30 Haziran 2017 Cuma

Kedili Medili Bir Yazı

Herkese kocaman bir merhaba! Size Valencia'da bol güneşli, çılgın sıcaklı bir günde yazıyorum. Yazmak için illa ki bir yerlere mi gitmelisin Arzu, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, gitmeliyim. Artık memlekette yazamaz oldum. Durduğum, kaldığım yerlerde kendime zamanı yettirememe gibi bir problemim oluştu son zamanlarda. Elle tutulur hiç bir şey yapmıyor olmama rağmen zamanım yetmiyor. Çünkü boş zamanlarımın yüzde 80'ini (rakamı olabildiğince masumlaştırarak yazdım) uyumaya harcıyorum. Çünkü gelmiş geçmiş en yorgun, en bitkin zamanlarımı yaşıyorum. 12 saat uyuduğum günün sabahında bile dinlenmiş hissetmiyorum. Gün boyu tek düşündüğüm şey, gece uyuyacağım (daha doğrusu uyuyamayacağım) uyku oluyor. Kaç saat uyuyacağımı hesaplayıp üzüldüğüm koskaca bir iki hafta geçirdim. Ve sanırım bu iki haftalık süre, bu zamana kadar biriktirmiş olduğum yorgunluklarımın üzerine eklenince sonuç bu oldu. Uykulu gözlerle yaşayan, dokunsan ağlayacak, sonra da bir güzel uyuyacak olan bir Arzu… Sürekli bir şekilde gece 3'te, 2'de, ve nihayet 1'de kalkıp işe gide gele güneş görmediğimi ve gece uykusu uyumadığımı fark ettim. Ve açıkçası ciddi anlamda kendime üzülmeye başladım. Uyku işte… Çek perdeleri, karart odaları, uyu gündüz de diyebilirsiniz. Demesi kolay. Yapması da kolay. Nitekim o yorgunlukla, bir süre sonra oturduğunuz koltukta dahi uyuyabilir hale geliyorsunuz zaten. Ama işin sağlık boyutu olduğu bir gerçek. O yüzden az önce ''diyebilirsiniz'' dediğim o cümleyi, demeyin arkadaşlar. Sinirlerim zıplıyor duyunca. Her neyse. Son iki gündür derin ve uzun gece uykusu uyuyabiliyorum. Çünkü Valencia'dayım. Mutluyum ve yaşadığımı hissediyorum. Ne zaman ki nefes aldığımı fark edebilecek bir boşluğum ve enerjim olsa bloga geldiğim gibi, işte şimdi yine buradayım. Konuşmayalı uzun zaman olduğu için biraz uzunca yazasım var. Bahsetmek istediğim ise, Fındık kedim!
Yeniden ''İlham Kedisi'' olmamı sağlayabilecek kedime kavuştum! Ben İstanbul'a taşındığımdan beri, yani iki yıldır annemler bakıyordu ona. İlk fırsatta yanıma alacağımı onlar da, Fındık da biliyordu tabii. Ve nihayet o gün geldiğinde, onu, stres nedir bilmeyen şehir Kuşadası'ndan alıp, stresin her köşe başında kol gezdiği şehir İstanbul'a getirdim. Ailemde uçağa binmemiş hiç bir kimseyi bırakmayacağıma and içtiğim için, Fındık da uçak yolculuğundan nasibini aldı. Kedi ile uçak yolculuğu nasıl olur, prosedürler nedir biraz bundan bahsedeyim size. İnanın zor bir tarafı yok. Biletinizi aldığınızda, ilk iş olarak ilgili havayolunun çağrı merkezini arayarak kabin içinde kedinizi taşıyacağınızın bilgisini vermeniz gerekiyor. Bunu uçuşa en geç 24 saat kalana kadar yapmalısınız. Ancak, bir uçuşa kabul edilecek kedi ve köpek sayıları uçak tiplerine göre değişebildiğinden dolayı, ne kadar erken rezervasyon yaparsanız evcil hayvanınızın uçuşa kabulu o kadar garanti olur. Çağrı merkezi size kabine kabul ettikleri evcil hayvan kabının ölçülerini söylüyor ve evcil hayvanınızın kabı ile beraber tartıldığında 8 kg'ı geçmediğinden emin olmanızı istiyor. Biz gelirken Atlas Global ile uçtuk. Zaten kargoda hayvan taşımıyorlar. Kabin içinde taşınan evcil hayvan için de sabit 20 TL ücret istiyorlar ve bunu check-in esnasında ödüyorsunuz. Bunun dışında Fındıkcığıma veterinerimizden Pet Pasaportu çıkardık.Havalı ismine bakmayın. Bu aslında bir aşı kartı. Tüm aşılarının tam ve yeni olduğuna dair bu kartı uçuş öncesi göstermeniz beklenebilir. Ben ne olur ne olmaz diye, veterinerden bu kedicik uçabilir diye bir yazı da aldım. Hiç gerekmedi, o ayrı. İzmir'den İstanbul'a uçacağımız için uçuş süresi de kısaydı. Bu da kedim ve benim adıma işleri biraz daha kolaylaştırıyordu. O yüzden kedimi narkoz ile uyuşturmak istemedim. Fındık Kuşadası'ndan İzmir'e kadarki araba yolculuğumuzda hiç gık etmedi. Sakince durdu. Arada bir kutusundan başını çıkarıp etrafı görmek istedi, o kadar. Havalimanına geldiğimizde de hala sessizdi. Uzun süren bu sakinliği, sessizliği beni tedirgin ediyordu aslında. Tuvalet ihtiyacı olursa diye kabına köpek tuvalet eğitiminde kullanılan örtü gibi pedlerden sermiştim. Şu an için görünürde böyle bir durum da yoktu. Fındık çiçek olmuş, kısık gözleriyle kabında oturuyordu. Uçağa geçmeden önce iki kere güvenlik kontrolünden geçmemiz gerekiyordu. Kediyi kabı ile birlikte x-ray'den geçirmek gibi birşey yok, merak etmeyin. Kutuyu boş hali ile banttan geçirirken, siz de kediniz kucağınızda kontrol kapısında geçiyorsunuz. Ama bu yazdığım kadar kolay olmuyor. Fındık'ın beni tedirgin eden sessizliği tevekkeli değilmiş. Evlatcığım korkudan sesini çıkarmaz olmuş. Valizleri kontrol noktasında bantlara atarken çıkan sesler, insan kalabalığı da onu iyice gerdi. Son olarak kucağıma almak için kabını açtığımda ben onu almayayım diye en dibe kadar gitmişti. Zorla kucağıma aldığımda kedim korkudan kuş kadar kalmış gibiydi. Tir tir titriyordu ve bana sımsıkı yapışmıştı. Ben ya kaçarsa diye korkarken, aynı korkuyu onun da benim için yaşadığını böylece fark ettim. İkinci kontrol noktasında da aynı korku dolu anlar tekrarlandı. Gerçekten çok çok çok üzüldüm onu böyle görünce. Narkozun tehlikesinden korktuğum için böyle bir yola başvurmamıştım. Ama yapsam daha mı rahat edecekti, gerçekten hala emin değilim. Her neyse en son uçağa bindiğimizde artık iyice keyifsizdi. Sürekli onunla ilgilendim, sevdim, öptüm. Çünkü ateşi çıkmıştı ve nefes alış verişi daha belirgin ve hızlıydı. Eve varana kadar akla karayı seçtim gerçekten. Ödlek kedime benim yüzümden birşey olacak diye benim de ayrıca ödüm koptu. Vardıktan sonra, yeni evine alışması maksimum yarım saat sürdü. Ve sonrasında ayakucumda böyle şaşkın ve mutluydu, nihayet…
İki haftadır Fındık'lı bir yaşam sürüyorum. Ve eve gelişlerimin bir heyecanı, bir mutluluğu var onun sayesinde. Bir de veled-i kedi benimle uyumayı çok seviyor. Hayatımda gördüğüm en yumuşak yastık. Bir de titreşimli, mırıltılı bir yastık. Mmmh! Bir de şöyle bir Fındık etkisi oluştu hayatımda. Onu bırakıp, evden ayrılmak istemiyorum. Mecburen yapıyorum, ama hiç içime sinmiyor. Sürekli onu düşünüyorum. Ona zarar verebilecek şeyleri yok etmeden evin kapısını onun üzerine kapatamıyorum. Eve döndüğüm zamanlarda da, daha kapıyı açmadan sesini duyabilmek için pür dikkat kesiliyorum. Her seferinde de beni özleyen, ben geldim diye ayaklarıma dolanan Fındık kedimi bulunca onu bırakıp gittiğime daha bir pişman oluyorum. Ama insanoğlu işte. Durmuyor durduğu yerde, şu iki bacaklı yaratıklar. Bakın yine, Valencia'dayım. Hani telefonlaşabilsek kedimle, veya ne bileyim Skype falan yapsak herşey daha kolay olacak ama, işte…
Ben kedime kavuştum, darısı başta Bayan Silvia olmak üzere tüm ayrı düşmüş kediseverlerin başına. Şimdilik bu kadar. Daha sık gelebilmeyi umuyorum. Çünkü blogumu çok özlüyorum. Sevgiler, İlham Kedisi
Share:

