15 Mayıs 2018 Salı

Ev Yapımı Granola Tarifi

Şimdi size bir bulaşık toparlama macerasından bahsetmek istiyorum. Bu öyle bir macera ki, sonu çok heyecanlı bir yere ; koca bir kavanoz granola yapımına dayanıyor. 
Sabahlardan bir sabah (yani dün sabah) acai bowl hazırlayıp kahvaltı yapmaya özenmiştim. Çünkü yazın yaklaşması demek en iştah kabartıcı meyvelerin piyasaya çıkması demekti ve buzdolabım kırmızı,mor meyvelerle renklenmişti. Ufak çaplı bir tezgah dağınıklığı ve blender operasyonu ile kahvaltı kasem hazırdı. Cillop gibi olmuştu ve 3 dakikada mideye indirilmişti. 



Yalnız bir eksiği vardı. O canım renkli smoothie kısmına sade yulaf da yakışıyordu yakışmasına da, granola olsa daha bir iyi olurdu sanki. Ama bu granola dedikleri marketlerde 100 gr'ı ''paha''ya satılan, muhtemelen şekerli, şekerli değilse bile koruyuculu birşeydi. Hiç biri değilse bile pahaydı, pahalıydı. 
Granola yapmak ne kadar zor olabilirdi diye kendime sordum. Uzun bir süredir aklımda olan bu sorunun cevabını bulmak için de açtım interneti ve tarifleri okumaya başladım. Aşağı yukarı herkesin tarifi aynı yollardan geçiyordu ama özüne baktığımda herkesin kendi damak zevkine göre yarattığı bir lezzetti. Malzeme seçiminde en özgür olduğunuz, yapması en kolay, en keyifli ve yemesi en lezzetli şey olarak 'granola'yı ilan ediyorum ve mutfakta bulaşıklar boynu bükük dururken granola yapmaya başlıyorum. 




İlk adım fırını 180 derece bi açıyorum ve ben malzemeleri hazırlarken o kendi kendine ısınma çalışmalarına başlıyor. 
Önce içine koyacağım çerezleri seçiyorum. Bizim ev çerezdir fıstıktır o konuda maşallahlıktır. Ne arasanız zaten vardır. O yüzden benimki yok yok bir granola olacaktı. 

Koca bir kavanoz granola yapımı için kuru malzemeler:

1 su bardağı ceviz
1 su bardağı çiğ kaju
1 çay bardağı çiğ badem
2 yemek kaşığı çiğ kabak çekirdeği
1 yemek kaşığı tuzsuz fıstık
3 su bardağı sade yulaf
1 tatlı kaşığı tarçın tozu
1 çay kaşığı zencefil tozu

Artık siz neyi severseniz ekleyin, neyi sevmezseniz çıkarın. Ama ne koyarsanız koyun önce bir güzel kırın. Bunun için ben kahvaltı için zaten inmiş, tezgahta boynu bükük duran mutfak robotunu kullandım. Tüm çerezleri doldurdum içine ve çok ufalanmasına izin vermeden hatta olabildiğince iri bırakarak azıcık çektirdim. İsterseniz bir buzdolabı poşetine doldurup, tokmakla veya bardakla ezerek de irice kırabilirsiniz. Çok ufalanmasın yeter. Sonra derin bir kapta kırılmış malzemelerle yulafları, tarçını ve zencefili birleştirin şöyle bir karıştırın. Bu cepte.

Gelelim koca bir kavanoz granola yapımı için sıvı malzemeler:

2 yemek kaşığı tahin
1 yemek kaşığı keçiboynuzu pekmezi
1 tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı (olmasa da olur)
1 küçük kavanoz elma püresi (kolay olsun diye organik bebek maması olanlardan aldım ama bir dahakine onu da kendim hazırlayacağım)

Ayrı bir kasede tüm sıvıları karıştırın. Kıvamı koyu gelirse azıcık su ile seyreltin. Ve kuru malzemelerin üzerine azar azar, karıştırarak ilave edin. Herşey bir güzel karışınca ve yulaflar artık altın rengini alınca fırına atmaya hazırız demektir.



Geniş bir fırın tepsisine yağlı kağıt serip, zaten şimdiden misler gibi kokan granolayı eşit yükseklikte ve tüm tepsiye yayılacak şekilde kaşıkla dökün. Ne kadar kalın ve bitişik olursa, pişerken o kadar birleşirler ve bunu istemeyiz. Bu da cepte. O zaman 180 derecede 10 dakika bir pişirin bakalım.
Zaten 5. dakikada muazzam kokular fırından geliyor olacak. Benim gibi sabırsız, zırt pırt fırın kapağını açmak isteyenler için biçilmiş kaftan bir tarif. Açın fırın kapağını ve karıştırın bir güzel ve yine kapatın son 5 dakika daha pişsin.
Fırın 'tık' etti. Güzeeeeel. Şimdi öldürücü darbeyi indiriyoruz ve tepsideki granola üzerine canınızın istediği kadar kuru üzüm, turna yemişi veya ne bileyim küçük küçük doğranmış gün kurusu falan ekleyebilirsiniz. Ha yok ben eklemeyi düşünmüyorum bir şey dersen son 10 dakikaya ayarla fırını ve yine ilk 5. dakikada karıştır. Toplamda 4 kere karıştırdım ki, piştiğinde yapışanları ayırmak zorunda kalmayayım.

Ve bittiii.
Soğuması için fırından çıkarın ve iyice soğuduğunda cam kavonoza alıp buzdolabına koyun. Bozulan birşey olmadığını belirteyim ki bol bol yapmaktan korkmayın.

Şöyle bir zaman hesaplaması yaparsak 10 dakika fırın ısındı ve o esnada malzemeleri kırdık, parçaladık, hazır ettik. 20 dakika da pişmesi için bekledik, arada karıştırdık falan. Ki ben o esnada mutfağı toparladım, cillop gibi yaptım. Boynu bükük mutfak robotu kalmadı ortalıkta.

Al sana 30 dakikalık mutfak toparlamasına sıkıştırılabilen kolaylıkta bir granola tarifi. Yani zor mu granola yapmak? Asla zor değil.

Peki maliyetli mi? Hazırlarını almaktan daha ucuz olduğu kesin. Aşağı yukarı fiyatlara bakınca 300 gr'ı 20 liradan fazlaya satılan birşey. Benim yaptığım tarifte 500 gr yakın bir granola çıkıyor ve hazırların içinde olmayan bir sürü malzeme bulunuyor. Ya da kahvaltı için gittiğiniz kafelerde ev yapımı granola ile hazırlanan menulere de yine en az 20 lira ödüyorsunuz. Bir de o kadar ödüyor olmanıza rağmen granolanın içindekileri seçme şansı vermiyorlar adama.

Badem, fıstık, kaju gibi şeyleri ilk seferde granola yapmak için alırsanız tabii ki fişe bakınca 'ulan gidip hazır alsam daha iyiydi' diyebilirsiniz. Ama o çerezlerden en az 3 kez daha 500 gr granola yapabileceğinizi unutmayın derim.  Ayrıca ekleyip çıkarmak tamamen size kalmış. Yani süper ekonomik granola da yapabilirsiniz (ki bunun için çiğ kajuyu çıkarmak oldukça etkili bir kalem olacaktır), keyfimce yiyeceğim yahu en pahalısı bile dışarıdan ucuza geliyor deyip yok yok bir granola da yapabilirsiniz.


Sonrası zaten malum...
Toplu mutfaklar misler gibi granola kokuyordu ve herkes mutlu mesut kahvaltıların keyfini çıkarıyordu.

Afiyetle!

Share:

23 Ocak 2018 Salı

Sekersiz 21 Gün

Ben geldim!
Ne zaman araya zaman koysam dönüşüm muhteşem oluyor bilirsiniz. Şimdi de tam o dönüşlerden biriyle karşınızdayım.
En son yazdığımda 2017’nin son günlerindeydik ve ben kendisine ne kadar teşekkür etsem az olduğunu ve çünkülerimi  detaylıca yazmıştım. (Yazıyı merak edenler buraya bi tık!)
Ve ilk defa yeni başlayacak bir yıla, 2018’e, hiç bir sorumluluk yüklemediğim gibi, kendisini kollarımı kocaman açmış bir şekilde ve heyecanla beklediğimi söylemiştim. Söz yapmak istediklerimi senin üzerine yıkmayacağım, ne gerekiyorsa ben yapacağım demiştim. Haliyle yeni yıl da gelirken kasılmadı, ‘’oh be nihayet benden birşey beklemeyen bir insan var’’ diyerek rahat rahat geldi ve günlerini armağan etmeye başladı hayatıma. Ben de her yeni günde yavaş veya hızlı, duruma göre değişen adımlarla hayatıma dair daha önce yapmadığım şeyler yapmaya devam ettim.

