşa etmeye geldi. Ey meydan okuma, sen neler yaptırıyorsun insana öyle!
Şimdi bunu açıklayabilmem için yine pılımızı pırtımızı toplayıp benim çocukluğuma gitmemiz gerekiyor.

İtiraf ediyorum, benim çocukluktan beri gizli kuytu köşelere hatıra bırakma huyum var. İlk olarak ne zaman nüksettiğini hatırlamıyorum. Ama bir gün fark ettim ki, yerçekimine ve rüzgara kendini bırakmış herhangi bir şey beni inanılmaz rahatlatıyor. Bunu fark ettiğim andan sonra, taşındığımız eve, hoşuma giden bir ağaca veya herhangi bir şeye, çantaya, bisiklete vesaireye bir şey bağlayıp aklımca hatıra bıraktım.  O bağladığım ipin, kurdelenin veya benzerlerinin ben yokken ve bu yaptığımı çoktan unutmuşken, yerçekimine yenik düşüp yüksekten ayaklarını uzatacak olması, hatta rüzgarlı bir gecede oradan oraya uçuşacak olması beni tuhaf bir şekilde rahatlattı. Bakmayın öyle, saçma bir zevk anlatacağız dedik ya en başında. Ve ben hala aynı şeyden keyif alıyorum. Büyücü müsün sen oraya buraya çaput bağlıyorsun diyebilirsiniz. Olabilirim, gerçek dünyaya ait olmadığımı düşündüğüm sık oluyor zaten.

Çok ama çok zor kurtulduğum en saçma zevkim ise, gözüme veya bir şekilde aklıma takılan bir kelimeyi sırasıyla harf harf azaltarak içimden söylemekti. Örnek mi istiyorsunuz?

Alın size.
.lın size.
..ın size.
…n size.
…. size.
…. .ize.
…. . .ze.
…. . ..e.

Neden diye sormayacağınıza eminim. Çünkü saçma başlığı altında yazılan bir şeyi sorgulamamalıyız.
Ha ama, bundan daha saçma bir zevkiniz olduğunu düşünüyorsanız, gelin kapışalım!

Bu meydan okuma bittiğinde hakkımda ne düşünüyor olacaksınız, gerçekten bilmiyorum. Hatta birinin beni yazılarımdan yola çıkarak, akıl hastanesine kapatmasından da korkuyorum. Ama ne yapalım, sorduk bir kere. Hal öyle olunca da, en dobra cevapların verilmesi gerekiyor.
Ama şunu belirteyim de kafalarda soru işareti kalmasın,

ben deli değilim! 





Not:   Bir ara da kaşık kaşık coffee mate süt tozu yiyordum. Of! 

Sevgiler, 
İlham Kedisi
 
ilham kedisinin günlüğü Blog Design by Ipietoon