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #Son

Artık meydan okumamı bitirsem iyi olacak galiba, ne dersiniz?

Çok süründürmüşüm, çok uzatmışım gibi görünse de aslında tam da istediğim gibi oldu bu meydan okuma. Her gün yazılsın, şöyle yazılsın, böyle çizilsin diye kurallar koymadım hiç. Hatta istemediklerinizi cevaplamayın bile dedim, hatırlarsanız. Bu tamamlamak zorunda olduğumuz bir görev değildi çünkü. Bu bir ''Apartman Sohbeti'' idi. Ve tıpkı her apartmanın, her dairesinin misafir ettiği, tanık olduğu o uzun sohbetler gibiydi. Saatlerce süren kahvaltı sohbeti de olabilirdi bizimkisi, bir türlü bitmeyen kapı önü sohbeti de. Ama sanki, ''yahu saat geç oldu hayatta bırakmam, bu gece kalın bizde''li bir sohbetti bu meydan okuma. O yüzden herkes, canı ne zaman isterse katıldı ve canının istediği gibi bitirdi. O yüzden herkes tüm samimiyetiyle, pijamasıyla, kahvesiyle ve hatta ocaktaki yemeği ile çıkıp gelebildi. Sonuç olarak herkes çok sevdi. Ve ben de İlker Gümüşoluk'un YouTube'daki sohbetlerinden ilham alarak bunu bir meydan okumaya çevirmekle ne iyi ettiğimi gördüm.

Benim de son sorularımı yazma vaktim nihayet geldi çattı. Ha, bu demek değil ki bu meydan okuma da burada kapandı. Kapım her zaman açık, çıkın çıkın gelin. :)

Tüm sorular ve meydan okuma ilanım burada detaylıca yazıyor.

Gelelim son sorulara;

Almış olduğun en saçma teklif?


Bir teklif mi desek, zorunluluk mu bilemiyorum ama iki yıldır yaptığım en saçma şey şu ki, kedisiz yaşamayı kabul etmek. Evimde gerçek anlamda huzurlu hissedememe sebeplerimin en başında bu geliyordu. Başlarda her gece evde olmayışım, yatılara gittiğimde 3-4 geceye kadar eve gelmediğim zamanların olması sebebiyle bu teklife ''yani aslında evet ben şu an kedi de bakamam zaten'' diyerekten sıcak bakmıştım. Hayatımın hatasıymış.
Evde beni karşılayan bir kedim yoksa, eve gelmenin ne anlamı var?
Peki ya, uyurken ayaklarımın üzerine tüm ağırlığıyla kurulup uyuşmama ve karabasanlar görmeme sebep olan bir kedim yoksa uyumanın ne anlamı var?
Bir de ben tıkırtı duysa kedidir kedi kafasında olan bi insanım. Kedisiz evde tıkırtı duymanın ne demek olduğunu tahmin etmek ister misiniz?
özlenen anlık görüntülerden biri.

