Apartman Sohbetleri #2 ''İngilizcecilik''

Yettim yettim!
Meydan okumanın ikinci günündeyiz resmen. Ve herkesler almış başını gitmiş. Neler neler yazılmış of! Hala açıp bakamadım ama döner dönmez ilk iş akşamlara kadar yazılarınızı okuyup yorumlamak olacak. Şimdi bloglarınıza bir kaç Tayland tıklaması geldiyse bilin ki o benim! :) Hadi meydan okuyoruz dedim ve hemen ardından kalktım Bangkok'a uçtum. Bir de hastayım ki sorma yani. Kulaklarım, burnum tıkanmaktan patlamaya geçti artık. Gerçekten son 3 gündür hastalıktan kafam kalkmıyor. İnatla uçuşlara devam ediyorum ve faturasını ağır ödüyorum. Ama ne yapalım. Bir kaç gün sonra tüm bu dertlerim geçecek, hastalıklarıma yeni bir motivasyonla çare bulacağım diye düşünerek dayanıyorum. Evet, çok gizliden hayatımla ilgili reyting de yaptığıma göreeee gelelim meydan okumanın ikinci sorusuna! İşin fenası, az daha kendi meydan okumama katılamayacaktım. Dur neyse, geldim.

 ''Çocukluk Eğlencen Neydi?''

Bi insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur denir ya, hakikaten de öyle bence. Ben çocukken de kendi dünyası olan ve o dünyada mutlu mesut yaşayan bir kızdım. Büyüdüm ve yine aynı motivasyonda hayatımı yaşıyorum. Çocukken yaşadığım dünyadan taşındım tabii ama, şimdiki de bir çoklarının yaşadığı dünyaya göre daha keyifli, daha kendi halinde ve itiraf etmek gerekirse daha yaşanılası.
Ne demek istiyorum? Şöyle açıklayayım. 

Çocukluğumda, ki hatırladığım yaşlar hep 5-6 dönemine denk geliyor, oyun dünyam kendi halinde ama kocaman bir dünyaydı. Öyle çılgınlar gibi bebek koleksiyonu olan bir kız çocuğu değildim. Tek tük vardı ama onlar dünyanın en güzel bebekleriydi bence. Mesela hiç unutmuyorum bir Barbie bebeğim vardı ki adeta Rihanna'ydı. Şaka yapmıyorum. Bildiğin zenci bir Barbie'ydi. Kirpikleri öyle boyama falan değildi mesela, takmaydı. Acayip taştı anlayacağın. Hani iki tane bebeğim vardıysa da, tarzlarıyla on bebeğe taş çıkarırlardı, o biçim. Benim onlarla oyunlarım da şöyle oluyordu. Evdeki yırtık bezler, kumaşlar artık o günün imkanlarıyla elimizde ne varsa önce bir güzel toplanır ve odaya yığılırdı. Sonra üzerleri önceden yapılan tasarıma göre sabunla çizilir (evet, kalıp çıkarıyoruz ve yaş 6), itinayla kesilir, uyduruktan dikilir ve otantik Barbie bebeğime çılgın bir kreasyon yapılırdı. Gayet de tek başıma yapar, halının üstünde bu işlemleri bitirene kadar iki büklüm olur, yemeden içmeden sadece bu işi yapardım. Sonuç, acayip bir ''ben yaptım'' hazzı! Şimdi ben böyle bir oyunu nasıl bir başkasıyla oynayayım söyler misin? Mahalleden bi arkadaşı çağırsam desem ''gel bugün abiye dikiyoruz'', çocuğun boğazına lolipopu kaçar maazallah. Bir de yapamaz falan, ben sevmem öyle şeyleri. Kendi kendime yapayım ama, biten iş güzel olsun. Yaş altı, karakter özelliği mükemmelliyetçilik. Yuhunuz!
Bu kılık kıyafet işleriyle ilgili, biraz daha üst modelini kendime de yaptığım oluyordu. O da şöyle ki, annem perdeleri mı çıkarmış yıkamak için? OOOH, saldır! Hemen alır belime, boynuma dolar bir güzel prenses elbiseleri yapar ve annem; ''Çıkar hadi, atcam makineye artık'' diyene kadar evin içinde bir kontes gibi yaşardım. Of bak bu acayip bir mutluluktu benim için. Çarşaflarla da yapıyordum bunu ben. Yerlere sürünen kuyruklu uzun elbise modelleri...Mmmm, bayılırız! O zamanlardan beri seviyorum kendilerini. Yaş artık belki 7-8 olabilir, nitekim bu eğlence epey uzun sürdü bende. Şunu hatırlıyorum; ''Kızım hala mı bu oyun? Cıks cıks cıks...''. Başlangıç yaşı ise, sanırım 6' dan önce. Çünkü bununla ilgili bir fotoğrafım var evde. Ben beşiğin önündeyim, koca surat sırıtıyorum. Üzerimde beyaz bir zıbın. Bacaklar tüm boğumuyla meydanda. Başımda ise, beşiğin tül cibinliği. Evet, çünkü gelin olmuş gidiyorum ben öyle zıbınlı falan. Nasıl bir eğlence anlayışım varsa küçüklüğümden beri, ben hala adını koyamıyorum.
Heh mesela bunda da, ben şimdi eve arkadaş çağırıp, beline çarşaf dolayıp kontesçilik mi oynatcam? Ya kontes ne bi kere, bilmez onlar bilmez... Çoluk çocukla mı oynucam yani? Bırak yalnız oynarım ben bu oyunu.Bir de şimdi tutturur, kraliçe ben olucam falan, valla yok çekemem. Yaş 7, karakter özelliği liderlik. Pes...
İlkokula başlamadan önce, yani yine aynı dönemler, bir oyun vardı asla yalnız oynamadığım ve unutamadığım. Gerçekten en en en keyif aldığım o olabilirdi. Oyun arkadaşım, Melis. Hayatımda kalmasını ve şu yaşlara kadar beraber büyüyebilmemizi çok isterdim. Ama taşınmalar falan iletişim bilgilerimizi bile bulamadık. Baya kaybettik birbirimizi. Ah Melis, ah... Bu oyunu hatırlar mısın bilmiyorum. 
Oyunu anlatıyorum.
Öncelikle havaların güzel olduğu, sokağın yaşıtlarımızla kaynadığı akşamlardan biri itinayla seçilirdi. Aramızda bunun için anlaşır mıydık hatırlamıyorum. Oyunun adını da şu an koyuyorum ''İngilizcecilik''. Hönk! Bence de. Ama dur anlatıyorum.
Etrafımızda çoluk çocuk (!) varken, birimizden biri sözde ingilizce konuşmaya başlardı. Diğeri de tüm tiyatral yeteneğini konuşturarak, ciddi veya alaycı yüz ifadesiyle (artık karşı tarafın ne dediğine bağlı bu tabi, tabiii) ingilizce adı altında uydurukça konuşmaya başlardı. Sonra diğeri ona cevap, öbürü ona soru derken biz böyle mahallenin çocuklarının şaşkın bakışları arasında ingilizce konuşma tiyatrosu çevirirdik. Maksat, yok. Nerden çıktı, en ufak bi fikrim yok. Ve inan, herkes yutardı. Bizi o sokaktaki çocuklar, ingilizce biliyor sanırdı. Ama ne ingilizce, üff! Ana dilim olsa, dönmez o kadarı. Ve biz bi süre sonra, tabii garibanlar anlamayınca, neyse Türkçe konuşalım bariiiğ diyerek oyunu bitirirdik. Bu öyle bi kereliğine yaptığımız bişey değildi. Baya mahallede namımız vardı bununla alakalı ve biz bunu sürdürürdük. Bu arada o yaşlarda ben adımı yazmayı annemden zorla öğrenmişim. Onun dışında ne bir okuma, ne bir yazma söz konusu değil. Anaokulunda hobi olarak ev çiziktiriyorum. Melis, benden iki yaş büyük. Hadi o okuyor, yazıyor. Belki bir iki kelime ingilizce de biliyordur da, bana ne oluyor yani. 