Yeni yılın ilk gününde Boston’a uçtum. İki gün boyunca oradaydım. Yılbaşı gecesi dozu kaçırılan yeme içme halleri çat diye kesilemediği gibi bir de hemen ertesi günü sağlıksız beslenmenin anavatanı Amerika’ya gidince düzene soktuğumu düşündüğüm beslenme alışkanlığım yine ne yapacağını bilemez olmuş ve tatlı tuzlu gördüğü herşeyi yer olmuştu. Yiyor, ama doymuyordu işin kötüsü. Sadece 4 günde iştah kontrolüm yine bozulunca beni bir araştırmadır aldı. Ne yemeliydim ben? Evde, sokakta, işte, başka bir evde, başka bir ülkede ne yemeli ve ne yememeliydim? Neden her seferinde bi yeme atağı ile başa dönüyordum? Gittiğim yerlere göre yeme alışkanlığımı değiştirmek yerine, yeme alışkanlığımı gittiğim her yere götürebilmek istiyordum. Ama hala oturmamıştı ve demek ki bir yerde bir sorun vardı.
 Bu soruları kendime sormamın sebebi aşırı kilolarım falan  değil. Hiç bir zaman aşırı kilolu olmadım. Zaten son bir kaç aylık düzende fazla kilolarımı da vermeye başlamıştım.  Mesele kilo vermenin dışında başka birşeydi bende. Mesele yediklerimin beni tatmin etmeyişi, bir yerlerde yanlış birşeyler olduğunu hissetmem ama onun ne olduğunu bilmememdi. Kendime iyi bakmadığımı düşünüyordum.  4. gün eve geldiğimde gözüm dönmüş gibi yılbaşından kalan tüm kurabiyeleri yedim. Cinnet miydi, cinayet miydi bilmiyorum. Hepsini yemem 5 dakika bile sürmedi. Çünkü ne yediğimle ilgilenmiyordum, kaç tane yediğimle de değil. Bunları yemeye ihtiyacım olup olmadığı hiç değil. Uyuşmuş bir zihinle hepsini bitirip, sonra da gerçek bir depresif gibi mutsuzluktan ölmeyeyim diye gidip uyudum. İşte, az önce sorduğum soruları bu olan şeyler yüzünden sormaya başladım. Kendime iyi bakmaya çalışsam da bunu bir yaşam tarzına dönüştürmekte ciddi sıkıntı yaşıyordum.Vücudumun gereksinimlerini yanlış yorumlayıp yanlış gıdalarla gidermeye çalıştığım çok belliydi.Aslında az önceki cinayet dosyasında katil belliydi. 
Şeker ve şekerli gıdalar. Az ya da çok, bana asla iyi gelmiyordu. Yedikten sonra doymuşluk hissetmiyordum. Tek hissettiğim dev gibi bir şişkinlikti. Düzene soktuğumu sandığım beslenme düzenimde de yanlış olan şey buydu belki de. Belki eskiye nazaran daha dikkatli besleniyordum ama hala bilinçli tüketmiyordum. 

Sonra aklıma şu geldi. Şekersiz 21 Gün diye birşey duymuştum bir yerlerden. İnternette araştırmaya başladım. Şekersiz demek ne demekti mesela?
Şeker nelerin içinde vardı? Araştırdıkça ne büyük bir yanılgının içinde olduğumu ve aslında hala sağlıklı beslenmediğimi fark ettim. Şeker denilen şey, rafine yani işlenmiş şeker. Bu şekeri tüketmiş olmanız için illa benim yaptığım gibi bütün kurabiyeleri mideye indirmeniz gerekmiyor. Bu bilerek işlediğiniz bir cinayet. Bir de bilmeden işledikleriniz var. Mesela, sağlıklı atıştırmalık diye satılan müsli barlar. Mesela fit diye söylenen düşük kalorili meyveli yoğurtlar. Yağsız damgalı salata sosları, katkısız şekersiz denilen ama içinde tatlandırıcı şeker bulunan marmelatlar falanlar filanlar. Bu liste uzadıkça her biri dan dan dan buzdolabından fırlayıp suratıma çarptı. Tekrar dolabı açtığımda da kalan tüm ambalajlı gıdalar mahcup bir şekilde bana el salladı, çünkü onlar da ya tatlandırıcı içeriyordu ya da koruyucu.

Önce kandırılmış hissettim. Yağdan kaçarken bu kadar şekere ve koruyucu maddeye yakalanmış olduğumu bilmiyordum. Ve sorsan şekere düşkünlüğüm olmadığını falan söylerdim. Benim tek derdim kurabiyeler ve bisküvilerdi bana kalırsa. Ama işin aslında, şeker hayatımın tamamen içindeydi ve ben bilmeden tüketiyordum.

Sonra bu konuda birşey yapmam gerektiğine kesinlikle ikna oldum. Bu süreç o kadar uzun sürmedi. O depresif şekerli uykudan uyanır uyanmaz bu konuda birşeyler yapmaya başladım. İlk iş bu süreçte bana doğru bilgilerle kılavuzluk etmesi için Diyetisyen Özge Bezirci’nin ‘’Şekersiz 21 Gün’’ kitabını aldım. Ve her gün o güne özel yazdıklarını, kendisinin ve danışanlarının deneyimlediklerini okuyarak hem bana arkadaşlık etmesini  sağladım hem de verdiği bilgilerle yeme alışkanlığımdaki yanlışları tespit ettim. Mesela ekmek yemekten kaçıyordum. Ve işte tam bu yüzden her kaçışın sonu bir tatlıya bağlanıyordu ve o tatlıyı 1 dakikada hiç birşey anlamadan yiyip bitirebiliyordum. Çünkü vücuduma ihtiyacı olan karbonhidratı vermiyordum. Yediğim zamanlarda kepek ekmeği yiyordum çünkü kalorisi düşüktü. Ama öğrendim ki, kepek ekmeği bazı minerallerin vücuda alınmasını engelleyebiliyormuş.  Hayatıma tam bugdaylı, tam tahıllı ekmek soktum. Daha önce yaptığım şok diyet Dukan’dan kalma bir alışkanlık yüzünden nadiren meyve yiyordum. Çünkü meyve şekerdi ve kaçmalıydım. Özge, hayır dedi. Meyve senin ihtiyacın olan doğal şeker ve onu kontrollü bir şekilde tüketerek hayatına sokmalısın. Yani yapay ve doğal karbonhidrat ve şekerin ne olduğunu bilip ona göre vücuduna ihtiyaç duyduğu doğru şeyi vermelisin. Günde 2 meyve hakkın var. Ve yapacağın en önemli şey  21 gün boyunca rafine şekerden, tatlandırıcıdan ve paketli ambalajlı tüm gıdalardan, asitli içeceklerden, alkolden uzak durmak.  Yanına da bol su ve spor eklemek.

İşte o gece buzdolabının önüne geçip şekerli olduğunu görüp inanamadığım herşeyi tespit ettim. Bir kutuya kaldırıp, hepsini mutfak dolabının en yüksek yerine kaldırdım. Eve meyve, kuruyemiş ve bol bol taze sebze almaya başladım. İnternette benim gibi şekersiz beslenmeye kafayı koymuş insanların tariflerini bulup denemeye başladım. Ve aslına bakarsanız, bugun 19. günüm. Yani 2 gün sonra bu macera bitiyor, ya da yeni başlıyor.

19 gündür bende ne gibi değişiklikler olduğunu merak ediyorsunuz eminim.


Kaç kilo verdim?

19 günde  tartıda 2 kilo eksildim. Rakamsal olarak çılgın bir fark olmadı. Bunu uygulayanlarda 2-6 kiloya kadar değişim oluyormuş. Ama bu maksimum rakamların gerçekten şeker bağımlısı olanlarda gerçekleştiğini düşünüyorum. Rakam olarak 2 kilo olmasına rağmen, bu süre zarfında görüşmediğim insanlar ciddi anlamda fiziğimin değiştiğini söylüyor. Ki bunun ben de farkındayım. Baş edemediğim şişkinliğim anlamda iyileşti. İnceldiğim ve şişkinliğimden kurtulduğum bollaşan pantolonlarımdan da belli.

Şekere karşı zaafiyetim ne durumda?

Asla canım çekmedi dersem büyük yalan olur. Tabii ki çekti. Ama şekerin bana iyi gelmediğini ve yedikten sonra bedenime ve bana bıraktığı kalıcı hasarı düşünüp her seferinde reddettim. Benim için bir tane yiyip bırakma durumu yoktu. Çünkü zaten şeker beyne gönderdiği uyarılarla bunu imkansız kılıyordu. Yani ya hep ya hiçse, benim için cevap hiçti. İlk haftam çevremdeki uyaranlardan kaçmayla geçti. Gözümün önünde duran çok sevdiğim tatlıyı kimse yemiyorsa çöpe gönderdim. Bir kere ye, bir ısırık al diyenlerin yanından uzaklaştım. Ve bir süre sonra gözüm görmemeye başladı. Yanımda yiyenlerin kendine yaptığı kötülüğü düşünür oldum sadece, çünkü gördüğüm kadariyla bi kaşık tadına bakıp bırakan kimse olmuyordu. O tatlının, çikolatanın dibi görülüyordu saniyeler içinde. İlk haftayı zorla geçirsem de sonra işler biraz daha kolaylaşmaya başladı. Tat alma duyumun iyileştiğini fark etmeye başladım. O ne yediğimi bilmeden yediğim günün inadına, yediğim muzun ne kadar şekerli ne kadar da tatlı ve güzel bir meyve olduğunu fark ederek yemeye başladım. Ve onlarca kurabiye yetmezken, bir yarım muz bana yetmeye başladı.
En çok canımın çektiği ve rafa kaldırırken ‘’Good Bye My Lover’’ dinlediğim fıstık ezmesi tek ve ciddi aşerdiğim şey olabilir. 19. günde fark ettim ki boşuna acı çekmişim. Kendi fıstık ezmemi yapmam dünyanın en kolay şeyiymiş. Sona doğru da olsa yaptım, o da oldu.
 14. gün yine Amerika’ya gitmiştim. Zorlu bi seyahat olacağını düşünüyordum çünkü baktığım her yer ambalaj, her yer illa ki şekerli gıdaydı. Sabah kahvaltısında bir kase yoğurt doldurdum tabağıma yanına da tabii ki meyve. İştahla bir kaşık aldığımda çığlığı bastım. O da şekerliydi! Ve içimin yandığını, midemin bulandığını hissettim. 3 hafta önce 3 tabak yiyebileceğim şekerli yoğurttan bir kaşık bile yiyemeyişim, şeker tadının bana yakıcı gelmesi açılan ve kendine gelen tat duyularımın bana bir hediyesiydi. Gururlu bir şekilde sade olduğunu sandığım şekerli yoğurdu da çöpe gönderdim. Yanlışlıkla yediğim bir kaşıktan dolayı tabii ki de diyetim bozulmadı. Kendimdeki değişimi görmemi sağladığı için daha başka bir boyuta taşıdı hatta.
İlk haftayı gün gün sayarken sonrasını yakalayamadığımı fark ettim. 10. günden sonra günler 4'er 5'er ve kolayca geçti.