Neyse ki, bir kaç haftaya bu saçma hayat son buluyor ve Fındık kedimi yanıma ev arkadaşı olarak alıyorum. O da İstanbul'lu olacak ve onun sayesinde eve gelişler için mutlu bir sebebim olacak artık. Çok özledim!

Uzun süreli evde olmayışlarıma da bir çözüm bulucaz artık.

Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?


Kendimi çok değerli hissettiğim birden çok an var. Yaşadığım herhangi bir anda, belki şen bir kahkahadan sonra durup baktığım manzarada, özlemle sarılanım olduğunda, özlemle sarıldığım yanımda olduğunda kendimi çok ama çok değerli hissediyorum. İyi ki dediğim her an için kendimi daha değerli, daha işe yarar ve daha mutlu hissediyorum. Mutlu olduğum her an benim için çok değerli. Ve hiç bir şey, böyle bir anda bana kendimi değersiz hissettiremez. Sonuç olarak, evet çok değerli hissettiğim anlarım ve koskocaman değerli bir hayatım var.

Hangisi daha olası; cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?


İflah olmaz bir Harry Potter fanı olarak şunu tüm kalbimle söyleyebilirim ki, bence hepsi mümkün. Tek soru, neden bu mümküniyet içinde ben hayatıma cadı olarak devam edemiyorum olmalıydı. Hala öğrenmeye çalıştığım büyüler var, üzerlerinde çalışıyorum. Mesela zamanı yavaşlatma büyüsü... Mesela uykusuz yaşama büyüsü... Mesela kimilerinin çenelerini kapama büyüsü... Mesela ahkam kesenlerin ahkamlarını tersine çevirme büyüsü... Mesela eşşek sudan gelene kadar pata küte girişebilme büyüsü... Öhöm, ben kötü bir cadı değilim. Öhööm, öhhöm! Tamam, sakinim.

Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?

Bana huzuru getirin. Gerisi hiç mühim değil. Ne o çok müthiş dairede, ne de tek odada bana huzuru mumla aratmadığınız sürece yaşadığım her yer bana cennet olabilir.

Hayat sana ne öğretti?

Bir kere şuna bir açıklık getirelim. Herşeyden önce bu zamana kadar öğrendiğim acı, tatlı ne kadar şey varsa bunların hepsini insanlardan öğrendim. Hayatın bu konuda hiç bir suçu yok. Karşıma çıkan her insan, her durum hayatın bana getirdiği şeyler gibi görünse de, işler yolunda gitmediğinde hayatıma yüklenmemem gerektiğini ve hayattan zevk almamak gibi bir sonuca varmamam gerektiğini tam bu noktada anlayıp öğrendim. Yüklenmem gereken, insanlar.

İstemediğim bir durumda beni bırakan insanları oldukları noktada kendileri ile baş başa bırakmayı öğrendim.

Susmayı öğrendim. Çok konuşan, boş konuşan insanlara karşı susmayı ve onları dinlememeyi öğrendim. Bıraktım, kendilerini anlatıp kendileri dinlesinler. Tam olarak zevk aldıkları şekilde kendi kendilerini acındırsınlar, haklı çıkarsınlar, bağırsınlar ve en nihayetinde sussunlar. Kimseye doğruyu yanlışı konuşarak, dil dökerek öğretemeyeceğimi öğrendim. Bu yüzden kendimi hırpalamıyorum.

Her duruma ayak uydurabilmeyi, her duygu değişimimle zor da olsa baş edebilmeyi öğrendim. Bazen gittikçe zorlaşan şeyler ile bu yeteneğimi daha da geliştirdim. Öğrendim ki; o da geçecek, bu da...

En güzel şeylerin, en beklenmedik zamanlarda gerçekleştiğini öğretti hayat bana. Onun güzel sürprizler yapmayı sevdiğini biliyorum. O yüzden sabretmeyi öğrenmeye çabalıyorum. Her yaşımda, biraz daha fazla gayretle sabrediyorum.

Ve daha çok şey öğreneceğim.

Son bir Apartman Sohbetleri videosu ile bu macerayı şimdilik burada kendi adıma bitiriyorum. Yenileri için heyecanlıyım. İyi ki katıldınız! İyi ki tanıştık!


Bihter Dinçel - Apartman Sohbetleri

Share:

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Montreal'e Uçtum!

Blogda yazı yazma zincirini kıralı bir ayı geçmiş bile. Son bir ay içinde neler neler oldu bitti şimdi yazmaya kalksam ne kadar sürer acaba? Nisan ayı hayatımın en güzel bir ayıydı. Bana getirdiği bir sürü güzel anı, yeni bir yaş ve yeni başlangıçlar ile asla unutamayacağım kadar güzeldi. Yılın ilk yarısı bitmek üzereyken hala bana yenilik getiren şeyler oluyor etrafımda. İyi veya kötü diyemem bazıları için. Bana düşen tüm bunlara ayak uydurmak sadece.
Daha detaylı yazıcam bu paragrafı, merak etmeyin. Blogda günlük tadında yazmak ve hayatımda olup bitenlerden bahsetmek de özlediklerim arasında.

Ama önce sizi uçurmak istediğim bir yer var.

Yaklaşık 10 saat uçsak, sonra 7 saatlik bir saat farkına girip Jetlag olsak ve tüm bunları Kuzey Amerika'da bulunan Avrupai bir şehirde doyasıya gezerek sonlandırsak nasıl olur? Öyleyse Montreal'e hoşgeldiniz. Burası Kanada'nın Paris'i! Kanada'da resmi dilin ingilizce olmasına rağmen, Montreal dünyada Paris'ten sonra fransızcanın en çok konuşulduğu ikinci şehir olarak geçiyor. Hal böyle olunca bir mekana girdiğinizde iki dilde selamlanıyorsunuz ve şehri gezerken her iki kültürün de yansımalarını görüyorsunuz.
Hem modern, hem tarihi binaları ile burası hem Amerika hem Avrupa. Her caddede, her sokakta nerede olduğumuzu şaşırmamın tek sebebi jetlag değil yani.