Böyle orjinal bir çocukluk geçirip büyüdüğünüzde de, dünyanızı öyle herkese açamıyorsunuz işte. Çünkü bugün bile hala, benim keyif aldığım şeyler daha farklıdır. Eğlence anlayışım başkadır. Anlamayanı çok oluyor. Anlamış gibi yapıp, dahil olmaya çalışan ama afallayan oluyor ya da. O yüzden sanırım benim samimi arkadaşlarım bellidir, değişmez. Ve onları kaybetmemek benim için çok kıymetlidir. Bir de Melis'i bulabilseydim bi gün, yeniden. 

Ah neyse... İyi oldu bu meydan okuma ya. İyi ki yapmışım :)

Cevaplarınızı ülkeye döndüğüm ve sağlığımdan hala bir şeyler kaldığını fark ettiğim eeeen kısa zamanda okuyacağım. Sakın yazmaktan vazgeçmeyin. Ha olur, ben yazamazsam da sebeplerim bu hastalık meseleleri ve yorgunluk olacaktır. Burası artık sizin apartmanınız, sizin eviniz. Yazın yazın, beni de etiketleyin, yorumlarda dürtün ve bi şekilde devam edelim sohbetlere :)

Soruların tam hali için  b u r a y a  T I K T I K.
Ve meydan okuma ile ilgili merak edilenler ile ilgili detaylı yazıya da b u r a d a n   T I K T I K.

Bir tane de apartman sohbetleri videosu ile taçlandıralım bu yazıyı. :)

Sevgiler,
İlham Kedisi
N o t :

Blogsuzlar, yorumlar kısmına yazarak bu soruya cevap verebilir ve böylece katılabilirsiniz. Devamlı katılım zorunlu değil. Canınız ne zaman isterse o zaman yazın.

