31 Aralık 2016 Cumartesi

Zinciri Kırma

Yılın son yazısını tabii ki de yazacağım!
Dün gece de çaktırmadan bir yazı yazdım aslında. Gizli gizli planlarımdan bahsettim gibi yaptım ama elle tutulur hiç bir şey anlatmadım. Birazcık sezdirdim, bolca rahatladım. Okumak istersen kendisi tam olarak şurada! Ama bir şey anlamazsın, söyleyeyim.

Bugün biraz daha yazasım var. Daha anlaşılır bir dille*
Öncelikle şu an yatağımın yanındaki kalorifere sarılmış bir vaziyette, etrafımı saran peçetelerle ve odadaki ıhlamur kokusuyla bu yazıyı yazdığımı belirtmek isterim. Şu an odam, anane evinden hallice anlayacağın. Ama ne yazık ki, kenardan köşeden örtüp bastıracak bir anane figuru söz konusu değil. Ya da anane kişisi şu durumda ben olabilirim, her neyse.
Şöyle bir bakıyorum da 2016'ya, pek bir göresim gelmiyor kendisini. Hani özel hayatımda işler öyle felaket çığrından çıkmadı aslında. Kaçarken yakaladım, toparladım falan. Müthiş dağıtmalarımın keyfini çıkardım, o da gerekiyordu. Ama şöyle büyük açıdan bir genellersem, hele bi de ülkenin gözüyle bakarsam, 2016'ya hiç tahammül edemiyorum. O yüzden gittiğine seviniyorum. Ne bunun gibisi, ne de beteri gelmesin.
Özel konuları biraz daha detaylı konuşalım gel. Bir de yeni yıldaki hedefimi sana söylemek istiyorum.
Kendime onlarca hedef koymayı bırakalı baya oluyor. Sevmiyorum yeni yılda şunu yap, bunu yap bilmem ne. Bir kere kendime yüklenip durmaktan sıkıldım. Ve öyle yap yap yap deyince, yapmıyorum ya var mı diye hallenesim geliyor. Çünkü zaten gün içinde bile bir takım hedefleri belirliyorum. Belirlemek zorunda kalıyorum, malum hayat. Ya da o ay birşey oluyor ve bir bakıyorum yeni bir hedefim var. O yüzden yıl başından bıdı bıdı yapmayı hiç sevmiyorum. Bir de zaten etrafımız mecburiyetlerle, bizden beklenenlerle sarılmışken neden bir de ben kendi kendime bu zulmu yapayım ki?
Sadece durumları değerlendirebileyim ve yeni açılan kapılardan yeni hedefler bulabileyim istiyorum. Yaşadığım hayatın farkında olayım ama bunu yaparken. Öyle her kapıdan girip çıkmayayım. Aklım bir karış havada her yola sapmayayım. Yine en sonunda, başkalarının değil kendi istediğim hayatı yaşayabilmiş olayım.
Genel olarak her yeni yılda kendimden beklediğim şey bu. Ve aşırı büyük sıçramalar yapamıyorsam bile, ilerlediğimi görmek istiyorum.
2016'nın veda gecesinden.