Montreal'de gezilmesi gereken yerleri şöyle bir araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk yer Notre Dame Bazilikası oluyor. Ki bu da yine kendinizi Paris'de hissetmenize neden olacak bir yer.
Notre Dame Basilica



Işıkları, renkleri ve sahip olduğu boydan boya derinliği ile neo-gotik mimarinin izlemesi en keyifli yerlerinden birinde olduğumu gördüm. Biraz fotoğrafladıktan sonra da tam olarak öyle yaptım. Turistlerin arasına karıştım, oturdum ve bu manzarayı izledim.

Bazilika'nın bulunduğu Street West bölgesini gezdikten sonra size önerim, modern caddeleri arşınlayarak Old Montreal bölgesine gitmeniz.




Old Montreal

Yerel saat ile biyolojik saatimin tutmaması sebebiyle ben tüm bu geziyi sabah 6 buçukta kalkarak yaptım. Haliyle Old Montreal'i boydan boya ikiden fazla arşınlayacak kadar zamanım vardı. Her sokağına girdim çıktım. Ve gördüm ki, çok kısa bir süre sonra haritaya bile ihtiyacım kalmamış. Herhangi bir haritaya, uygulamaya veya birine yer sormaya ihtiyaç duymadan gezebileceğiniz şehir sayısı çok azdır. Karmaşadan uzak hareketliliği ile Montreal bu şansı size veren bir şehir. O yüzden yürüyerek gezmenin tadını çıkarın.

Yine Old Montreal'de bulunan, Saint Paul Street sahip olduğu birbirinden zevkli kafe ve restoranları, keyifli kalabalığı ile favori caddem oldu. O kadar favorim oldu ki, gündüz ayrı gece ayrı uğradım aynı caddeye.
Önünden geçtiğimiz her kafe için, ''yaaa şöyle bi yerim olsa daha başka ne isterdim'' deyip durduk. 


Herkesin tavsiye ettiği, muhakkak uğranılması gereken bir kafe-restoran olan ''Olive + Gourmando'' da yine St. Paul caddesinde. Tıka basa dolu olduğu için ilk uğramamda, sadece kapısındaki yansımamın fotoğrafını çekebildim. Akşam yemeği için uğrarız artık dedim ama akşam geldiğimde beni bekleyen bir sürpriz vardı. Bu tatlış mekan akşam 5'e kadar açıkmış. Yolunuz düşerse ve burayı görürseniz açlığınızı ertelemeyiniz, bunu da bir yere not ediniz.

Hazır mekanlardan laf lafı açmışken diğer olmazsa olmazdan da bahsedeyim.

3 Brasseurs
Birden fazla şubesi bulunan ''3 Brasseurs'' ev yapımı biraları ve lezzetli menuleri ile meşhur. Ama burayı özel kılan  asıl şey, 100 yıllık bir geçmişi olması. Evet, saygıyla selamladığınızı görür gibiyim. Benim favori 3 Brasseurs'um St. Catherine Street'de bulunan ve bence akşam için kendinizi buraya saklamalısınız. Son akşam, yemek yemek için buraya geldiğimizde içerideki ekranlarda buz hokeyi maçı vardı ve tüm kalabalık gürültülü bir şekilde maçı izliyordu. Tüm bunlar olup biterken bir ara  tüm çalışanlar hep bir ağızdan gür bir sesle ne olduğunu anlayamadığım bir marşı söyleyerek barda oturan bir gruba biralarını sundular. Sonradan garsona sorup öğrendiğime göre bu şatafatlı marş, tamamen kendi uydurdukları, menudeki en pahalı beş çeşit birayı bir kerede sipariş veren müşteriyi neşelendirmek ve gaza getirmek için yaptıkları bir şeymiş. Azıcık şımarmak isterseniz aklınızda bulunsun.






Burada mutlu ve nazik insanların fazlalığına şaşıracaksınız. Gülümseyerek yürüyen insanları görünce, ya ben ya onlar tam bilmiyorum ama, uzaydan gelmiş gibi hissediyorum. Fotoğraf çektiğinizi görünce kadrajı bozmamak için durup bekleyen, fark edip yolunu değiştiren ya da fark etmeyip geçtiyse bin takla ile özür dileyen kibar insanları bildiniz mi? Evet, ben de gördüğüm yerde onları tutup öpmek isteyenlerdenim. Montreal'de ise durum biraz daha farklı.  Gelin senaryoyu tekrar inceleyelim.
Siz yine karşıya geçmiş, arkadaşınızın fotoğrafını çekiyor olun. Aranızda da akan bir araç trafiği olsun. Haliyle fotoğrafı çekmek için araçların geçmediği bir anı kollarsınız.
İşte, Montreal'da böyle bir anı kovalamak için zahmet çekmeye son!
Sizi gören araç sürücüsü durup fotoğrafı çekmenizi bekliyor. Evet, baya baya öylece durup bekliyor.
Abartmıyorum. Bu blogda ben ne zaman abarttım? Bu olay iki kez başımıza geldi. İlkinde hayatımızın şokunu yaşayıp ''galiba az önce dünya üzerindeki en nazik insanı gördük'' demiştik ki, ikincisini de aynen böyle yaşayınca durumu Montreal'e ve Montreallilere genellemeye karar verdik.