Apartman Sohbetleri Hakkında

''Apartman Sohbetleri Meydan Okuması'' daha şimdiden kalabalıklaşıyor ve ben keyiften dört köşe oluyorum. Konuyu komuşuyu çağıranlar, şimdiden yazanlar veya yazacaklarını listeleyenler var ve hepsini sarılıp öpmek istiyorum.


Buraya geçerken uğradıysanız ve nedir bu Apartman Sohbetleri derseniz şuraya alabiliriz sizi. 

İlk soruyu ev sahibesi olarak önceden yazdım biliyorsunuz. Sorumuz ''Nasıl Bir Apartmanda Büyüdün?'' idi. Onu yazdıktan sonra araya biraz zaman koydum ki, hafta sonu buluşması gibi olsun, çalışan çalışmayan herkes bu sohbete gelebilsin dedim.

Şimdi bu yazıda Meydan Okuma ile ilgili aldığım bazı sorulara şöyle bir açıklık getirmek istiyorum.

  • Bu meydan okumaya katılım aşırı serbesttir. Katılmak için blog yazmanız gerekmez. Buraya uğrayıp, yazıların altına kendi cevaplarınızı yazarak da katılabilirsiniz. Maksat biz bize sohbet etmek ve herkesin hayatındaki geçmiş güzel anıları canlandırmak. 
  • Düzenli yazamam deyip meydan okumaya katılmaktan çekinenler, ama soruların cazibesinde aklı kalanlar var. İstediğiniz soruyu yazın. İster sırayı takip edin, ister etmeyin. Canınız hangi soruyu çekerse Apartman Sohbetleri'ne oradan katılabilirsiniz. Ve istediğiniz yerde de bırakabilirsiniz. Sadece tek bir soruyla katılıp bitirebilirsiniz bile. Yeter ki herkesle bir kahve içip sohbet edebilelim.
  • Yazmasam ama video ile katılsam dedi Kahve, mesela. Ve dediği gibi yapıp ilk soruya video ile cevap verdi. Of o kadar enfes oldu, o kadar samimi oldu ki onun o yaptığı. Adeta evime gelmiş, ya da ben onun evine gitmişim de çocukluk anılarımızdan konuşuyormuşuz gibi bir histi.  Her ne kadar şu an blogdan o yazıyı ve videoyu imha etmiş de olsa (tabii ki gözümden kaçmadı sevgili Kahve Hanım), yaptığı şeye aşık oldum. Sabah mutluluğuydu benim için gerçekten. Yani demem o ki, illa yazmaya da gerek yok. Video çekmek isteyen öyle yapsın, çizmek isteyen buyursun çizsin. Ne bileyim, ya da hiç bir kelime yazmayıp, konuşmayıp fotoğraf paylaşsanız bile olur. Sohbet etmek için kurallara ihtiyacımız yok ki.
  • Sorular hakkında yazarken akla gelenler, anlattıkça anlatılan detaylar en güzelleri. ''Aa, şimdi bunu anlatırken aklıma bak ne geldi'' denilip, akabinde sorulan bir soru mesela. Böyle kendi kendinize konuşurken aklınıza gelen soruları da ekleyebilirsiniz bu meydan okumaya. Uzayan sohbetleri severiz ne de olsa, öyle değil mi? Aman sabahlar olmasın, meydan okumalar bitmesin! :)
  • Tek istediğim kendinizi yorumlarda belli etmeniz. Böylece ben de sizin apartmana bir uğrar, size misafirliğe gelebilirim. Laf lafı açar ve bu meydan okuma sayesinde kaynaşır gideriz.

Hadi bakalım, yarından itibaren ikinci soruyla devam ediyorum ben. Sizi de kahvaltıya olsun, akşam kahvesine olsun ya da ne bileyim gece yatısına olsun, sorunun cevabıyla bize beklerim.


Tüm sorular için tekrar buraya  t ı k   t ı k . . . 


Sevgiler,
İlham Kedisi

Apartman Sohbetleri #1 ''Balkon''


Bir ev sahibesi olarak, Apartman Sohbetleri konulu meydan okumamızın ilk sorusunu artık yazma vaktim geldi. Bu soruyu cevaplayarak meydan okumayı an itibariyle resmen başlatıyorum.
Yine de şunu belirtmek istiyorum. İkinci soruyu Cuma günü yazacağım. Yani o güne kadar zaman bulmakta zorlananlar olursa, hiç telaşa kapılmasın. Ve hatta, o güne kadar daha bir kalabalıklaşırsak, konu komşuyu da bu blogda kahveye çağırırsak pek bir hoş olur doğrusu.
Cumadan itibaren de cevaplarda yardırmalı, meydan okumalı günler başlıyor olacak. Neresinden yakalarsanız, tutun katılın.
S o r u l a r ı n   t a m a m ı   v e    h i k a y e s i   i ç i n   b i   t ı k !
Öyleyse, meydan okuma başlasın!

Nasıl Bir Apartmanda Büyüdün?