Nasıl hissediyorum?

Bilinçlenmeye başladığımı hissediyorum. Konuyu kapatmış değilim. 21 günlük süreçte deneye yanıla gittim açıkçası. İlk hafta meyveyi çok kaçırdım mesela. Veya mecbur kalıp başvurduğum ambalajlı gıdalar oldu. Ama asla pes etmedim. Yanlış yaptığımı öğrenince, onun yerine ne yapabilirim onu öğrendim. Yani benim için bilinçlenme ve öğrenme süreciydi daha çok. Hala da öğrenmeye devam ediyorum.
Günlük aktivitelerimde daha verimli olduğumu düşünüyorum. Daha kolay odaklanabiliyorum. Daha sakin hissediyorum.
İradeli olduğumu düşünmezdim. Ciddi iradeliymişim. Ve yeme içme konusunda alışamayacağım, vazgeçemeyeceğim birşey olmadığını öğrendim.
Mutfaktaki yeteneklerimi keşfetmemi sağladığı için gururlu hissediyorum. Çünkü mutfakta başarılıymışım ve yemek yapmak bana terapi gibi gelen birşeymiş bunu fark ettim.
İşin özünde ise, kendim için yaptığım en güzel ve en faydalı şey diye düşünüyorum.
Neden Şekersiz 21 Gün denemelisin?

Çünkü bugun 7’de kalktım. Hafif bir kahvaltı yapıp duş aldım.  11:20’de spora gittim. Gitmeden önce kefirli,ıspanaklı, ananaslı,kivili detoks bir içecekle enerji topladım. Öğlen 1 gibi eve geldim. Önce güzel bir sebze yemeği yaptım ve karnımı doyurdum. Sonra akşam için hazır olmasını istediğim domatesli ekmeği mayaladım. Spordan dönerken aldığım fıstıkları kavurdum ve fıstık ezmesi yaptım. Ben dönene kadar o dolapta kıvama gelir. Saat 3 gibi Salt Galata’ya geldim. Bu yazıyı yazdım ve şu an saat 16:35. Birazdan eve geçerim. Ekmeği fırınlar ve bu yazıyı yayınlarım. Sonra mis gibi bir akşam yemeği, bol yeşillikli bir salata  ve yanına fırından yeni çıkardığım ev ekmeğim. Belki günü taçlandırmak üzere gece yatmadan önce film izlerim. Enerjim hala var. Enerji toplamak için meyveli fit bar yediğim zamanlarda bile asla böyle bir enerjim olmamıştı. Sen de kendine sor ve dürüst ol. Gerçekten enerji versin diye yediğin o şeyler sana bu enerjiyi verdi mi?

Ne demiştim, kaldı 2 gün. Bakalım 21 gün tamamlandığında neler olacak. Onu da yazarım. 

Genellikle Instagram üzerinden denediğim veya uydurduğum tarifleri, ne yediğimi paylaştım. İlk başta insanların bundan rahatsız olacağını ve tepki gösterceğini düşünüyordum. Ama yine de paylaştım. Çünkü amacım ne yiyorum diye göstermek değil, kendimi ifşa ederek süreci bitirmeye mecbur bırakmaktı. Ben birşeyler keşfedip paylaşmaya devam ederken, korktuğumun aksine olumlu mesajlar almaya başladım. Sayende ben de deniyorum, daha çok paylaş, bana da motive oluyorsun, nasıl dayanıyorsun diyen bir sürü insan olduğunu görmeye başladım. Ya da doğru bildiğim yanlışları da yine bu paylaşımlar sayesinde gören ve bana doğrusunu söyleyenler oldu. Geliştirerek devam ettim. Tüm bunlar beni 21 günde daha kolay ilerlemem için çok teşvik etti.

Çektiğim kadarıyla bu 21 günde ne yedim, ne içtim, ne denedim onları da ekleyeyim. 

Başlamak için hala tereddüt edenler, herşeyden vazgeçerim ama şekerden tatlıdan asla diyenler için bir belgesel tavsiyesi; ''That Sugar Film''. Hayatından şekeri çıkaran ve sağlıklı beslenmeyi hayat tarzı yapan bir insanın belgesel için 3 ay boyunca sağlıklı adı altında satılan ama gizli şeker içeren ambalajlı ürünleri tüketmesiyle vücudundaki gözle görülen ve görülmeyen tüm değişimleri anlatan inanılmaz çarpıcı bir film. Ben izlediğimde ikinci haftam dolmak üzereydi. Ne kadar doğru bir işe giriştiğimi bir kere daha anlamamı sağladı.














lham almanız ve sizi de teşvik etmesi dileğiyle.
Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

25 Kasım 2017 Cumartesi

Seni seçtim Cumartesi!


En favori mevsimimin, en favori günü seçiyorum seni bu cumartesi! 
Sözde kış geldiğinden beri bir türlü kış moduna girememiştim. Geçen kış hatırlarsanız, boza içip leblebi yeme seviyesinde bile takılmışlığım vardı bu aylarda. Şu an hala sadece leblebi gevleme aşamasındayım. Bir adım daha öteye gidemedim. Hiç bir kimseyle ''sahlep mi salep mi'' tartışması da yapmadığım için kış mevsiminde gibi hissedemiyordum.  Yok efendim pastırma sıcağı, yok iki gün yağmur sonrasında hemen cillop gibi olan hava, montu giysen pişmece, çıkarsan donmaca haliyle sürekli bir ''kış mı bu yeaa'' hali yüzünden en sevdiğim mevsim gitti gidecek ben hala kışın gelişini kutlayamıyordum. ''İstanbul efsane soğukmuş ya'' diye duyduğum günlerde de ya Afrika'da, ya Pakistan'da ama illa ki 25 derecenin üzerinde bir yerlerde olup, ''hadi ya öyle miymiş'' diye iç çekebiliyordum sadece.
Diyeceksiniz ki ''be kadın, bugün de günlük güneşlikti hava kar mı yağdı sanki, ne bu neşe''.
Açıklıyorum, sabrediniz.
Bugün kış ruhuna girmemi sağlayan çok önemli bir şey yaptığım içindir ki, resmen kışı kutluyorum.
Öncelikle nezle oldum. Yeeey! 
Nezlesiz bir kış düşünülemediği gibi yaşanılmıyor da.  Kendime o kadar iyi bakıyor ve hayatımda belki de ilk defa bu kadar sağlıklı beslenmenin zirvelerine çıkıyorken nasıl oluyor da nezle oluyorum, o ayrı bir mesele. Ama sonuç olarak nezle ile beraber, adaçayı, ıhlamur, zencefil gibi levelleri direkt açmış oldum ve bu da beni kış ruhuna bir adım daha yaklaştırdı.
Pekii, sadece bu yeter mi? Biraz daha kış ruhu lazım bize. Zatürre olmak? Hayır tabii ki de, bundan bahsetmiyorum!!

İstanbul'a taşındığımdan beri (ki neredeyse 3 yıl olacak) kendi evimle ilgili hayalini kurduğum şeylerden biri de ''yeni yıl ağacı''ydı. Kendi evim olana kadar bekleyip, sonra keyfimce süsleyip püslemeyi ve yaşadığım mahalledeki herkes gibi ben de ışıklarla yeni yıla girmeyi çok istiyordum. Bu yıl ''evim'' gittikçe daha bir bana ait, gerçek bir ev olmaya başladı. Özellikle son aylarda, teker teker yaptığımız alışverişlerle benim öğrenci evi gibi olan odalarım, akşamları saatlerimi keyifle geçirdiğim yaşam alanlarına dönüştü.  Kurmak istediğimiz ev yavaş yavaş canlanmaya başladıkça keyfimiz yerine geliyordu. O kadar sevmeye başladım ki tüm bu yenilikleri, eve dönmek en keyif aldığım şey haline geldi. Bırakıp gitmekse, her zaman en zoru...

Ve bugün en çok hayalini kurduğum şeyi de yapıp, hem evimizi hem de en sevdiğim mevsimi taçlandırmış olduk. Boyumdan büyük bir yeni yıl ağacım var artık ve işte bu yüzden bugün benden mutlusu yok!




Kedileri zor zaptederek, çam ağacımızı kurduk küçük odamızda. Süslerimizi yerleştirirken ben yerimde duramıyordum zaten.  Sonunda benim de evimde camdan kışa el sallayan olmazsa olmaz bir  kış itemi olan yeni yıl ağacı vardı. Sonra kediler ''noluyo burda'', ''bu yeşil kocaman şey ne'' ''yenen bişey mi'' diyerek odada keşfe başladılar. Böylece mutlu aile tablomuz tamamlandı ve bu kışın en favori günü bu cumartesi oldu.