Rue St. Catherine
China Town- Montreal
Bir de burası nasıl bir yer biliyor musunuz? Hani bazen deriz; ''ya keşke Avrupa'da yaşamak, çalışmak için ingilizce yeterli olsa, üff ne kolay olurdu herşey'' diye. Ben sıkça diyorum mesela. Montreal tam olarak bu hayale uyan bir yer. Hem Avrupai, hem de anadillerinden biri İngilizce. Ha sen diyorsan ki, bende Fransızca var o da kabulü. Bir de yaşaması keyifli bir yer bence. İkinci günün sabahında elimle koymuş gibi bir yerlere giderken, bu hisse çokça kapıldım.
Mont-Royal Parc

Girdiğimiz her mekanda çalışan insanların mutlulukla işini yaptığını gördüm. İşini yaparsın da, mutlulukla nasıl yaparsın? İşini sevmen yeter mi bunu başarabilmen için? Bence yetmez. Hayatını sevmene neden olacak sebeplere ihtiyacın var bunun için. Çünkü ancak bu şekilde, her durumla baş edebilirsin ve hatta bunun baş etmek olduğunu bile fark etmezsin. İş yaptığını da fark etmezsin. Sanki o kafe ve restoranlarda çalışanlar, iş yapmıyordu da yeni insanlarla tanışıyordu. Her biri masamızda sohbet etti. Havanın dengesizliğinden, dün akşamki bir müşterinin menudeki tatlıları beğenmeyişinden, ya da ne bileyim bu konuya nereden geldik acaba dediğim herhangi birşeyden sohbet eden insanlar. Şey gibi değil hani, kaç saat kalmış mesaimin bitmesine diye isterikli bir şekilde saate bakmak gibi değil yani onlarınki. Bilmem anlatabildim mi?



Pılı pırtıyı toplayıp taşınmalık yeni bir ülke daha anlattım size. Umarım şu an bu yazıyı kapatıp ''Kanada'da göçmenlik'', ''Kanada'da nasıl yaşarım?'' gibş yazıları okumaya başlamışsınızdır bile.

Kaçılası başka diyarlarda görüşmek üzere sevgili blog!

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

1 Nisan 2017 Cumartesi

İstanbul'da Turist Olmak

Hafta başında erkek kardeşim geldi İstanbul'a. Dün itibariyle biten eğitimlerim, o geldiğinde devam ediyordu. Haliyle evden sabah çıkıp akşam geliyordum. E gelince de yemek hazırla, bulaşıkları toparla derken iki sohbet ve hemen ardından uyku bastırsın, uyu çıkmazından kurtulamıyordum. O yüzden geldiğinde ilk iki günümüz öylesine heba oldu. Kaldı bize sonraki iki gün. İstanbul'a ilk gelişi değildi ama daha öncekilerde kıştı, yağmurdu, çamurdu çok öyle turist gibi gezememiştik. Her yere gitmiştik ama özellikli bir gezi olmuyordu hiçbiri. Bu kez havalar bahar gibiydi ve biz de İstanbul'da turist olmak nasıl bir duyguymuş bunu deneyimleyelim, her şeyi baştan alalım dedik. 
Şapkamı, gözlüğümü de taktığıma göre artık bir turistim. Zaten bizimki de sarışın, renkli gözlü birşey. Oldu bu iş!
İlk gün için çok yorucu olmayan ama tadı damağımızda kalacak bir rota çizdik.
Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet, Gülhane Parkı ve oradan da ver elini Pierre Loti.

İki yıldır İstanbul'dayım ama Yerebatan Sarnıcı'na daha önce hiç gitmemiştim. İçeri girince kendi kendime ''neden daha önce gelmedim ki'' dedim durdum.




Hep böyle olmaz mı zaten? Yaşadığın yerde görmediğin bir dolu şey vardır ama nedense bir türlü fırsatın yoktur. Fırsatın varken de muhtemelen sık sık yaptığın favori şeyleri tekrarlarsın. Daha iyi bir fırsat yakaladığında da daha uzak rotalar çizersin ve sonuç olarak gözünün içine bakan, ve şehrinde keşfedilmeyi bekleyen yerlere bir türlü yolun düşmez.


Sultanahmet’e ilk gelişim değil neyse ki. Daha önce İstanbul’da gerçekten turist olduğum zamanlarda da uğramıştım. İlk defa İstanbul’a geldiğimde Sultanahmet Camii’nin içine hayretle bakakalmıştım. Sonrasında yine aynı döngü. Etrafından geçip hiç uğrayamadım. Bir kaç kere daha bahçesinde gezindiğim oldu ama içine tekrar girmedim. Kardeşimin görmesini çok istediğim için Yerebatan’dan çıktıktan sonra hemen yönümüzü dibimizdeki Sultanahmet’e çevirdik.





Havayı güzel bulduğumuzda onunla kendimizi parklara vurma huyumuz vardır. Aslında bu benim huyumdur ve sanırım kardeşime de zorla geçirdim. İçecek birşeyler almak, bir kaç kitap sayfası çevirmek, çimlerde, mis gibi bir havanın altında, parkta… Hayal edince bile bana keyif veren birşey bu.
Maçka’yı ben de çok severim, o da mesela. Yine Maçka’ya gidelim dediğinde bu kez bi değişiklik yapıp Gülhane Parkı’nı keşfedelim dedim. Bu sefer kitaplarımızı evde bırakmıştık. 

Eminönü’ne yürüdük. Tarihi çarşıda bizi içeri çekmek için dil döken lokantalardan birinde oturup bir güzel karnımızı doyurduk. İskelenin oradan otobüse binecektik. Mısır çarşısına doğru yürürken karşımıza İş Bankası Müzesi çıktı. Gideceğimiz yerleri araştırırken internette hakkında biraz okuyup, ‘’peeh, gidecek hiç bir yer kalmadığında gideriz belki’’ demiştik. Ama şimdi karşımıza çıkınca ve kapanmasına 10 dakika kaldığını görünce hızlıca içeride ne var ne yok bir bakalım dedik. Güvenlik görevlisi, ‘’çok az zamanınız var o yüzden doğruca yazarkasa bölümüne gidin orası çok güzeldir’’ dedi. Haklıymış. Nitekim şöyle şeyler gördük ve fotoğrafladık on dakika içinde. Çıkarken tekrar gelmek lazım dedik. Aklınızda olsun, bir uğrayın derim.