Bu anlamda bakarsak geçen yılı boşa geçmiş göremem. Hele ki yılın ikinci yarısında attığım deparlar ile İstanbul'daki hayatımı olabildiğince kişiselleştirip keyiflendirdiğim için mutluyum. Hobilerimi daha çok hayatıma aldım.Yaptığım işe alıştım, keyifle yapıyorum. Kendime yaptığım şeylerden dolayı kızdığım çok az anım oldu. Ve son olarak artık insanlardan bir şey beklemiyorum. İnsanları beklemiyorum bile. Bunun hafifliği ise, o la-la!
Şimdi gelelim 2017 ile ilgili hedefime. Ama önce sana birinden bahsetmek istiyorum, blog. Barış Özcan'ı tanıyanlar vardır. Ben tanımayan herkesin bu adamı tanımasını istiyorum. ''Sanat, Tasarım, Teknoloji'' hikayeleri üzerinden  YouTube'da yaptığı sohbetleri ile çok alakasız bir günde keşfettim kendisini. Sırf onun herhangi bir videosunu izlemek için YouTube'a sık sık girmeye başladım. Sonra baktım ki,bazılarını bir kaç kere izleyecek kadar bu adama sardım. Söylediği şeylerden hayatıma aldıklarım olmaya başladı. Ve sayesinde öğrendiğim müthiş bilgiler yanıma kalıyordu. YouTube'da tüketirken, ilk defa dolu dolu bir şey tükettiğimi hissediyorum Barış Özcan'ın videoları sayesinde. Ve o yüzden kesinlikle etrafımdaki herkesin izlemesini ve takip etmesini istiyorum. Şimdi 2017 hedefimle bu adamın ne ilgisi var, bu konuya açıklık getireyim.

Bir videosunda  ''zinciri kırmamak'' ile ilgili anlattığı bir şey vardı.
 Ve demişti ki;
''Hedefini belirle. O hedefe ulaşmak için her gün bir şey yap. Yaptıktan sonra da önüne bir takvim al ve o günün üstüne kocaman bir çarpı koy. Her gün bu işlemi tekrarla. Takvimini çarpılarla doldur. Yan yana gelen bu çarpılardan bir zincir oluştur. Yeni amacın bu zinciri kırmamak!''
Ben bu zinciri kırmama fikrini edindiğimde kitap okuma ile ilgili bir hedef koydum kendime. Her gün yapamadım, o zincir epey kırıldı ama aklımı meşgul ettiği ve çarpı atmak istediğim bir zincir olduğu için normalden daha fazla zaman ayırmaya başladım kitap okumaya. Bu arada ben bir takvim hazırlamadım. Bunun için telefona  ''DON'T BREAK THE CHAIN!'' diye bir uygulama indirdim. Her gün bana hatırlatma göndererek hedefimi gözüme soktuğu için oldukça kullanışlı bir uygulama.

Sonra Barış Özcan 2017'de zinciri kırmamak için yeni ve ortak bir hedef belirledi. Daha büyük bir hedef. Ve işte o hedef ile, yine beni benden aldı ve dedim ki evet zinciri kırmayacağım. Bu büyük bir zincir olacak.

Hedef;
her gün,
daha önce hiç yapmadığım
bir şeyi yapacağım.”



Sesli söylemeyi bir denesene!  Hiç yapmadığın ne kadar çok şey vardır bir düşünsene. Ne güzel şeyleri deneyimlemeyi kaçırıyorsun kim bilir. Veya hiç yapmadığın şeylerin farkında olmadığın için, yeni bir şey yaptığını da fark etmiyorsundur. Ve sırf farkında olmadığın için, yeni bir şey yaptığındaki heyecanı hissetmiyor ve bir şey yapmış olmanın verdiği o hazzı da yaşamıyorsundur.

Öyleyse bu yıl, ben bunu yaparken mutlaka bana katılman gerek.


Şimdi ben şu sümüklü halimle yeni yıl akşamına bir hazırlanayım. Neyse ki zombiye de benzesem beni seven, gel ben sana bakarım diyen insanlar var. Hiç yeni yıla ıhlamur-adaçayı içerek girmemiştim, sahi.

Oldu o zaman, herkese mutlu yıllar! Huzurlu bi de.