Bu kucağımdaki kediyi tanıyamamış olabilirsiniz. Eğer instagramda beni takip etmiyorsanız, tanımıyorsunuz demektir de zaten. Kendisi Alberto, nam-ı diğer evin yeni çocuğu. Ve evet, kesinlikle haklısınız. Bu konu apayrı bir yazı olmayı hak ediyor.




Ama bu yazıda yeni yıl ağacımıza 2017'nin en güzel anılarından bir kaç fotoğraf iliştirip,  bitmekte olan güzel yılın şerefine dumanı tüten kahvelerimizi içmekle yetiniyor olacağız.

Evin hanımağası, Fındık'ı ensesinden tanıyanlar ve ısırmak isteyenler yorumlarda kendini ifşa edebilir. Anlayışla karşılıyoruz.

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

16 Kasım 2017 Perşembe

Viyana'ya Uçtum!

Mahcup ve özlemiş bir hayırsıza hoş geldin derseniz eğer, mmm şey ben bi yazı yazmaya geldim. En son yazıyı Ağustos'ta yazmış ve bir daha bırak yazmayı neler olup bitiyor diye bile bloga uğramamış da olsam, siz bana hesap sormadan kucak açın olur mu? Hem eğer böyle hiç bir şey olmamış gibi davranabilirsek, zaman kaybetmemiş oluruz ve sizi sürpriz bir yere uçurabilirim. Hazır ''hey gidi hey perşembesi'' de olmuşken gelin sizi 7 Nisan'daki bol yağmurlu, bol rüzgarlı Viyana'ya sürükleyeyim. Neredeyse yeni yılın yeni Nisan'ı gelecek ama ben size hala yıllık izindeki hayal gezimizden bahsetmedim. Hoş, yazmadım çizmedim belki ama Brüksel ve Brugge ile ilgili anılarımızın olduğu videoları çoktan editleyip YouTube'a yükledim bile. Araya bu kadar uzun zaman girdiğinde, geçmişe dönük yazmak çok zor olduğu için bu videoların yazılarını yazmayı başaramadım. Ama bu kez kendimi ve balık hafızamı zorluyorum. Gezinin ortasından başlamış olalım ama yine de Viyana'nın hem yazısı hem videosu olsun. Ne dersiniz, bu biraz kendimi affettirmemi kolaylaştırır mı?
Nisan'ın ilk haftasında Brüksel'den başladığımız gezi rotamız heyecan verici iki nokta üzerinden oluşturulmuştu aslında. Bu gezinin amacı, aynı rota üzerinden görülebilecek yerleri dolaşmak asla olmadı. Bu gezide ulaşılması hedeflenen iki yer vardı ve amacımız onlardı. Birincisi, Brugge. İkincisi, Hallstatt. Böylesine kel alaka iki yere ulaşmak için geçilen yerler de değerlendirilince, işte ortaya 'oha ne alaka' dedirten, 'dönün artık' diye söyleten ilginç bir gezi rotası çıktı. Başka nerelere gittiğimizi söylemiyorum. Bilirsiniz, spoilerdan hiç haz etmem. Öyle ya da böyle Brüksel'den Brugge'e oradan da Viyana'ya geçtik. Viyana'ya ulaşmak için tekrar Brüksel'e dönmemiz ve uçak kullanmamız gerekti tabii ki. Neyse ki Brussels Airlines ve şakalı fiyatlandırma stratejisi sağolsun, bizi üzmeyen bir uçak bileti ile hedefimize bir adım daha yaklaşmıştık. Burada bir parantez açıp bir şey anlatmak istiyorum. Meslek hastalığımın yan etkilerinden biri de farklı havayollarını deneyimlemek. Çünkü, biliyorsunuz ki ben artık sıradan bir yolcu olamıyorum. Yolcu olamıyorum aslında, direkt olarak. İçimde engellenemez bir baş üstü dolabı kapatma isteği, koridoru bloke eden insanı uyarma ihtiyacı, utanmasam su isteyene gidip su verecek kadar ileri boyutlarda olan yerimde rahat oturamama hali mevcut. Bir de buna ek olarak, diğer havayolları nasıl, yok efendim hosteslerin davranışları, üniformaları falanları aşırı bir meraklı olduğum için Brussels Airlines uçuşu benim için heyecanlıydı. Meslek hastalığımın gerektirdiklerinden olması sebebiyle, uçağa binince kabin amirine kendimi tanıtarak aynı işi yaptığımı söyledim ve yer numaramı belirttim. Bunu yapmamın sebebi size korkutucu gelecek belki ama, acil bir durumda potansiyel yardımcı olduğumu bilmelerini sağlamaktı ve aslına bakarsanız bu şekilde kendimizi tanıtmamız uluslararası bir havacılık kuralı. Ben böyle söyleyince zaten epeyce yaşlı olan kabin amiri ve yanındaki bir diğer yaşlı memur bana gülümseyerek ''yaaa saçmalama ya ne acil durumu olmaz öyle şeyler enjoy your flight'' dedi ve üstüne üstlük sarıldı. Ben de ''valla ben söyleyeyim de'' diyerek, az önceki sarmaş dolaş halimizin şokuyla yerime geçtim. Sonra üzerinize afiyet, efendim biz uçuşta bir uyumuşuz bir uyumuşuz ki sormayın gitsin. Uçak kalktıktan sonrası yok bende.Neyse inerken de adettendir diye ballandıra ballandıra teşekkür ediyordum ki amirimiz lafı ağzıma tıkadı heyecanla. Bir dakika bi dakika, diyerek elindeki karton bardağı bize uzatarak; ''Yer numaranı unutmuşum, uçuşta seni aradım ama şapka olmayınca tanıyamadım'' dedi. Ben ''hö'' diye bakarak bardağı aldım ve bir de baktım ki içi tamamen çikolata dolu. Yaaa şapşik misiniz ya diyerek bu sefer ben sarıldım tabi kendilerine. Leyla ile Mecnun gibi çıktık uçaktan, üzerimizde tatlı bi şaşkınlık, bi mutluluk. Bir taraftan çikolatalarımızı kemiriyoruz. Viyana'ya hoşgeldik.
Havalimanından dışarı çıktığımızda değişen iki şey vardı. İklim ve dil. Ayrıca gün de neredeyse değişmek üzereydi.Vardığımızda hava çoktan kararmıştı çünkü. Kış karanlığı da şehri ele geçirdiği için yol yorgunluğu ve rüzgar bizi bir güzel çarptı o akşam. Metro için aldığımız biletleri, para üstünü falan hiç algılayamadığımı hatırlıyorum. Kalacağımız yer şehir merkezine yakın değildi. Ama metro ayağında olduğu için ulaşım konusunda hiç sorun yaşamadık. Hatta bizim için çok daha iyi oldu. Çünkü Viyana gibi pahalı bir yerde, merkezde kalıp ihtiyaçlarımız için en pahalı rakamları ödemek istemiyorduk. Çünkü zaten daha iki gün önce Brugge'deyken kanala telefonumuzu düşürmüştük- öhhöm düşürmüştüm. Brugge kanallarında dibe batan telefonumuz, daha gezimiz bitmeden bizi de borç batağına batırmıştı ne de olsa. (Bakınız; Brugge Vlog) Hal böyle olunca kaldığımız muhitteki Kipa benzeri süper ekonomik market aşırı işimize yaradı. Gelip eşyalarımızı bıraktıktan sonra, gözümüzü kestirdiğimiz bu markete kapanmadan gidip ertesi günkü kahvaltı ve yemek alışverişimizi yaptık. Çünkü evimizin güzel bir mutfağı, yemek yapmak için ihtiyacımız olan tüm malzemeleri vardı. Yine de, ''yahu kaç kere gelicez Viyana'ya sanki, gel bu akşam da paraya kıyalım'' diyerek o akşam yemeğini dışarıda, hakkında müthiş şeyler duyduğumuz bir restoranda yedik. Alışılanın aksine, Viyana'da Figlmüller'e gidip şinitzel yemedik. Onun yerine öneri üzerine şehir merkezindeki ''Plachutta'' isimle yere gittik. Per perişan halimize ve rezervasyonumuz olmamasına rağmen bu şık restoran bizi kabul etti ve biz de Viyana'daki ilk gecemizde kendimizi şımartmış olduk.
Yemekten sonra gece Viyana'sına bakıp yarının fragmanını izlemiş olduk ve hızlıca tatlış evimize döndük, çünkü donduk donduk! Kaldığımız yeri AirBnb'den bulmuştuk. Öyle güzel dekore edilmişti ve her şey o kadar zevkliydi ki evi satın almaya karar verdik. Sonra borçlarımız aklımıza geldi ve yani en azından biz de ilerde böyle bi evde yaşayalım diyerek kararımızı düzelttik.