Çocukluğum boyunca, doğduğum evi de sayarsak tam üç ev taşıdık. Yani çocukluk anılarım mekanlara bölünmüş gibi olsa da, benim hatırladığım anıların neredeyse hepsi ikinci evimizde. O yüzden size o evi anlatacağım.
Söke'de Yeltepe diye bir mahallenin çıkmaz sokaklarından birinde bulunan, iki katlı bir evin ikinci katında büyüdüm. Alt katımızda Seçil Abla (o zamanlarki idolüm) ve ailesi yaşıyordu. Onların evinin girişi bahçedendi yanlış hatırlamıyorsam. Bizimkine ise hiç onların kapısına bulaşmayan, dönemeçli bir dışarıdan merdivenle ulaşılıyordu. Net hatırladığım şey, küçük bacaklarım için bu dönemeçli merdivenlerin tam bir işkence olduğu. Çıkması ayrı bir çile olmasının yanı sıra, inmesi ise pata küte düşmeli ciddi bir başarısızlık hikayesiydi.

 5-6 yaşlarımdaki anılarımla hatırlıyorum hep bu evi ve bu mahalleyi. Evin balkonlarından birinde kırlangıç yuvaları olurdu hep. Bu yuvalar da tam merdivene baktığı için, çoğunlukla merdivene kırlangıçların yumurtaları düşerdi. İçi boş yumurtalardı hep. Benim de çocukluk cehaleti ile yapmaktan kendimi alamadığım şey, o yumurtaları kırmaktı. Bir gün içi dolu çıksa, aklımı nasıl kaybederdim kim bilir... Neyse ki böyle bir travma hiiç yaşanmadı.  Zaten bi gün annem onları kırdığımı görünce, beni güzelce bir kalayladı. Bu macera da öylece bitti.
Mahalledeki arkadaşlıklar konusunda şanslıydım. Neredeyse her evin, aşağı yukarı benim yaşlarımda bir çocuğu vardı. Hal böyle olunca, aşağıdan ''Arzuuu, aşaaaa gelseneeeeeğ'' diye bağıran veletler boldu benim hayatımda. Bunların bazıları çok nazikti ve öyle bağırmak yerine pıtı pıtı bizim o dolanan merdivenleri çıkar; ''Nilgün Teyze (kendisi annem olur), Arzu aşağıya gelebilir mi?'' gibi minnoş minnoş izin alırdı.
En güzeli yaz akşamlarında o sokakta olmaktı. Kaldırıma oturur sakin sakin sohbet ederdik. Bu sohbetler için en sevdiğimiz yer sokağın sonundaki merdivendi. Çıkmaz sokağın bittiği yerde caddeye çıkan bir merdiven.
O yaz akşamlarında saklanırdık, ip atlardık ve tabii ki -olmazsa olmaz- evcilik oynardık. Benim favorimse, fena rol kestiğim dram-entrika türünde oynanan o evciliklerdi. Ah be! Çocuk mu kaçırılmadı o evciliklerde, aile faciaları mı çıkmadı, verem olup ölünmedi mi, of neler neler! Bir zamanların Brezilya dizileri bizim evlerde izlenirdi. Malum bir de Nalan'lı Türk sineması vardı. Bizim çocukluğumuz bu ikisiyle harmanlandı nihayetinde, senaryolara şaşırmamak lazım.
Ve o yaz gecelerinin en efsane olayı da, babaların başlattığı balkonda uyuma furyasıydı. Ya o ne güzel şeydi be! Uyuduğum en temiz uykular hep o balkonda uyunanlardı. Böyle bir kaç evin balkonu geceleri
cibinliklerle kapatılır, yorganlarla çarşaflarla şenlenirdi. Babalar horlamalarıyla şenlik ateşini yakar, gecenin ilerleyen saatlerinde homurdanarak içeri kaçarlardı. Sonra o balkonlarda sadece çocuklar kalırdı. Tabii eğer, baba kucaklayıp yaka paça içeri taşımadıysa. Kalmayı başaranlar için en fenası, sabahın kör saatinde o gözüne gözüne giren güneş ışığı yüzünden, uykunun en tatlı yerinde sürüklenerek içeri girmek zorunda kalmaktı.
 Masako Kubo Illustrations
Masaka Kubo Illustrations
Canım o yaz akşamlarından birinde, balkonda oturup çay içmek istedi şimdi. Bir de çayını çalgılı çengili bir sesle karıştıran komşuların, ayıp olmasın diye sessizce attığı kahkahası geldi aklıma. Güzeldi çocukluğumun geçtiği ikinci ev ve o sokak be! Bir de balkon hasretim depreşti şimdi, iyi mi? :)

Bir tane de Apartman Sohbetleri videosu iliştireyim. 
Hemşeri olduğumu öğrendiğim Fatma Turgut ile :)


Sevgiler,
İlham Kedisi

Meydan Okuyorum!

Ben geldiiim!