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

25 Aralık 2016 Pazar

Dedektif Yeniden İş Başında

Yazmayacağım dediğim günden beri her gün uğruyorum buraya. Ne yalan söyleyeyim, yazdığım günlerde bile bu kadar sık uğramazdım. Yazılanları okudum sessizce... Sonra yazdıklarımı okumaya başladım. İlk defa!
Hiç geriye dönüp kendi yazdıklarımı okumamıştım bunca zaman. Neredeyse herşeyi inceledim. Yazdığım yazılar, onları yazdığım günleri en ufak detaylarına kadar anımsattı bana. Her yazının sonunda başımı kaldırıp gözlerimi ileri, ilk bulduğum boşluğa diktim ve düşündüm. O günü, o günleri, her şeyi... Blogu açtığımdan beri geçen iki yılı, iki yıl boyunca olan bitenleri, hayatıma giren çıkan insanları, anıları, fotoğrafları ve kendimi düşündüm. İlk defa düşündükçe içim şişmedi ve herşeyi hızla kapatıp kaçma isteğim olmadı. Düşündükçe rahatladım ve sanki tek tek havalandı içimde beni ağırlaştıran her ne varsa. Kendimi düşündükçe bir anlık sakinlik yakaladım o düşüncelerde. Geçmişten gelmeyen, şu anıma ait bir sakinlik. Dinginlik... Kelime olarak bile öyle güzeller ki.
Yazmayacağım dediğim günden beri kendime zaman ayırıyorum. Dediğim günün akşamından itibaren başladım hatta bunu yapmaya. Hedeflerim ile ilgili, odaklanmam gereken her ne konu varsa odaklandım bu kez. Aylardır sürünen konuları hızla masaya yatırdım ve o gece başladım onlar için çalışmaya. İngilizce işini hızlandırdım ve Ielts meselesi gündemim oldu. Spora daha çok zaman ayırıyorum. Daha sık doğa yürüyüşlerine çıkıyorum. Kitabımı, kahvemi alıp en sevdiğim parka gittiğim oluyor mesela. Bazı günler de, kurs çıkışı en sevdiğim kafeye gidip  ya çalışıyorum ya da ilgilimi çeken şeyleri araştırıyorum. Black Mirror 3. sezon başlamış ve almış başını gitmiş mesela, ruhum duymadı bunca zaman. Onu fark ettim ve akşamları ısıtıcıya sarılarak onlara dadanıyorum. Beynim uçuyor her bölüm sonunda. Diziyi izleyen bir arkadaşımı arayıp o bölümü konuşuyorum telefonda. Uçan beyinlerimizden kalan parçaları toparlamaya çalışıyoruz beraber. Sinemaya gittim bir de geçenlerde. Film; ''Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?''. Hayatımın kadını J.K. Rowling'in bir diğer kitabının uyarlaması. Harry Potter aşığı biri olarak bunu kaçırmam söz konusu olamayacağına göre, ben de üzerime düşeni yaptım ve soluğu sinemada aldım. Sabah seanslarından biriydi gittiğim ve salonda sadece 5 kişiydik. 5 kişi! Film arasında hepimiz birbirimize selam veriyor ve hemen ardından filmle ilgili laf atıyorduk. Çünkü biz koca koca insanlar olarak bugün, bu salonda, aynı amaç için buluşmuş, ortak zevkleri olan küçük bir gruptuk ve sırf bu sebepten birbirimizi tanımadan seviyorduk.
Konser araştırmalarım başarısız oldu. İstediğim tarihlerde, istediğim konserleri bulamadım. Şimdilik diyelim. Ama tiyatro bileti aldım. Moda Sahnesi'nde Mert Fırat'ın bir oyunu; ''Bütün Çılgınlar Sever Beni''. Bu adamı ne kadar çok sevdiğimi bilen bilir. Risk aldım, gidip gidemeyeceğimin belli bile olmadığı bir tarihe oyunun biletini aldım. Bakalım...
Sonra bir şeyler olmaya devam ederken, bugün bambaşka bir şey oldu. Öyle bir şey oldu ki, tüm gün blogu aklımdan çıkaramadım. Hatta bir ara bir kafeye oturmayı, telefonumu sarja takıp buraya gelmeyi ve yazmayı bile düşündüm ama gün bitmeden yapmam gereken şeyler vardı. İçimdeki bu özlemi yakaladığım için, eve döndüğümde sana yazacağımdan emindim sevgili blog, nitekim öyle de oldu.
Ve şimdi sana bugünümü anlatmak istiyorum.
Gece boyu essayler ile boğuştuğum için geç uyumuştum ve sabah da erken kalkmış olmama rağmen bugün izci gibi uyandım. Zıpladım yataktan. Hızlı bir kahvaltı, hızlı bir saç-makyaj seansı ve hızlı bir trafik deneyimi sonrası saat 10'de kurstaydım bile. Bunun şerefine kendime koca bir bardak kahve ısmarladım ve gün böylece başladı.
Ders sonrası gitmek istediğim bir yer vardı; Bomontiada'daki Kış Panayırı. Panayır'ın teması  ''Tüketme,Üret''
 Bu bilinçle burada her gün ve gün boyu süren farklı atölyeler düzenleniyor. Konsepti de ''yeni yıl'' olunca (ki bayılırız böyle şeylere) süslerin, püslerin olduğu müthiş dekorasyonlar atmosferi şenlendiriyor. Asıl can alıcı nokta ise, tüm etkinliklere katılım ücretsiz.
Navigasyonu kurdum ve tabanvay bir şekilde düştüm yola. İnceden yağan yağmur ve bir tersten bir düzden esen rüzgar yüzünden bu uğurda pembe bir şemsiye feda ettim bugün. Çokça şapkam uçtu, ben de peşinden koştum. Buz kesildim ama soğuk beni çok mutlu etti. Ah kış, seni seviyorum.
İlk defa Bomonti Bira Fabrikası'na gittim. Hiç böyle bir atmosferi olduğunu bilmiyordum. Doğrusu ne ile karşılaşacağımı bilmeden çıktığım bir yoldu ve sonrasından gördüklerim ile tüm gün zevkten dört köşe Bomontiada'da döndüm durdum.