Ev ile ilgili diğer fotoğraflar ve konum ile ilgili detayları inceleyebilmeniz için şuraya AirBnb linkini ekliyorum. Evet, biz çok memnun kaldık. Çünkü herşey ama herşey ev konforundaydı. En güzeli de yatağı olduğu bölüm ve tavandan açılan pencereydi. Böylece sabah yağmuru gözümüzü açtığımızda ilk gördüğümüz şeydi. Evin tek olumsuz yanı, böylesine güzel olduğu için sizi dışarı çıkmaktan alıkoyması. Evin keyfini çıkarmak istediğimiz için, Viyana'daki ilk günümüzü ağırdan aldık. Bir gün önceki market alışverimizi kahvaltıyla ziyafete dönüştürdük. Bir taraftan Viyana notlarımızı, ve çok büyük bir ihtimalle yağmur ve erken kararan hava sebebiyle gidemeyeceklerimizi tespit ettik. Hava mı erken kararıyordu, yoksa biz evden erken çıkamıyor muyduk? Güzel soruydu. Kahvaltıdan sonra zoru başardık ve ev sahibimizin bizim için bıraktığı iki koca şemsiyeyi kolumuza takıp kendimizi sokağa attık. İlk durağımız Viyana Konsolosluğu'ydu. Evet Figlmüller'e gitmediğimiz yetmezmiş gibi, gezimize konsolosluktan başlıyorduk. Kulağa aykırı geldiğimizin farkındayım. Ama durum aslında bu değil. Tarih itibariyle referandum oylaması vardı ve yurtdışında yaşayanlar için oy kullanmanın son günleriydi. Ben Türkiye'de yaşayan bir insan olsam da, o sıralarda pek sevgili sevgilim İspanya'da yaşıyordu. Oylar kullanıldı. Baktık ki yağmur biraz insaflı yağmaya başlamış. Zaten konsoloslukta beklerken de kalorifere itinayla yapışıp, ziyadesiyle ısınmışız. Dedik ki, yürüyelim. Hem şehrin bu taraflarını keşfedelim, hem de buraya yakın sayılan ve listemizde yer alan Schloss Schönbrunn'e gidelim. Schloss Schönbrunn; yani Schönbrunn Sarayı, Habsburg hanedanının yazlık sarayı oluyormuş. Barok mimariye sahip bu saray, bir de öylesine geniş güzel bir bahçeye sahip ki, kaybolur gidersiniz. Viyana ayazını iliklerimize kadar hissediyor olmamıza, rüzgarın sağlı sollu bizi tokatlamasına ve ayaklarımıza kara suların (!) inmesi suretiyle çoraplarımızın vıcık vıcık ıslanmış olmasına rağmen burada saatlerce oyalanmış olabiliriz. Biz buraya yazın gelseydik, gerçek bir yazlıkçı gibi davranır ay şeklinde kestiğimiz karpuz dilimleri ve peynirle saraya bakar dururduk tüm gün. Neden? Çünkü Habsburg hanedanına mensup değiliz ve Viyana'da ilk uğradığımız yer Türkiye Konsolosluğu. Yani kanımızda var.
Bunlar botların içinde yüzen suya rağmen Instagram'da gösterdiklerimiz;
Bunlar da aslında olanlar;
Merkeze geldikten sonra yine keyfimize yenik düşüp kahve ve tatlı için muhakkak deneyimle listemizin başında bulunan Demel'e sığındık. Hanedanın yazlığından sonra tabii ki de sıradan bir pastaneye gidemezdik. Imparatorluk pastacısı olan Demel tam bizlikti ve biz de masaların dolu olması sebebiyle oluşan uzun kuyruğa aldırmayıp, sabırla yerimizi bekledik. Sonrası mis gibi sert bir kahve ve Sachertorte eşliğinde müthiş bir şölendi. Fiyatlar ise Viyana piyasasına ve bu lezzete göre gayet normal. Siz yine de 4'le çarpıp tadınızı kaçırmayın.
Enerjimizi yeniledikten sonra asla durmayan yağmurla inatlaşarak Viyana'yı keşfe devam ettik. Eski şehir merkezi, görkemli St. Stephan Katedrali, Hofburg Sarayı. Bu kısımları fotoğraflayamadım çünkü yağmurun artmasıyla çantaya kaldırılan ekipman sayısı doğru orantılıydı. En sonunda elimde sadece video kameram kalmıştı. Ben de bol bol videoladım. Ki, siz de vlogda hikayenin filmini izleyebilesiniz diye. Rica ederim, ne demek. Hikayemize devam ediyoruz.En nihayetinde bir bucketlist maddesini daha ezip geçmek için geldiğimiz Wiener Staatsoper; yani 1869'dan beri orada bulunan, Neo-Rönesans mimarisinin tüm ihtişamıyla inşa edilmiş Viyana Devlet Opera Binası'nın tam önündeyiz. Dıştan görmeniz bu yerin nasıl şahane olduğunu anlamanız için hiç yardımcı olmayacak inanın. İçeri girdiğinizde ise, ağzınız şaşkınlıktan hiç kapanmayacak. Tüm tarihi canlı tutan iç mimarı, kırmızı halılarla kaplı merdivenleri ve müthiş şık Viyanalıları gördüğünüzde ''ölmeden önce yapılacaklar listenizdeki'' bu madde ile gurur duyacaksınız. O günkü amacımız operaya gelmeden önce şıkır şıkır giyinmek, iki dirhem bir çekirdek olmak ve biletleri internetten almaktı. Ama her nasıl olduysa, tüm bunlar hayal oldu. Bir kere tüm gün yağmurla boğuşmamız bizi çok yorduğu için sık sık bir yerlere girip ısındık, soluklandık. Eh, sonra tabii eve gidecek vaktimiz kalmadı ve o kadar şık insanların arasında sıçana dönmüş halimizle diğerlerinden oldukça farklıydık. Tek eksiğimiz alnımızdaki ''selam biz turistiz'' yazısıydı, ama olurdu o kadar. ''İnternetten alınca fiyat ne kadar fark eder ki ya'' deyip kapıda biletleri sormaya gidince öğrendik ki operanın başlamasına 40 dakika vardı. Ve internet satışı zaten kapatılmıştı. Tek seçeneğimiz caddedeki şövalye kostümlü tiplerden karaborsa bilet almaktı. ''Hayır ne kadar fark edecek yani'' diye diye öğrendik ki aslında 13 Euro olan bilet öyle bizim gibi kırk dakika önceden alındığında 45 Euro oluyormuş. Evet, tek kişi 45 Euro. Ne demiştik ama, 4 ile çarpmıyoruz.
Peki siz olsanız ne yapardınız? Aradaki dudak uçuklatan fark yüzünden ölmeden önce yapılacaklar listenizdeki ''Viyana'da Opera'' maddesini kimselere çaktırmadan hızlıca silip, ıslık çalarak oradan uzaklaşır mıydınız? Yoksa gözünüzü kapatıp, kafanızı yana çevirerek hızlıca parayı verip bileti kaparak gerisini düşünmemeyi mi tercih ederdiniz? Biz sonuncuyu yaptık. Sonuçta bugün kahve ve tatlı dışında hiç dışarda yememiştik.Yanımızdaki meyve ve sandviçler hayat kurtardığı kadar bütçemizi de kurtarmıştı.Yani hepsinden öte, sonunu düşünen kahraman olamazdı, dimi? Bir de ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız-- öhhöm yok hayır bu anlatmak istediğimin tam tersi bir atasözü.
Biz ''Medea'' operasına gittik. Almancamın seviye atlamasını bu operaya borçluyum. Çünkü biz bir süre ekranlarda ingilizce seçenek olduğunu fark etmedik. Biz ve önümüzde oturan Koreli dostlarımız çaresizce operayı izliyorduk. Sonra benim zeki sevgilim ekranları kurcalamaya başladı ve altyazı tık diye ingilizce oluverdi. Koreli arkadaşlarımız oaaaa, vaaaoo diye şaşkınlıkla kendi ekranlarına dönüp aynı kurcalama işlemini yaptı. Tabi benim omuzlar gururdan kabarmış o an. Ve bişey diyeyim mi, ondan sonrası gerçekten efsaneydi. Opera sevmem, yalan yok. Daha önce İzmir'de de gitmişliğim ve aşırı sıkılmışlığım mevcut. Ona rağmen nasıl olduysa zamanı yakalayamadık. Vallahi 45 euro verdik diye abartmıyorum, bittiğinde üzüldük ve baya baya beğendik.
Böylece yine evimizin yolunu tuttuk gece Viyanasında. Ertesi gün sabahın kör bi saatinde Hallstatt'a gitmek üzere yola çıkacaktık. Hallstatt mı daha rüya yoksa ona ulaşmak için yaptığımız tren yolculuğu boyunca şahit olduğumuz manzaralar mı, bunu bir sonraki yazı ve vlogda sizlere anlatacağım. Bu yazıyı yazmak resmen iki gecemi aldı. Formdan düşmek bu olsa gerek. Hikayenin filmini merak edenleri tam buradan YouTube kanalımdaki Viyana Vlog'una alayım öyleyse. Sevgiler, İlham Kedisi
SPOILER: Videodaki şamarcı söğüt kısmı aşırı yalan bilgidir. İnanıp yaymayınız.
Share:

3 Ağustos 2017 Perşembe

Bir Saat Önce

Bi ara instagram hikayeleri adı altında bir seri yazıyordum blogda. Paylaştığım fotoğrafların veya fotoğrafın çekildiği günün biraz detayını yazıp hikayeleştiriyordum. Sonra, kendi kendime başlattığım bu akımı unuttum. Aslında keyif de veriyordu sıradan bi gün hakkında yazmak. Fotoğraf günlüğü tadındaydı ve benim için bazı günlerin özeti, hatırasıydı hatta o yazılar. Az önce de yaşadığım bi anın fotoğrafını çektim. Elimde Sevim Gözay'ın ''Sinemaskop Randevular'' kitabı. Hemen masada bana bakan bir kavanoz deniz kabuğu ve kurutulmuş çiçek hatıralarından bir tutamı da fotoğrafa iliştirdim. Çünkü önce o kavanoza baktım. Deniz kabuklarının olduğu sahili düşündüm. Sonra çiçeklerin beni karşıladığı ilk günü. Bir bardakta inatla kurumayıp, her gelişimde beni karşılamalarını. Şimdi yine bir kavanozda bana bakarken, o her bir günü düşündürdükleri için elime bu kitabı aldım. Çünkü kitap da bana o günlerden bir günde hediye edilmişti ve o da bir hatıraydı.
Tam da kitabın arka kapağında söylediği gibi okumaya başlamadan önce yanına bir kahve yaptım. ''Sinemaskop Randevular'', Mario Levi, Yekta Kopan, Ahmet Ümit, Aylin Aslım gibi birbirinden farklı 27 isimle bir sinema filmi öncesi yapılan söyleşilerden oluşuyor. Sevim Gözay her bir isimle sadece söyleşi yapmamış. Önce onlarla sinemada bir film için buluşmuş. Kimisiyle ''Gravity'', kimisiyle ''Kış Uykusu'' veya ''Birdman'' izlemiş. Film öncesi kahvelerini içerlerken sohbet etmişler ve tüm bunların adı söyleşi olmuş, bir kitapta buluşmuş. Fikir o kadar sempatik ki... Bu da kitabı keyifli bir akşamın vazgeçilmezi yapıyor ister istemez. Her bir isimle, eski sinema filmlerinden, film izleme alışkanlıklarına, hatırladıkları ilk sinema filmine, yani özetle hatıralara gidiyoruz. İçinde öyle güzel sorular var ki. Okurken kendi kendinize söyleşi yapıyorsunuz siz de. Bir de hiç yoktan bir izlenecek filmler listeniz oluveriyor. Önerilerden yeni şeyler öğreniyorsunuz. Her biriyle sohbet edip, kahvenizi bitirdikten sonra onlara katılıp o günkü filmi izliyorsunuz. Tam da keyif akşamlarına yakışan cinsten bir akış değil de ne, söyler misiniz? Gün batımını oturduğum odadan öyle ferah bir manzaraya bakarak izleyememiş olabilirim bu akşam. Ama Fındık kedisinin kulaklarının ardından şöyle bir baktım kararan gökyüzüne. Alabildiğince uzanan, ferah bir oda manzaram yoksa da, bahçemden geçen irili ufaklı kediler var. Fındık kedisinin dikizlediği karşı dairede yaşayan bir kedi de var mesela. Hal böyle olunca, dışarı çıkıp bu akşamı öyle seyretmek yerine evde kalıp, bunları keşfetmek hatta bir de tutup yazı yazmak daha keyifli geldi bana.
Bu arada bu fotoğrafta gördüğünüz pişmaniye kılıklı kedi evden kaçmaya çalışıyor arkadaşlar. Sokak kapıyı falan açıyor ben uyurken. Ne zaman çöpü dışarı çıkarmak için kapıyı açsam, daha kapıyı açtığımdan bile emin değilken bu zibidi dışarı kaçmış oluyor. Yerden bitme haliyle hızlı adımlarla bir uzaklaşması var, görsen delirirsin. Bir de heyecandan mıdır, sevinçten midir nedir böyle kaçışlarda mırıl mırıl bi miyavlama haline giriyor normalde ince sesini hiç duymadığımız kedi. Hayır, tamam da neden kaçıyor? Zorla iyi şartlarda bakıldığı için mi yani? Bahçedeki bi kediyle de koklaşıyorlar zaten. Neden kaçıyor diye sormuştum dimi az önce, sorumu geri alıyorum. İkisinin de koca kulağını çekicem bi gün ya, hadi bakalım. Sevgiler, İlham Kedisi
Share:

30 Haziran 2017 Cuma

Kedili Medili Bir Yazı

Herkese kocaman bir merhaba! Size Valencia'da bol güneşli, çılgın sıcaklı bir günde yazıyorum. Yazmak için illa ki bir yerlere mi gitmelisin Arzu, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, gitmeliyim. Artık memlekette yazamaz oldum. Durduğum, kaldığım yerlerde kendime zamanı yettirememe gibi bir problemim oluştu son zamanlarda. Elle tutulur hiç bir şey yapmıyor olmama rağmen zamanım yetmiyor. Çünkü boş zamanlarımın yüzde 80'ini (rakamı olabildiğince masumlaştırarak yazdım) uyumaya harcıyorum. Çünkü gelmiş geçmiş en yorgun, en bitkin zamanlarımı yaşıyorum. 12 saat uyuduğum günün sabahında bile dinlenmiş hissetmiyorum. Gün boyu tek düşündüğüm şey, gece uyuyacağım (daha doğrusu uyuyamayacağım) uyku oluyor. Kaç saat uyuyacağımı hesaplayıp üzüldüğüm koskaca bir iki hafta geçirdim. Ve sanırım bu iki haftalık süre, bu zamana kadar biriktirmiş olduğum yorgunluklarımın üzerine eklenince sonuç bu oldu. Uykulu gözlerle yaşayan, dokunsan ağlayacak, sonra da bir güzel uyuyacak olan bir Arzu… Sürekli bir şekilde gece 3'te, 2'de, ve nihayet 1'de kalkıp işe gide gele güneş görmediğimi ve gece uykusu uyumadığımı fark ettim. Ve açıkçası ciddi anlamda kendime üzülmeye başladım. Uyku işte… Çek perdeleri, karart odaları, uyu gündüz de diyebilirsiniz. Demesi kolay. Yapması da kolay. Nitekim o yorgunlukla, bir süre sonra oturduğunuz koltukta dahi uyuyabilir hale geliyorsunuz zaten. Ama işin sağlık boyutu olduğu bir gerçek. O yüzden az önce ''diyebilirsiniz'' dediğim o cümleyi, demeyin arkadaşlar. Sinirlerim zıplıyor duyunca. Her neyse. Son iki gündür derin ve uzun gece uykusu uyuyabiliyorum. Çünkü Valencia'dayım. Mutluyum ve yaşadığımı hissediyorum. Ne zaman ki nefes aldığımı fark edebilecek bir boşluğum ve enerjim olsa bloga geldiğim gibi, işte şimdi yine buradayım. Konuşmayalı uzun zaman olduğu için biraz uzunca yazasım var. Bahsetmek istediğim ise, Fındık kedim!
Yeniden ''İlham Kedisi'' olmamı sağlayabilecek kedime kavuştum! Ben İstanbul'a taşındığımdan beri, yani iki yıldır annemler bakıyordu ona. İlk fırsatta yanıma alacağımı onlar da, Fındık da biliyordu tabii. Ve nihayet o gün geldiğinde, onu, stres nedir bilmeyen şehir Kuşadası'ndan alıp, stresin her köşe başında kol gezdiği şehir İstanbul'a getirdim. Ailemde uçağa binmemiş hiç bir kimseyi bırakmayacağıma and içtiğim için, Fındık da uçak yolculuğundan nasibini aldı. Kedi ile uçak yolculuğu nasıl olur, prosedürler nedir biraz bundan bahsedeyim size. İnanın zor bir tarafı yok. Biletinizi aldığınızda, ilk iş olarak ilgili havayolunun çağrı merkezini arayarak kabin içinde kedinizi taşıyacağınızın bilgisini vermeniz gerekiyor. Bunu uçuşa en geç 24 saat kalana kadar yapmalısınız. Ancak, bir uçuşa kabul edilecek kedi ve köpek sayıları uçak tiplerine göre değişebildiğinden dolayı, ne kadar erken rezervasyon yaparsanız evcil hayvanınızın uçuşa kabulu o kadar garanti olur. Çağrı merkezi size kabine kabul ettikleri evcil hayvan kabının ölçülerini söylüyor ve evcil hayvanınızın kabı ile beraber tartıldığında 8 kg'ı geçmediğinden emin olmanızı istiyor. Biz gelirken Atlas Global ile uçtuk. Zaten kargoda hayvan taşımıyorlar. Kabin içinde taşınan evcil hayvan için de sabit 20 TL ücret istiyorlar ve bunu check-in esnasında ödüyorsunuz. Bunun dışında Fındıkcığıma veterinerimizden Pet Pasaportu çıkardık.Havalı ismine bakmayın. Bu aslında bir aşı kartı. Tüm aşılarının tam ve yeni olduğuna dair bu kartı uçuş öncesi göstermeniz beklenebilir. Ben ne olur ne olmaz diye, veterinerden bu kedicik uçabilir diye bir yazı da aldım. Hiç gerekmedi, o ayrı. İzmir'den İstanbul'a uçacağımız için uçuş süresi de kısaydı. Bu da kedim ve benim adıma işleri biraz daha kolaylaştırıyordu. O yüzden kedimi narkoz ile uyuşturmak istemedim. Fındık Kuşadası'ndan İzmir'e kadarki araba yolculuğumuzda hiç gık etmedi. Sakince durdu. Arada bir kutusundan başını çıkarıp etrafı görmek istedi, o kadar. Havalimanına geldiğimizde de hala sessizdi. Uzun süren bu sakinliği, sessizliği beni tedirgin ediyordu aslında. Tuvalet ihtiyacı olursa diye kabına köpek tuvalet eğitiminde kullanılan örtü gibi pedlerden sermiştim. Şu an için görünürde böyle bir durum da yoktu. Fındık çiçek olmuş, kısık gözleriyle kabında oturuyordu. Uçağa geçmeden önce iki kere güvenlik kontrolünden geçmemiz gerekiyordu. Kediyi kabı ile birlikte x-ray'den geçirmek gibi birşey yok, merak etmeyin. Kutuyu boş hali ile banttan geçirirken, siz de kediniz kucağınızda kontrol kapısında geçiyorsunuz. Ama bu yazdığım kadar kolay olmuyor. Fındık'ın beni tedirgin eden sessizliği tevekkeli değilmiş. Evlatcığım korkudan sesini çıkarmaz olmuş. Valizleri kontrol noktasında bantlara atarken çıkan sesler, insan kalabalığı da onu iyice gerdi. Son olarak kucağıma almak için kabını açtığımda ben onu almayayım diye en dibe kadar gitmişti. Zorla kucağıma aldığımda kedim korkudan kuş kadar kalmış gibiydi. Tir tir titriyordu ve bana sımsıkı yapışmıştı. Ben ya kaçarsa diye korkarken, aynı korkuyu onun da benim için yaşadığını böylece fark ettim. İkinci kontrol noktasında da aynı korku dolu anlar tekrarlandı. Gerçekten çok çok çok üzüldüm onu böyle görünce. Narkozun tehlikesinden korktuğum için böyle bir yola başvurmamıştım. Ama yapsam daha mı rahat edecekti, gerçekten hala emin değilim. Her neyse en son uçağa bindiğimizde artık iyice keyifsizdi. Sürekli onunla ilgilendim, sevdim, öptüm. Çünkü ateşi çıkmıştı ve nefes alış verişi daha belirgin ve hızlıydı. Eve varana kadar akla karayı seçtim gerçekten. Ödlek kedime benim yüzümden birşey olacak diye benim de ayrıca ödüm koptu. Vardıktan sonra, yeni evine alışması maksimum yarım saat sürdü. Ve sonrasında ayakucumda böyle şaşkın ve mutluydu, nihayet…
İki haftadır Fındık'lı bir yaşam sürüyorum. Ve eve gelişlerimin bir heyecanı, bir mutluluğu var onun sayesinde. Bir de veled-i kedi benimle uyumayı çok seviyor. Hayatımda gördüğüm en yumuşak yastık. Bir de titreşimli, mırıltılı bir yastık. Mmmh! Bir de şöyle bir Fındık etkisi oluştu hayatımda. Onu bırakıp, evden ayrılmak istemiyorum. Mecburen yapıyorum, ama hiç içime sinmiyor. Sürekli onu düşünüyorum. Ona zarar verebilecek şeyleri yok etmeden evin kapısını onun üzerine kapatamıyorum. Eve döndüğüm zamanlarda da, daha kapıyı açmadan sesini duyabilmek için pür dikkat kesiliyorum. Her seferinde de beni özleyen, ben geldim diye ayaklarıma dolanan Fındık kedimi bulunca onu bırakıp gittiğime daha bir pişman oluyorum. Ama insanoğlu işte. Durmuyor durduğu yerde, şu iki bacaklı yaratıklar. Bakın yine, Valencia'dayım. Hani telefonlaşabilsek kedimle, veya ne bileyim Skype falan yapsak herşey daha kolay olacak ama, işte…
Ben kedime kavuştum, darısı başta Bayan Silvia olmak üzere tüm ayrı düşmüş kediseverlerin başına. Şimdilik bu kadar. Daha sık gelebilmeyi umuyorum. Çünkü blogumu çok özlüyorum. Sevgiler, İlham Kedisi
Share:

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #Son

Artık meydan okumamı bitirsem iyi olacak galiba, ne dersiniz?

Çok süründürmüşüm, çok uzatmışım gibi görünse de aslında tam da istediğim gibi oldu bu meydan okuma. Her gün yazılsın, şöyle yazılsın, böyle çizilsin diye kurallar koymadım hiç. Hatta istemediklerinizi cevaplamayın bile dedim, hatırlarsanız. Bu tamamlamak zorunda olduğumuz bir görev değildi çünkü. Bu bir ''Apartman Sohbeti'' idi. Ve tıpkı her apartmanın, her dairesinin misafir ettiği, tanık olduğu o uzun sohbetler gibiydi. Saatlerce süren kahvaltı sohbeti de olabilirdi bizimkisi, bir türlü bitmeyen kapı önü sohbeti de. Ama sanki, ''yahu saat geç oldu hayatta bırakmam, bu gece kalın bizde''li bir sohbetti bu meydan okuma. O yüzden herkes, canı ne zaman isterse katıldı ve canının istediği gibi bitirdi. O yüzden herkes tüm samimiyetiyle, pijamasıyla, kahvesiyle ve hatta ocaktaki yemeği ile çıkıp gelebildi. Sonuç olarak herkes çok sevdi. Ve ben de İlker Gümüşoluk'un YouTube'daki sohbetlerinden ilham alarak bunu bir meydan okumaya çevirmekle ne iyi ettiğimi gördüm.

Benim de son sorularımı yazma vaktim nihayet geldi çattı. Ha, bu demek değil ki bu meydan okuma da burada kapandı. Kapım her zaman açık, çıkın çıkın gelin. :)

Tüm sorular ve meydan okuma ilanım burada detaylıca yazıyor.

Gelelim son sorulara;

Almış olduğun en saçma teklif?


Bir teklif mi desek, zorunluluk mu bilemiyorum ama iki yıldır yaptığım en saçma şey şu ki, kedisiz yaşamayı kabul etmek. Evimde gerçek anlamda huzurlu hissedememe sebeplerimin en başında bu geliyordu. Başlarda her gece evde olmayışım, yatılara gittiğimde 3-4 geceye kadar eve gelmediğim zamanların olması sebebiyle bu teklife ''yani aslında evet ben şu an kedi de bakamam zaten'' diyerekten sıcak bakmıştım. Hayatımın hatasıymış.
Evde beni karşılayan bir kedim yoksa, eve gelmenin ne anlamı var?
Peki ya, uyurken ayaklarımın üzerine tüm ağırlığıyla kurulup uyuşmama ve karabasanlar görmeme sebep olan bir kedim yoksa uyumanın ne anlamı var?
Bir de ben tıkırtı duysa kedidir kedi kafasında olan bi insanım. Kedisiz evde tıkırtı duymanın ne demek olduğunu tahmin etmek ister misiniz?
özlenen anlık görüntülerden biri.

Neyse ki, bir kaç haftaya bu saçma hayat son buluyor ve Fındık kedimi yanıma ev arkadaşı olarak alıyorum. O da İstanbul'lu olacak ve onun sayesinde eve gelişler için mutlu bir sebebim olacak artık. Çok özledim!

Uzun süreli evde olmayışlarıma da bir çözüm bulucaz artık.

Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?


Kendimi çok değerli hissettiğim birden çok an var. Yaşadığım herhangi bir anda, belki şen bir kahkahadan sonra durup baktığım manzarada, özlemle sarılanım olduğunda, özlemle sarıldığım yanımda olduğunda kendimi çok ama çok değerli hissediyorum. İyi ki dediğim her an için kendimi daha değerli, daha işe yarar ve daha mutlu hissediyorum. Mutlu olduğum her an benim için çok değerli. Ve hiç bir şey, böyle bir anda bana kendimi değersiz hissettiremez. Sonuç olarak, evet çok değerli hissettiğim anlarım ve koskocaman değerli bir hayatım var.

Hangisi daha olası; cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?


İflah olmaz bir Harry Potter fanı olarak şunu tüm kalbimle söyleyebilirim ki, bence hepsi mümkün. Tek soru, neden bu mümküniyet içinde ben hayatıma cadı olarak devam edemiyorum olmalıydı. Hala öğrenmeye çalıştığım büyüler var, üzerlerinde çalışıyorum. Mesela zamanı yavaşlatma büyüsü... Mesela uykusuz yaşama büyüsü... Mesela kimilerinin çenelerini kapama büyüsü... Mesela ahkam kesenlerin ahkamlarını tersine çevirme büyüsü... Mesela eşşek sudan gelene kadar pata küte girişebilme büyüsü... Öhöm, ben kötü bir cadı değilim. Öhööm, öhhöm! Tamam, sakinim.

Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?

Bana huzuru getirin. Gerisi hiç mühim değil. Ne o çok müthiş dairede, ne de tek odada bana huzuru mumla aratmadığınız sürece yaşadığım her yer bana cennet olabilir.

Hayat sana ne öğretti?

Bir kere şuna bir açıklık getirelim. Herşeyden önce bu zamana kadar öğrendiğim acı, tatlı ne kadar şey varsa bunların hepsini insanlardan öğrendim. Hayatın bu konuda hiç bir suçu yok. Karşıma çıkan her insan, her durum hayatın bana getirdiği şeyler gibi görünse de, işler yolunda gitmediğinde hayatıma yüklenmemem gerektiğini ve hayattan zevk almamak gibi bir sonuca varmamam gerektiğini tam bu noktada anlayıp öğrendim. Yüklenmem gereken, insanlar.

İstemediğim bir durumda beni bırakan insanları oldukları noktada kendileri ile baş başa bırakmayı öğrendim.

Susmayı öğrendim. Çok konuşan, boş konuşan insanlara karşı susmayı ve onları dinlememeyi öğrendim. Bıraktım, kendilerini anlatıp kendileri dinlesinler. Tam olarak zevk aldıkları şekilde kendi kendilerini acındırsınlar, haklı çıkarsınlar, bağırsınlar ve en nihayetinde sussunlar. Kimseye doğruyu yanlışı konuşarak, dil dökerek öğretemeyeceğimi öğrendim. Bu yüzden kendimi hırpalamıyorum.

Her duruma ayak uydurabilmeyi, her duygu değişimimle zor da olsa baş edebilmeyi öğrendim. Bazen gittikçe zorlaşan şeyler ile bu yeteneğimi daha da geliştirdim. Öğrendim ki; o da geçecek, bu da...

En güzel şeylerin, en beklenmedik zamanlarda gerçekleştiğini öğretti hayat bana. Onun güzel sürprizler yapmayı sevdiğini biliyorum. O yüzden sabretmeyi öğrenmeye çabalıyorum. Her yaşımda, biraz daha fazla gayretle sabrediyorum.