Hem de öyle bir geldim ki, ellerim kollarım dolu bir şekilde! Evet, bir sürprizim var. Bu blogda daha önce yapılmamış yepyeni bir şey ile çıkageldim yine. 2017 hayatımda olduğu kadar blogumda da türlü türlü yeniliklere ev sahipliği yapıyor. Hazır lafı gelmişken şimdiye kadar çok sevdim kendisini, umuyorum aramız açılmaz diye de belirtiyor, yeni yılın kulağını ufacık bir çekiyorum. Her neyse, gelelim sürprizime...
Hazır mıyız? 
Ver trampetlerle gerilim müziğini hızlı hızlı;  
'' tıpıtıpıtıpı tııııııp''...

Duyduk duymadık demeyin! Bu bir  CHALLENGE  , bir  SALANJ  bir  MEYDAN OKUMA yazısıdır! İstenilen  herhangi bir şekilde adlandırmak ve hunharca katılmak serbesttir!

Hodri meydan demeden önce konuyla ilgili bahsetmek istediğim şeyler var.
Konumuz '' Apartman Sohbetleri ''. Ve konunun da, soruların da sahibi İlker Gümüşoluk.
YouTube'da videodan videoya zıpladığım bir gün, şans eseri ''Apartman Sohbetleri''ni buldum. Karşıma ilk çıkan video hangisiydi şu an hiç hatırlamıyorum. Ama isterikli bir şekilde kendimi kaptırıp ''bir video daha, bir tane daha'' diye izlemeye başladığımı ve sonraki günlerde de bunu günümün bir parçası haline getirdiğimi çok net hatırlıyorum.
İlker Gümüşoluk bu başlık ile YouTube kanalında ünlüler ile sohbet ediyor. Ama bu sohbetler diğerlerinden veya bu zamana kadar yapılanlardan oldukça farklı bir tada sahip. Daha önce hiç sorulmamış, hiç konuşulmamış öyle güzel, öyle incelikli sorular soruluyor ki. Bana videoları devamlı izleten şey, o videolardaki ünlü kişilerden ziyade, sorular ve soruların şaşılası samimi yanıtlarıdır.

İzlerken hep kendi yanıtlarımı düşündüğüm, bazen de karşı tarafın yanıtlarında kendimi bulup kahkahayı bastığım müthiş bir keyif oldu bu kanal bana. Hatta hayatımdaki güzel insanlara bu sorulardan sorup, yanıtlarıyla onları daha bir sevdim.
Sonra bir gün İlker Gümüşoluk'tan izin aldım ve hoooop işte soruları buraya taşıdım! Kendisine de beni kırmadığı için buradan teşekkürlerimi bir kez daha ileteyim. Çünkü bu soruları yanıtlamak için ölüp bitiyorum. Ve sizi de yanıma çekerek bu halkaya dahil etmek istiyorum.

Bu kadar iştahla bahsettiğim YouTube kanalını hala merak edip açmadıysanız şimdi sizi önce şuraya bir alalım. Favori sohbetlerimden birini de buraya iliştireyim. 


Hakan Meriçliler | Apartman Sohbetleri 





 Şimdi buyrun bakalım , bu meydan okuma sizindir.

 Her güne bir soru olarak cevaplamak tatlı olur diye düşünüyorum ama paşa gönlünüz bilir tabii. İstediğiniz gibi olsun, yeter ki katılın.

Blogu olmayan ama soruların cazibesine kapılanları da bu blogda yorumlarda görmeyi çok isterim.

Katılanlar da yorum yazsın ki, takip edip onların yanıtlarını da okuyabileyim.

Bir de bloglarında yazan ve bu meydan okumayı anlatanlara da sorular bitince bir sürprizim daha olacak, öhöm öhöm öyle yani...

 S ö y l e y e c e k l e r i m   b u   k a d a r  !


   Y a r ı n d a n   t e z i   y o k   b a ş l a n ı l a !   

1.     Nasıl bir apartmanda büyüdün?

2.     Çocukluk eğlencen neydi?

3.     Yedi yaş pantolonunu bulsak cebinden ne çıkardı?

4.     Çocukluk kahramanın kimdir?

5.     Gereksiz bir yeteneğin var mı?

6.     Hastası olduğun bakkal ürünü hangisi?

7.     En saçma zevkin?

8.     En büyük çılgınlığın?

9.     Çocukken en çok korktuğun şey?

10.     En sevdiğin ve sevmediğin özelliğin?

11.     Karşı cins karşısında en çok utandığın an?

12.      En maskulen/feminen yanın nedir?

13.     Asla cesaret edemeyeceğin bir şey?

14.     En sevdiğin fiziksel acı?

15.     Almış olduğun en saçma teklif?

16.     Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?

17.     Annenden ve babandan ne öğrendin?

18.     Hangisi daha olası; cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?

19.     Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?

20.     Hayat sana ne öğretti?


Sevdiniz değil mi? Keyfini çıkarın! Mutlu mutlu meydan okuyun.

Sevgiler,
İlham Kedisi

Bekle beni YouTube!