  


Ağaçlara sarılmış yeni yıl ışıkları, her panayırdaki mumlar, kulağa çalınan canlı müzik sesleri ve sonuç; buz gibi havaya inat sıcacık bir atmosfer.


Vardığım saatte ''ışıklı kartpostal yapımı'' atölyesi vardı ama ben vardığımda sınıfın kartlar üzerinde epey yol aldığını gördüm ve ''eee şimdi napıyoruz^^''cu bir tip olmak istemediğim için buna katılmadım. Hemen o saatte, başlamak için beni bekleyen bir ''Cup Cake'' atölyesi vardı neyse ki. Dosdoğru atölyenin yapıldığı yerin yolunu tuttum. Kendimi çikolata ve şeker kokusunun içine bırakıp, krema kıvamına gelene kadar bu atölyede zevkten dört köşe oldum.

Tariflerimizi yazdıktan sonra, hocamızın verdiği müthişli ipuçlarıyla başladık cupcakelerden harikalar yaratmaya. Ne demiştik, konseptimiz ''yeni yıl''. Öyleyse yaratıcılıklarımızı konuşturalım!


Tipini ^yediğim^!! :)


Hepsini kendi ellerimle yaptığımı övüne övüne söyleyeceğim blog, hiç kusuruma bakma.


Eserlerimle mutluluk pozumu verdikten sonra sıradaki atölyeye kendimi attım. Atamadım. Yerini bulamadım. Halbuki enfes bir ''denim'' atölyesi vardı ve son zamanlarda denimleri kesme, kırpma işleriyle kafayı bozmuş olduğum için bana çok iyi geleceğini umuyordum. Ama olmadı, neden bilmiyorum, bulamadım yapıldığı yeri. Onu ararken açık havadaki canlı müziğe kendimi kaptırdım. Avluda, bidondan bir ısıtıcının yanına yaklaşıp dinledim, video çektim, gözlerimi kapattım, anı yaşadım. Anı yaşayan, dans eden anne ve kıza baktım. Öpücüklerimi gönderdim ikisine de, sessizce.
Sonra oradaki kafelerden birine oturup güzel bir yemek yedim ve buradaki misyonumu tamamladım.Yüzümde sinsi bir sırıtış, kucağımda cupcakelerim istemeye istemeye çıktım Bomontiada'dan.