Sırada Pierre Loti tepesine çıkıp şu yaşadığım İstanbul’a tadını çıkara çıkara yukarıdan bakmak vardı. Öyle kaçak göçek İstanbul üzerinde uçmaya benzemiyor böylesi. Eminönü’nden Pierre Loti’ye gelene kadar maruz kaldığımız müthişli trafik bize turistçilik oyunumuzun iyi bir fikir olup olmadığını sorgulatmadı desem yalan olur. Nihayet otobüsten indiğimizde ve teleferik ile Pierre Loti’ye çıktığımızda ve şu manzaraya durup baktığımızda kardeşim ‘’Buna değdi be!’’ dedi. Bana da bunu duymak yetti.



Normalde Türk kahvesi hiç sevmem. Çok ısrar edilmedikçe, birinin hatrı söz konusu değilse içmem. Ama Pierre Loti’de başka birşey içilmemeli gibiydi. Mis gibi kahve kokusu vardı etrafta ve ben de kendimi bu atmosfere kaptırmak istedim. Böylece bol köpüklüsünden bir Türk kahvesi uzun zaman sonra ilk kez İstanbul’a karşı içiliyordu.
İkinci günün sabahında ayaklarımız pertti. Kesinlikle ikimiz de pert olmuştuk. Bakmayın ikinci günün sabahı dediğime, biz uyanana kadar az daha öğle oluyordu. Bir gün öncenin uzun uzadıya yapılan turistik yürüyüşleri canımıza okumuştu.  Uyuşuk bir şekilde yapılan ev kahvaltısı sonrası bu kez daha sakin bir tur rotası çizdik.

Daha önce de bahsetmiştim. İstanbul denilince aklıma gelen ilk figür, Galata Kulesi. Galata Kulesi’ni seviyorum. Onu görmeyi seviyorum. Beyoğlu sokaklarını seviyorum. Ama en çok da karşıma Galata Kulesi’ni çıkaran bu sokağı seviyorum.




Bu kez kuleye çıkmak için neredeyse hiç sıra yoktu. O yüzden en sevdiğimiz şey olan İstanbul’a yukarıdan bakma işini bugün bir de Galata’dan yapalım dedik.
Avare dolaştık sonrasında. Akşamı ettik ve günü keyifle ve az yorgunlukla bitirmenin haklı gururunu yaşadık.
Gün sonunda şunu diyordum; ‘’Neredeyse İstanbul’u sevdiğimi fark edeceğim’’.

Ertesi gün kardeşimi uğurlayacaktım. Normalde evim Atatürk Havalimanı’nın dibinde hatta neredeyse apronda. Düşünün yani o kadar yakınım. Ama gideceği gün Atatürk Havalimanı’ndan uçuş olmadığı için mecburen bileti Sabiha Gökçen’den aldık. Ve böylece akşamki uçuşa kadar tüm günümüzü sokakta, yollarda geçirdik. Gidiş için tam 3 saat yoldaydık. Ve bu gidişin bir de benim için dönüşü vardı elbette. Eve vardığımda, darmadağın olmuştum. İki gün süren şımarık turist turumuzda az daha Galata Kulesi’nin tepesinden ‘’Sevilesisin be İstanbul’’ diye bağıracak olan ben, eve geldiğimde bayılmak üzereydim. Elim ayağım yorgunluktan titriyordu. Trafikten, aktarmalardan ve insan kalabalığından içim dışıma çıkmıştı. İki günün ardından ‘’çat’’ diye acı gerçeğin suratıma tokat attığını hissettim. 

‘’Sen turist değilsin. Burası İstanbul. Ve öyle yukarıdan bakmakla olmaz. Hadi şimdi geçmiş olsun.’’

Sevgiler,
İlham Kedisi







Share:

30 Mart 2017 Perşembe

Yıllık İzin Macerası- Roma ve Floransa

Kasım'ın son haftasında yıllık iznim gelip çattığında uçmak istediğim yer İtalya'ydı!
İtalya sevdamı bilenler için hiç şaşırtıcı değildi bu kararım. Hatta daha önce gittiğimi bilenlerin tepkileri sadece ''Yine mi?'' oluyordu. Evet yine, yeniden! Hatta o kadar ''yeniden'' ki, İtalya'da daha önce zaten gördüğüm iki yeri görmeye gideceğim sırf. Çünkü ben, seyahat ettiğim yerin ruhunu yaşamayı seven bir gezginim. Haritada ''gittim'' diye gösterebileceğim farklı varış noktaları seçmenin keyfi apayrı olsa da, ''yaşadım'' diye işaretleyebileceğim şehirler biriktirmek benim için daha tatmin edici. O yüzden ruhu olan, hele ki benim için yeri ayrı olan şehirlere iki kere gitmekten çekinmeyeceğim gibi, her fırsatta gitmeyi de dilerim.

Roma ve Floransa benim için tam da bu tariflere uyan iki büyülü şehir. Ve gerçekten, hayatımın farklı dönemlerinde bu iki yerde bulunmayı, ruhunu yaşamayı, anılarımı canlandırmayı hep isteyeceğim.

Gezimi sırasıyla Roma ve Floransa olarak planladım ve gerçekleştirdim. Ancak değinmek istediklerim sebebiyle yazmaya tersten başlayacağım.

Floransa...

İlk gidişim bundan 3 yıl önceydi. Üniversitedeyken başvurduğum ve kabul aldığım bir Avrupa Gönüllü Hizmeti-Gençlik Değişimi Programı kapsamında gerçekleştirilecek iki haftalık bir proje için Türkiye'yi temsilen seçilen 6 kişi ile birlikte Empoli'de kalacaktık. Bu benim ilk yurtdışı tecrübem olacaktı. Türkiye dışında, Estonya, Avusturya, Portekiz ve İtalya'dan altışar kişilik gruplar ile iki hafta boyunca ''İnsan Hakları'' temalı proje için çalışmalar yapmıştık. İlk defa ingilizceyi yabancılarla konuşma şansını yakalamıştım. Empoli'de geçirdiğim o iki hafta çekingenliklerimi attığım, farklı ülkelerden hala devam ettirdiğim arkadaşlıklar kurduğum ve ayrıca İtalya'ya aşık olmakla ne de doğru bir şey yaptığımı anladığım inanılmaz bir deneyimdi. Proje devam ederken bir gün Floransa gezisi yapmıştık tüm katılımcılarla. Ve ben o görkemli Duomo meydanında başımın döndüğü ilk günü, bu gittiğimde yeniden yaşadım.