Ve daha çok şey öğreneceğim.

Son bir Apartman Sohbetleri videosu ile bu macerayı şimdilik burada kendi adıma bitiriyorum. Yenileri için heyecanlıyım. İyi ki katıldınız! İyi ki tanıştık!


Bihter Dinçel - Apartman Sohbetleri

Share:

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Montreal'e Uçtum!

Blogda yazı yazma zincirini kıralı bir ayı geçmiş bile. Son bir ay içinde neler neler oldu bitti şimdi yazmaya kalksam ne kadar sürer acaba? Nisan ayı hayatımın en güzel bir ayıydı. Bana getirdiği bir sürü güzel anı, yeni bir yaş ve yeni başlangıçlar ile asla unutamayacağım kadar güzeldi. Yılın ilk yarısı bitmek üzereyken hala bana yenilik getiren şeyler oluyor etrafımda. İyi veya kötü diyemem bazıları için. Bana düşen tüm bunlara ayak uydurmak sadece.
Daha detaylı yazıcam bu paragrafı, merak etmeyin. Blogda günlük tadında yazmak ve hayatımda olup bitenlerden bahsetmek de özlediklerim arasında.

Ama önce sizi uçurmak istediğim bir yer var.

Yaklaşık 10 saat uçsak, sonra 7 saatlik bir saat farkına girip Jetlag olsak ve tüm bunları Kuzey Amerika'da bulunan Avrupai bir şehirde doyasıya gezerek sonlandırsak nasıl olur? Öyleyse Montreal'e hoşgeldiniz. Burası Kanada'nın Paris'i! Kanada'da resmi dilin ingilizce olmasına rağmen, Montreal dünyada Paris'ten sonra fransızcanın en çok konuşulduğu ikinci şehir olarak geçiyor. Hal böyle olunca bir mekana girdiğinizde iki dilde selamlanıyorsunuz ve şehri gezerken her iki kültürün de yansımalarını görüyorsunuz.
Hem modern, hem tarihi binaları ile burası hem Amerika hem Avrupa. Her caddede, her sokakta nerede olduğumuzu şaşırmamın tek sebebi jetlag değil yani.



Montreal'de gezilmesi gereken yerleri şöyle bir araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk yer Notre Dame Bazilikası oluyor. Ki bu da yine kendinizi Paris'de hissetmenize neden olacak bir yer.
Notre Dame Basilica



Işıkları, renkleri ve sahip olduğu boydan boya derinliği ile neo-gotik mimarinin izlemesi en keyifli yerlerinden birinde olduğumu gördüm. Biraz fotoğrafladıktan sonra da tam olarak öyle yaptım. Turistlerin arasına karıştım, oturdum ve bu manzarayı izledim.

Bazilika'nın bulunduğu Street West bölgesini gezdikten sonra size önerim, modern caddeleri arşınlayarak Old Montreal bölgesine gitmeniz.




Old Montreal

Yerel saat ile biyolojik saatimin tutmaması sebebiyle ben tüm bu geziyi sabah 6 buçukta kalkarak yaptım. Haliyle Old Montreal'i boydan boya ikiden fazla arşınlayacak kadar zamanım vardı. Her sokağına girdim çıktım. Ve gördüm ki, çok kısa bir süre sonra haritaya bile ihtiyacım kalmamış. Herhangi bir haritaya, uygulamaya veya birine yer sormaya ihtiyaç duymadan gezebileceğiniz şehir sayısı çok azdır. Karmaşadan uzak hareketliliği ile Montreal bu şansı size veren bir şehir. O yüzden yürüyerek gezmenin tadını çıkarın.

Yine Old Montreal'de bulunan, Saint Paul Street sahip olduğu birbirinden zevkli kafe ve restoranları, keyifli kalabalığı ile favori caddem oldu. O kadar favorim oldu ki, gündüz ayrı gece ayrı uğradım aynı caddeye.
Önünden geçtiğimiz her kafe için, ''yaaa şöyle bi yerim olsa daha başka ne isterdim'' deyip durduk. 


Herkesin tavsiye ettiği, muhakkak uğranılması gereken bir kafe-restoran olan ''Olive + Gourmando'' da yine St. Paul caddesinde. Tıka basa dolu olduğu için ilk uğramamda, sadece kapısındaki yansımamın fotoğrafını çekebildim. Akşam yemeği için uğrarız artık dedim ama akşam geldiğimde beni bekleyen bir sürpriz vardı. Bu tatlış mekan akşam 5'e kadar açıkmış. Yolunuz düşerse ve burayı görürseniz açlığınızı ertelemeyiniz, bunu da bir yere not ediniz.

Hazır mekanlardan laf lafı açmışken diğer olmazsa olmazdan da bahsedeyim.

3 Brasseurs
Birden fazla şubesi bulunan ''3 Brasseurs'' ev yapımı biraları ve lezzetli menuleri ile meşhur. Ama burayı özel kılan  asıl şey, 100 yıllık bir geçmişi olması. Evet, saygıyla selamladığınızı görür gibiyim. Benim favori 3 Brasseurs'um St. Catherine Street'de bulunan ve bence akşam için kendinizi buraya saklamalısınız. Son akşam, yemek yemek için buraya geldiğimizde içerideki ekranlarda buz hokeyi maçı vardı ve tüm kalabalık gürültülü bir şekilde maçı izliyordu. Tüm bunlar olup biterken bir ara  tüm çalışanlar hep bir ağızdan gür bir sesle ne olduğunu anlayamadığım bir marşı söyleyerek barda oturan bir gruba biralarını sundular. Sonradan garsona sorup öğrendiğime göre bu şatafatlı marş, tamamen kendi uydurdukları, menudeki en pahalı beş çeşit birayı bir kerede sipariş veren müşteriyi neşelendirmek ve gaza getirmek için yaptıkları bir şeymiş. Azıcık şımarmak isterseniz aklınızda bulunsun.






Burada mutlu ve nazik insanların fazlalığına şaşıracaksınız. Gülümseyerek yürüyen insanları görünce, ya ben ya onlar tam bilmiyorum ama, uzaydan gelmiş gibi hissediyorum. Fotoğraf çektiğinizi görünce kadrajı bozmamak için durup bekleyen, fark edip yolunu değiştiren ya da fark etmeyip geçtiyse bin takla ile özür dileyen kibar insanları bildiniz mi? Evet, ben de gördüğüm yerde onları tutup öpmek isteyenlerdenim. Montreal'de ise durum biraz daha farklı.  Gelin senaryoyu tekrar inceleyelim.
Siz yine karşıya geçmiş, arkadaşınızın fotoğrafını çekiyor olun. Aranızda da akan bir araç trafiği olsun. Haliyle fotoğrafı çekmek için araçların geçmediği bir anı kollarsınız.
İşte, Montreal'da böyle bir anı kovalamak için zahmet çekmeye son!
Sizi gören araç sürücüsü durup fotoğrafı çekmenizi bekliyor. Evet, baya baya öylece durup bekliyor.
Abartmıyorum. Bu blogda ben ne zaman abarttım? Bu olay iki kez başımıza geldi. İlkinde hayatımızın şokunu yaşayıp ''galiba az önce dünya üzerindeki en nazik insanı gördük'' demiştik ki, ikincisini de aynen böyle yaşayınca durumu Montreal'e ve Montreallilere genellemeye karar verdik.


Rue St. Catherine
China Town- Montreal
Bir de burası nasıl bir yer biliyor musunuz? Hani bazen deriz; ''ya keşke Avrupa'da yaşamak, çalışmak için ingilizce yeterli olsa, üff ne kolay olurdu herşey'' diye. Ben sıkça diyorum mesela. Montreal tam olarak bu hayale uyan bir yer. Hem Avrupai, hem de anadillerinden biri İngilizce. Ha sen diyorsan ki, bende Fransızca var o da kabulü. Bir de yaşaması keyifli bir yer bence. İkinci günün sabahında elimle koymuş gibi bir yerlere giderken, bu hisse çokça kapıldım.
Mont-Royal Parc

Girdiğimiz her mekanda çalışan insanların mutlulukla işini yaptığını gördüm. İşini yaparsın da, mutlulukla nasıl yaparsın? İşini sevmen yeter mi bunu başarabilmen için? Bence yetmez. Hayatını sevmene neden olacak sebeplere ihtiyacın var bunun için. Çünkü ancak bu şekilde, her durumla baş edebilirsin ve hatta bunun baş etmek olduğunu bile fark etmezsin. İş yaptığını da fark etmezsin. Sanki o kafe ve restoranlarda çalışanlar, iş yapmıyordu da yeni insanlarla tanışıyordu. Her biri masamızda sohbet etti. Havanın dengesizliğinden, dün akşamki bir müşterinin menudeki tatlıları beğenmeyişinden, ya da ne bileyim bu konuya nereden geldik acaba dediğim herhangi birşeyden sohbet eden insanlar. Şey gibi değil hani, kaç saat kalmış mesaimin bitmesine diye isterikli bir şekilde saate bakmak gibi değil yani onlarınki. Bilmem anlatabildim mi?



Pılı pırtıyı toplayıp taşınmalık yeni bir ülke daha anlattım size. Umarım şu an bu yazıyı kapatıp ''Kanada'da göçmenlik'', ''Kanada'da nasıl yaşarım?'' gibş yazıları okumaya başlamışsınızdır bile.

Kaçılası başka diyarlarda görüşmek üzere sevgili blog!

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Hakkımda

Fotoğrafım

Siz şimdilik beni blog yazan bir İlham Kedisi olarak tanıyın.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com