16-30 Aralık boyunca bu etkinlikler tüm hızıyla devam ediyor olacak ve ben eğer bir gün bile katılmazsanız çok pişman olacağınızı söylemek istiyorum.

 Buraya linkini ve etkinliklerin listesini bırakıyorum.





25 Aralık Pazar

Bi Değişik Yastık Atölyesi – Alt - 11:00 - 14:00 

Papyon Quartet - Pop-Up Müzik – 13.00

Reflect Atölyesi - ATÖLYE - 14.00 - 15.00 
Nefes Terapisi - Alt - 14.00 - 16.00 
Karambola- Konser – 15.00
Origami Atölyesi – Alt - 15:00 - 16:00 
Papyon Quartet - Pop-Up Müzik – 16.00
Makrome Atölyesi – Alt - 16:30 - 19:00
Animasyon Atölyesi - ATÖLYE, Makerlab - 16:30 - 19:30 
Mekan Enerji Temizliği – Alt - 19:00 - 20:30 




26 Aralık Pazartesi
 Bi Değişik Yastık Atölyesi – Alt - 13:00 - 16:00 



27 Aralık Salı
Konuşma - Ahmet Alpat & Engin Ayaz & Bager Akbay - Türkiye ve Maker Hareketi: Girift bir İlişki - Atölye 19:30 - 21:00 


28 Aralık Çarşamba
Konser - Swing Mama - 19:00 - 21:00
Yama Atölyesi - ATÖLYE, Makerlab - 07.00 – 09.00 PM 


29 Aralık Perşembe
Mercek: Ustalar Ile Zanaatkarlık Ve Üretim Kültürü – Söyleşi - Aylin Durmaz Ve Ustalar – ATÖLYE - 19:30 - 21:00 


30 Aralık Cuma
Zendala Atölyesi – Alt - 18:00 - 21:00 
Luxus - Konser 19:00-21:00



MadamMare Vintage diye bir dükkan var, vintage severler bilir. Ona gitmek aklımdaydı bir süredir. Dedim hazır bugün bu kadar üşüdüm, hasta olmadan eve dönmeyeyim dur bir de oraya gideyim. Tekrar yönümü Taksim'e çevirdim. Metrodan indiğimde iki küçük oğlan çocuğu gördüm metronun içinde. Aralarında biraz mesafe var ama ikisi de aynı şekilde duvar kenarına oturmuş, elleri öylesine açık gelip geçene ilgisizce bakıp dilenen iki çocuk. Birini geçtim önce, ama ikinciyi geçerken yavaşladım. Çünkü aklımda bir şey vardı. Sonra döndüm, yanına gittim ikincinin. O elini daha da uzatmadan ben önce davrandım ve elimdeki kutuyu göstererek ''Kek ister misin?'' dedim. ''Hayır, para isterim'' demedi asla. Hemen başıyla onayladı beni. Eğildim ben de yanına, aynı boya geldik ve elimdeki kutuyu açtım. Gözlerinin içi öyle bir güldü, bana öyle bir baktı ki. Bir keklere bir bana, bilmiyorum kaç kere, hızlı hızlı baktı durdu iki saniye içinde. İkimiz de gülüyoruz. ''Al en beğendiğini hadi'' dedim. Karar veremedi, eli hepsinin üzerinde gidip geldi ve çam ağaçlı olan dev kremalıyı seçti. Hala kulakları ağzında elindekine bakıyor. Sonra o ilk geçtiğim oğlan yanımıza koştu geldi. Ona uzattım bu sefer elimdeki kutuyu. Aynı coşkulu bakışlar bu sefer onda. Kardan adamlı olanı aldı. Bir tane de kardeşine seçti. Ağızları burunları kremadan yeşil olmuştu. O kadar mutluyduk ki. Ben bu çocuklardan hiç birini, o istedikleri parayı avuçlarında gördüklerinde dahi bu kadar mutlu görmedim hiç. Siz gördünüz mü?