2018'e kadar yapmak istediklerimi yazdığım bir liste var. Sonu açık bir liste. Sürekli bir yenisini eklemeye müsait. Önemli olan tek şey, 2018'e ulaşmadan bunları yapabilmem. Hepsini yapabilirsem, benden mutlusu olmayacak. Ama ola ki yapamadım, bir sonraki yıla bayıla bayıla devredeceğim onları. Bu böyle sürüp gidebilir. Eski maddeler, yeni maddelerin arasına karışabilir. Ta ki, gerçek olacakları güne kadar aklımın bir köşesinde kalabilirler.
Evet, şimdi gelelim bu maddelerde yazdığım ve en nihayetinde gerçekleştirdiğim bir şeye... Belki 2016'nın başından beri aklımda olan, acaba nasıl olur diye yer yer düşündüğüm bir şeyi gerçekleştirdim. Ve tam az önce bu bahsettiğim yeni yıl listesini elime alıp, o maddenin üzerini keyifle çizdim.

Ben öyle yeni bir şeye giriştim ki!

(Ver gerilim müziğini)

Ama hakikaten olur mu olmaz mı, ay nasıl yaparımlarla geçirdiğim aylar sonunda oldu bitti!

Hazır mıyız duymaya?

Öhöm öhöm! Açıklıyoruuum.

Ve...
Ve...

Ve İlham Kedisi artık YouTube'da!! Da-Daaam!
Vlog yapmaya başlıyorum a dostlar! Bilenler bilmeyenlere, duyanlar duymayanlara anlatsın.
Artık gezdiğim yerleri, yaşadığım güzel anıları, hatta belki sahip olduğum en sıradan günü canım isterse vloglayıp YouTube'da paylaşıyor olacağım. Büyük söz veremiyorum farkındaysanız, çünkü elimdeki kısıtlı zamanı olabildiğince bu işe ayıracak da olsam bir yerde tıkanmam söz konusu olabilir. Ama herkes keyif alırsa, arttırarak da yapabilirim tabii neden olmasın. Şimdilik yavaş yavaş giriyorum Vlog dünyasına.
İlk videolarım Kasım sonunda yıllık izinde yaptığım bir haftalık Roma-Floransa maceralarımdan oluşacak.
İlk kez Roma'ya gittiğimde blogda '' B i r  F r a g m a n  '' başlığı ile yazmıştım. Sadece bir gece konakladığım Roma'ya doyamamıştım. Yaşadıklarım, gördüklerim bir fragman gibiydi o zaman. Ve ben filmin tamamı için şöyle bir dilek dilemiştim;

Şu an otel odasında, bir kahve ve bir müzik eşliğinde Roma'daki ilk ve (şimdilik) son  gecemi yazıyorum. Yarın tekrar görevli uçuşumla İstanbul'a dönüyorum. Gelecek rotamı hiç bilmiyorum, ama bugün bir hayali gerçekleştirdim onu biliyorum.
Bir gün buraya uzun vadeli gelmek ve burayı yaşamak istiyorum. Bugün bu hayalin bir fragmanıydı sadece.
 
Hayatımın farklı ve beklenmedik anılara  sahip olmasını seviyorum. Daha biriktirecek çok anı var. Ve de çok fotoğraf...


Dileğimi gerçekleştirdim işte! Tekrar gittim Roma'ya. Gecesini gündüzünü dilediğim gibi yaşamaya. Maceranın devamı ve detayları pek yakında hem blogda hem vlog'da olacak. Bundan sonra böyle :)

O zaman  ''Bir Fragman'' izler miyiz bu geziden?



Filmin tamamını yayınladığımda, buradan duyuracağım elbette. Ama siz yine de abone olmayı unutmayın, hihih! :)

**Eski yazıyı merak edenleri de buraya alalım!!Eee ne diyorsunuz, sevdiniz mi bu işi?

Sevgiler,
İlham Kedisi

La La Land

Sabahın kör bir saatinde uykumu almış bir şekilde yatağımdan kalktım. Halbuki daha üç saat önce uyumuştum. Saat şu an 06:04. Bunlar hep fazla kahveden...
Pek uyuyacak gibi olmadığıma göre, hazır etraf da sessizken gel blog otur karşıma. Sana bir filmden ve bana bıraktığı kafa karışıklığından bahsedeceğim.
Filmimiz '' La La Land '' yani ''Aşıklar Şehri''.
Emma Stone ve Ryan Gosling'in rol aldığı bir Amerikan müzikal komedi. Filmin başladığı ilk sahne ile bile, birazdan nasıl keyifli bir film izleyeceğini anlıyorsun ve ilk tebessümün henüz ilk dakikalarında iken yüzüne yerleşiveriyor. Keyifli sahnelerinin yanı sıra, keyifli müzikleri ile de güzel bir doyum bırakıyor izleyene. Renk kullanımına ayrıca hayran olduğumu da söylemem gerek. Ve buraya kadar herşey normal. Ben de diğer tüm ''La La Land'' sevenler ile aynı hisleri ve düşünceleri paylaşıyorum. Şimdi bile yine herkesin yaptığı gibi filmin soundtracklerini dinliyorum




Her şey bir yana, filmin bende bıraktığı kafa karışıklığı bir yana. Kahramanlarımız Mia ve Sebastian, hayallerini gerçekleştirmek üzere hayatlarını şekillendiren iki ayrı insan. İkisinin hayatının merkezinde de ayrı hayaller. Bu iki insanın hoş bir tesadüf ile karşılaşması ile tatlı bir aşk hikayesi izlemeye başlıyorum. 