Ponte Vecchio



Geçtiğim her yolu hatırlamanın müthiş keyfini sürdüm. İlk defa yurtdışına çıkarken hissettiğim heyecan ve tedirginlik karışımı o duyguların yerinde eseri kalmadığını gördüm. O kadar ki, tek başıma yapıyordum seyahatlerimi artık.

Yıllar sonra yeniden bu harika yerde tek başımaydım, hiç korkusuzdum ve özgür hissediyordum. Daha güzeli de 3 yıl sonra yeniden Floransa'ya geliyorum dediğimde projeden tanıdığım İtalyan arkadaşlarımdan bazıları ile buluşma planı yaptık. Ve böylece geldiğim ilk günün akşamı Marco, Floransa'ya geldi. Floransa'nın ışıklarla süslü sokaklarını gezerken son üç yılda neler olup bittiğinden konuştuk.
İlk defa geldiğimde bulamadığım bronz domuz heykelini bulmama yardımcı oldu. Gidip dileğimi diledim bronz domuzun burnunu okşayarak. Ama yazının sonundaki videoda göreceğiniz sebepten ötürü, domuzcuk bu dileği pek gerçekleştirmek istemedi.


Ertesi gün ilk iş bir harita edinerek görmek istediğim yerleri üçe böldüm ve kendi gezi planımı böylece yaptım. Kaldığım yer,  ''Wow Florence Hostel'' , gördüğüm kadarıyla sadece gençlerin tercih ettiği bir yerdi ve o açıdan kaldığım yeri de çok sevmiştim. Akşamları sürekli elinde haritasıyla ortak salonda oturan turistler oluyordu ve ben de yanlarına yaklaşıp sohbete misafir oluyordum.
Sabah kahvaltısından sonra haritamı ve notlarımı alıp Duomo'yu uzaktan gören terasta kahvem ile planlarımı gözden geçirmek güne başlarken yapmayı en çok sevdiğim şeydi.
Floransa'da kaldığım hostelin teras manzarası- son sabahımdan




Floransa'da her yere yürüdüm. Gidilecek yerlerin hep yürüme mesafesinde olmasının yanı sıra, yürümekten en keyif alacağınız yerlerden biri olduğunu da söylemeliyim. İhtiyacınız olan tek şey, bir harita. Daha önce sadece haritaya bağlı kalarak her yeri elimde koymuş gibi bulabildiğim bir yer olmamıştı.
 Her sokağına girin, her yerinde kaybolun. Göreceksiniz ki, bu şehirde kaybolmak imkansız. Nasıl oluyorsa oluyor her zaman yolun sonu Duomo'ya çıkıyor.
Floransa sokakları gizli kalmış kahvecileri, el yapımı ürünlerin olduğu zevkli dükkanları ve daha niceleri ile keşfedilmeyi bekleyen büyülü bir dünya. Tadını çıkarın.




Daha sonraki günün akşamı, diğer arkadaşlarımı görmek için trenle 20 dakika mesafedeki Empoli'ye gittim. Yine anılarımızı konuştuk, değişimlerden bahsettik. Güzel bir İtalyan yemeği ile hayallerimizi konuştuk. Bir taraftan Toscana'nın eşsiz kırmızı şaraplarını yudumladık.

Sol baştan; ben, Marco, Francesca, Laris
Empoli'deki akşam yemeğimizden.

Roma...

Yıllarca hayalini kurdum.

Neden bilinmez, ilkokulda başladım ben Roma diye sayıklamaya. Hangi film etkiledi, hangi fotoğraf büyüledi de ben o yaştan bu yaşa kadar hep ''En çok nereye gitmek isterdin'' denildiğinde düşünmeden neden Roma dedim, gerçekten hatırlamıyorum. Ama bir süre sonra takıntı haline geldiğini ve hayallerime konum olarak belirlediğimi hatırlıyorum. Ortaokulda hikayeler yazıyordum. O yazdığım hikayelerin geçtiği yer, benim hiç gitmediğim Roma oluyordu mesela. Tasvir edemiyordum, ama hayal edebiliyordum. Sonra işim sayesinde bir gün bir kaç saatliğine ve tek geceliğine Roma'ya uçtum. O günü ve hissettiklerimi blogda, şurada bir fragman olarak yazdım ve yeniden gelebilmeyi diledim.


Aradan çok zaman geçmedi. Kendi dileğimi kendim gerçekleştirdim ve işte Kasım ayının o son gününde ilk uçakla Romaya bu yüzden uçtum. 
Piazza Spagna

Roma hakkında yazılacak çok şey var. Ama bir o kadar da söyleyecek hiç bir şey yok! Yaşamak zorunda olduğunuz bir atmosfer çünkü Roma. Hakkında anlatmak yerine fotoğraflarını ve videosunu paylaşmayı tercih ediyorum. Fotoğrafları yüklerken, düzenlerken ne kadar özlediğimi hatırladım bir yandan. O kadar seviyorum ben burayı işte! İki kez gitmek de yetmedi, yetmeyecek.