*Şimdi söyleyeceklerim asla spoiler değil. Gönül rahatlığı ile okumaya devam edebilirsiniz.*

Amma ve lakin, her zaman olduğu gibi, filmlerde dahi, ilişkiler için fedakarlık yapmak gerekebiliyor. Bazen ise zorunda kalınıyor.

İşte bu filmde de, fedakarlık yapılması veya yapılmaması gereken bir konu olarak hayaller ele alınıyor.
Son dönemde kendi kendime şunu söyleyip duruyordum; ''Hayallerinden vazgeçmek yerine, insanlardan vazgeç''. Evet, acımasızca. Farkındayım. Peki ya şöyle dersek; ''Hayallerinden vazgeçmeni isteyen insanlardan vazgeç''. Şimdi kulağa daha bir yumuşak geldiyse de, emin ol ikisi de aynı şey. Çünkü iki farklı hayatın birleşmesi söz konusu olduğunda, yeni dengeyi kurabilmek için bir şeyleri yolda bırakmak gerekiyor. Hız kaybetmemek için, ağırlıklardan kurtulmak gerekiyor. Peki ama kimin hayatındaki ağırlıklardan vazgeçilebilir? Hayallerin orta yolu olabilir mi? Derken derken, bu film beni bu düşünce üzerine sahip olduğu kurgu ile daha bir sarstı. Hem bana hak verdi, hem de tam tersinin de mümkün olabileceğini son sahneleriyle gösterdi. Fedakarlık yapılırsa ne olabilir, yapılmazsa ne olabilir diye ayrı ayrı bir çırpıda gösterdi ve beni soru işaretleriyle bıraktı gitti. Yetmedi, bir de bu güzel aşka özendirdi. Eh, iyi mi oldu böyle? Şimdi müziklerinden başka bir de soru işareti bıraktı bana. Birinden vazgeçmek ile hayallerinden vazgeçmek arasında kalmak ne fena şey.






Kaçan uykum geri geldi. 3 saat sonra tekrar uyanmam lazım.

Demem o ki, hala izlemeyenler kesinlikle izlesin, sevilesi! Filmi izleyenler ise, nolur söylesin, kafası karışan bir ben miyim?
Filmi de ayrı tutarak sormak istiyorum, şu hayaller ve insanlar ile ilgili söylediğim şeyde, gerçekten çok mu acımasızım?

Sevgiler,
İlham Kedisi



Osaka'ya Uçtum!

Turna kuşu bilinen en eski origami figürüdür. Aynı zamanda özel bir anlamı vardır. Bin tane turna kuşu yapan kişi bir dilek hakkına sahiptir. Japonlar güzel dilekleri için turna kuşu yapmayı sihirli bulurlar.
Nereden mi biliyorum? Üniversite son sınıftayken keşfedip katıldığım bir origami atölyesinden. Bu atölyeden bana kalan turna kuşu figürü hiç unutmadığım, gözüm kapalı yaptığım bir şey oldu benim için. Origami kağıdı bulduğum zamanlarda şanslıydım. Ama çoğunlukla ya renkli bir kağıdı, ya bir gazeteyi, ya da eski bir kağıt parayı origamiye çevirdim. Hiç bir şey yapamadığım zamanlarda elime bir kağıt alıp katlamayı ve onu kuşa çevirmeyi sihirli buluyorum ben de. Turna kuşu sayım bin oldu mu bilmiyorum. Hala bir dilek hakkım oldu mu bilmiyorum. Büyük dileğim için en baştan oturup bin tane kağıt katlamaya başlasam iyi olur. Ama son zamanlarda evrene gönderdiğim mesajların bir şekilde iletildiğinin de farkındayım. Bundan çok önce, daha origami yapmaya bile başlamadan önce kendime -kendimce- en imkansız, en uzak rotayı yani Japonya'yı dilemiştim. Ve umarım bir gün demiştim. Bir kere bunu diledim, ve şimdi o gerçek oldu.
Osaka'ya uçalım mı? Küçük bir valiz hazırlamanız yeterli. Çünkü sadece bir gece kalacağız ve her şeyi hızlıca yaşayıp geri döneceğiz.