Aklınıza, ''Ya Arzu iyi güzel de, sen yalnız mı geziyorsun böyle'' diye sormak gelebilir. Yeap!
Roma ve Floransa turum yalnız planladığım ve yalnız başıma turist olmanın keyfini sürdüğüm bir haftalık tatilimdi. Kalacak yerleri booking.com üzerinden ayarlamıştım. Çok incelemeden, sadece fiyata ve konuma odaklanarak bulduğum hostellerde kalmayı tercih ettim. Karma odalarda kalmadım, çünkü yalnız seyahat konusunda her ne kadar çok cesur olsam da yalnız başıma kalabalık ve tanımadığım insanlarla uyumayı tercih edemiyorum.
Yalnız seyahat ile ilgili size onlarca sevilesi madde sıralayabilirim. Bu apayrı bir yazı konusu.
 Ama en başında ''kendini dinlemek'' gelecek... Canın ne istiyor, nerede ne kadar oyalanmak istiyorsun, gözüne ne güzel geldi ve nerede durup soluklanmak istiyorsun. İç sesine odaklanmak ve kendinle ne kadar iyi anlaşabildiğini göremek için yalnız seyahat etmek harika bir fırsat. Kimseyi değil, sadece kendini ve bulunduğun yeri düşünmek inanılmaz bir özgürlük. Her zaman seyahatlerinizde size uyabilecek kafa dengi birini bulamıyorsanız, kendiniz ne güne duruyorsunuz?  Birini bulamadığın için neden gitmek istediğin yere gitmeyi hep erteliyorsun ki. Al o bileti ve kendinle bir gezi planla.
Gerçekten dinlendiğini hissedeceksin.


Belki zor olan ve sizi yer yer sıkıntıya sokan tek şey, bu müthiş manzaraların önünde bir fotoğrafınızın olamayacak olması. Tam da bu amaca hizmet eden selfie çubukları var neyse ki! Bir de sizin gibi turist olanlara pıtı pıtı yaklaşıp ''ihih fotoğrafımı çeker misiniz'' diye sırnaşması var. Karşılığında siz de onun fotoğrafını çekersiniz, iki de sohbet edersiniz olur biter.


Bir de Roma'da yaşayan bir arkadaşımdan bahsetmek istiyorum.

Gideceğim kesinleşince Roma'da yaşayan arkadaşım Elisa'ya yazdım. İnanmayacaksın ama ben geliyorum dedim. Elisa inanmadı, inanamadı! Bu kadar şaşırmasının sebebi bizim Elisa ile daha önce hiç yüz yüze buluşmamış olmamızdı. Hikayeyi baştan anlatayım.
İtalya projesinden döndükten sonra tekrar gitmeye ve hatta bir gün İtalya'da yaşamaya and içmiştim resmen. O kadar ki ''busuu.com'' sitesinden kendi kendime İtalyanca öğrenmeye çalışıyordum. Bu sayede bir kaç kişi ile daha tanışmıştım ama İtalyanca işi tek başıma halledebileceğim bir şey değildi. Ben böyle full motivasyon ''italiano vero'' şarkıları söylerken bir gün instagram hesabımda bir fotoğrafın altına ingilizce bir yorum geldi ''saçların çok güzel'' diye. Aaa teşekkürler, falan derken biz bu hesapla bir kız dayanışması kurarak birbirimizi takip etmeye başladık. O zamanlar öyle instagram direct mesajlaşma özelliğiydi, oydu buydu yok. Fotoğrafların altında yorumlaşarak sohbet ediyoruz. Bir de öğrendim ki, bu kız Roma'da yaşayan bir İtalyanmış meğer. Ah, dedim ''ben İtalya'ya bayılırım''. Derken derken biz önce Facebook'ta arkadaş olduk. Sonra whatsapp'da konuşmaya başladık ve bir de baktık ki birbirimize mektuplar yazıyoruz, hediyeler gönderiyoruz. Bazen o bulunduğu güzel bir atmosferden bana ses kaydı gönderiyordu, bazen ben ona yaşadığım bir olayı anlatıyordum. Birbirimizi sanal ortam dışında hiç görmemiş olmamız önemli değildi. Bu kızla konuşmak çok samimi bir şeydi ve uzun süre birbirimizden haber alamasak endişelenip, özlüyorduk bile. Bir gün denk gelebilir miyiz diye de hep düşünüyorduk. Ve arkadaşlığımız neredeyse 3 yıla yaklaşmışken ben Roma'ya geliyorum dedim. Geldiğimin ilk akşamı İspanyol merdivenlerinin orada buluştuk. Bir çığlık atıp sarılmamız vardı ki, görülmeye değerdi. ''Sen gerçeksin, inanmıyorum!!'' deyip kahkahayı bastı sonra. Arkadaşı Chiara ile tanıştım. Ona tanışma hikayemizi en baştan anlattık ve anlatırken şu an bulunduğumuz yere ve ana defalarca kez daha şaşırdık.
Roma'da kaldığım süre boyunca gündüzleri tek başıma şehrin altını üstüne getirdim. Akşamları Elisa işten çıkınca buluştuk ve bu kez Roma gecelerini birlikte keşfettik. Ben onun tüm samimi arkadaşlarıyla, ailesiyle ve hatta köpeği ile bile tanıştım.



Hikayenin özüne gelirsek, internetten tanıştığım arkadaşımla Roma'yı hayal ettiğimden çok daha güzel yaşadım. Hayali arkadaşlığımızı gerçek kıldık. Fotoğraflar da ispatı!


Elisa :)
Aslına bakarsanız dünya eskiden bu kadar küçük değildi. Artık dünyanın her yerindeki insanlar avucumuzun içinde gibi. Biriyle iletişim kurmak o kadar kolay bir hale geldi ki. En yakın arkadaşınız hangi ülkede yaşıyor bilemezsiniz. Ama bilmek isterseniz, iletişim kurmaktan hiç çekinmeyin. İşte benim örneğim ve hikayem.

Benimle daha detaylı gezmeniz için sizi YouTube'a davet ediyorum. Yalnız seyahat ediyorum dedimse de, bana eşlik etmenizi çok isterim efenim! :)

Vlog işinde kendi görüntülerimi koymaktan çekiniyordum ilk başta. Ama ilk videodan sonra bu konudaki çekingenliğimi biraz biraz kırmaya başladım. Artık videolarda az da olsa bıdı bıdı konuşuyorum.
Böyle böyle kanalımda şimdiden üç videom oldu.

Uçulacak yeni yerlerde ve hikayelerde görüşmek üzere!



Sevgiler,
İlham Kedisi



Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Hakkımda

Fotoğrafım

Siz şimdilik beni blog yazan bir İlham Kedisi olarak tanıyın.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com