Zamanımızın en büyük kısmı ise uçarak geçecek. 12 saatlik bir uçak yolculuğunun detaylarını tahmin edemeseniz de sonucunu tahmin edebilirsiniz. Bu arada saat farkımız 6 saat kadar ilerliyor. Ve pek tabii ki, hoşgeldin jetlag! Uykuyu her bir zerremde hissetmeme rağmen uyuyamamam ve pencerenin önünde elimde papatya çayı ile gözlerimi belertip sabah 7'ye kadar öylece oturmam, jetlag'in kralı oluyor. Bir ara iki saatliğine bayılmışım. Uyandığımda vermem gereken bir karar var. Ya tekrar yatağa girip akşam 6'ya kadar uyumak (İstanbul'a dönüş saatimiz olur kendisi) ya da sınırlarımı zorlayıp Osaka'yı gezebildiğim kadar gezmek. Uykusuzluktan ölecek gibi olabiliyor ama ölmüyorsunuz arkadaşlar. Bu kesin. Daha önce, çok kereler 30 saati sıfır uyku ile geçirmiş bir insan olarak dedim ki ben bunu yapabilirim.Dönüş uçuşunda da artık bir şekilde sınırsız kahve desteği ile bayılmadan İstanbul'a dönebilirim. Onu sonra düşünürüz.



Rotamız Osaka Kalesi'ne doğru. Yürüyerek gideceğiz ve böylece Osaka'ya dair görebileceğim şeylerin sayısını arttırmış, şehri solumuş ve buraya ait daha fazla anı biriktirmiş olacağım. Kathmandu'da bile, dumanlı havasına aldırmadan yürüyerek gezmiş biri için Osaka'nın temiz, soğuk havası kış cenneti sayılır.


kabarık saçlarım ve Osaka Kalesi


Kale dışarıdan 5, içeriden ise 8 katlı ve saldırılara karşı savunması kolay olsun diye uzun bir kaya üstüne inşa edilmiş. Dışarıdan bakınca gördüğümüz bu eski Japon stili görünüm içeriye girdiğimizde yerini tamamen modern ve hatta sıradan bir müze dizaynına bırakıyor.


Ne olursa olsun en tepesine çıktığınızda önünüze boylu boyunca uzanan Osaka manzarası karşısında etkilenmeden duramıyorsunuz işte. Mis gibi esen bir rüzgarla, gözlerinizin önünde panaromik uzanan Osaka şehri.








Yol boyu çektiğim fotoğraflar iyi ki var. Yoksa yarı uykuda geçirdiğim bu geziyi rüya sanabilirdim.








Bu arada,
ilk Sushi'mi Japonya'da yedim ve bu yaşıma kadar böyle bir zevkten mahrum kalmış olduğuma inanamadım.




Şu an hala valizde denenmeyi bekleyen Matcha çayı ve Matcha aromalı bisküvilerden tutun da cipslere kadar saçma sapan abur cuburlar mevcut. Paketinde ne yazdığını anlamadığım, haliyle içinde ne olduğunu bilmediğim bir kaç şey ile beraber bekliyorlar. İlk misafiri bekliyorlar ve böylece dünyanın en yeşil bisküvilerini o ilk misafir ile beraber deneyeceğiz. Ben olsam, bize misafirliğe gelirdim...


Bir de bir arkadaşıma sana ne getireyim diye sordum. Sokaktan bir taş getir nolur, diye yalvardı bana. Ya dedim, ne tatlı arkadaşlarım var. Gözü hiç bişeyde yok, sadece anı istiyor. Gel gelelim sokaklarda taş yoktu arkadaşlar. Ciddiyim. Hani vardı da öyle boş beleş tiptekilerden vardı. Şöyle rengi güzel, şekli düz bişey illa ki bulurum diye tenezzül etmedim inşaat taşlarına. Ama yoktu, yoktu! En son otelin bahçesindeki tek bir taşı aldım attım çantaya. Gerçekten de o taştan başka twk bir taş daha yoktu koca bahçede. O taşın yerinde olduğunuzu bi düşünsenize. Zaten Osaka'da bilmem kaç yıl taş olarak, muhtemelen üç aşağı beş yukarı aynı yerde ikamet etmişsin. Etrafta bir tane daha taş yok. Yalnızlığın dibine vurmuşsun. Daha kötü ne olabilir, hayatımda artık ne olabilir dediğin\demediğin bir anda biri gelip seni alıyor. Ne çirkin taş arkadaş bu böyle, deyip çantasına atıyor. Yetmiyor Türkiye'ye getiriyor. Hayat ne acayip be!



Sabaha karşı afakan basmalarımda gerekli gazı veren Bayan Silvia'ya buradan teşekkürlerimi iletiyorum.  Ve bir dip not olarak, hala sığınma teklifimin geçerli olduğunu kendisine hatırlatmak isterim. Konu şu ki, Osaka Kansai Havalimanı'nda pasaport kontrol noktasının hemen yanında sığınma bürosu var. Olabilir, evet. Ama ilginç olan buranın girişindeki tabelada sığınma kelimesi üç dilde yazılmış. Japonca, İngilizce ve Türkçe. O yüzden an itibariyle fotoğraflarla Osaka'yı gezmiş olduğunuza göre, üstelik beğendiyseniz, bu konuyu bir düşünelim derim ben.



Bin tane kağıt katlamak isterseniz eğer, şimdiden başlasanız iyi edersiniz.



Sevgiler,
İlham Kedisi
 
ilham kedisinin günlüğü Blog Design by Ipietoon