Kendimi yeterince ''Singing in the Rain'' filminde gibi hissettikten ve alışverişimi de yaptıktan sonra eve dönmem gerekirdi. Ama dönmedim. MadamMare'den kendime numarasız bir gözlük almıştım. Gözlüklü biriymiş gibi davranasım vardı. Uzun bir palto almıştım. Dedektif gibi ortalıklarda dolaşasım vardı. Sanırım farklı biri gibi olmak istiyordum. Kılık değiştirmek iyi bir fikir olabilirdi aslında. Filmlerde kılık değiştirmek isteyen karakter aslında işe üst-baş alışverişinden başlamaz. O en son adımdır ve kabinden çıktığı sahnede, her şeyiyle değişmiş olarak onu görürüz. Peki ama değişime nereden başlanır? Saçlardan başlanır, elbette! Farklı biri olmak istiyorsan, farklı bir rengin de olmalı sevgili dedektif. Öyleyse doğru kuaföre ve o hep hayalini kurduğun bakır-kumral renge sahip olmaya! Yakışmazsa da keyfi bilir, peh.
Şu an turuncu bir kafayla yazıyorum sana sevgili blog. İçimden kahkahalar atmak geliyor. Yeni saçlarımı çok sevdim aslında ama aynaya her baktığımda, hele ki diplerdeki o parlak bakır rengi gördüğümde bir acayip olmuyor değilim. Dur ama alışırım, ilk defa böyle köklü bir değişim yapıyorum sonuçta.
Artık günün bitmesi ve eve dönmem gerekiyordu. Evin sokağına girmiştim, hızlı adımlarla yürüyordum. Günün bitesi yok gibiydi ve bir ses duydum. Son bir haftadır geceleri uzaktan duyduğum o ses şimdi biraz ileride, önümden geliyordu. Bir adam kollarında bir şeyler taşıyor ve bir taraftan da bağırıyordu; ''BOOOO-ZAAAAA!''. Sonra bir daha ''Boooo-zaaaa!''. Bugün hep İzmir günlerimi hatırlatmıştı bana. Bozacı da son anda yaptı yapacağını. İzmir'deyken bir koca kışı geceleri annemin alıp getirdiği bozaları ısıtıp içerek geçirmiştik. Sadece 1 kış yaptık bunu ama, öyle bir keyifle yaptık ki sanki ezelden beri boza içermişiz gibi yaptık. Bir saniye bunları düşündükten sonra seslendim bozacıya; 'iyi akşamlar' diyerek. Ve bir bardak bozamı kapıp, 3 adımda evime vardım. Isıttım onu bir güzel ve geçtim blogun karşısına.

Sonuç, yeni bir İlham Kedisi oldum. İlhamım kaybolmamış ya, ona seviniyorum en çok. Hatta canlanmış mı ne? Sanki öyle gibi.




Ve isteyenler için de İnstagram hesabım : ilhamkedisi



Sevgiler,
İlham Kedisi

*özlemişim bile be.

Share:

10 Aralık 2016 Cumartesi

Bir karar

Pek sevgili blogum,

sana kötü bir haber vereyim mi?
Hazır değilsin biliyorum ama.. Tahmin ettin sanırım.
Evet... Evet, ben de o yazılardan birini yazıyorum şu an. Ben elimi ayağımı çekiyorum senden be blogcuğum, bir süreliğine de olsa.

AAAAA dediğini duyar gibiyim.

Üzgünüm.

Gerçekten.

Sessiz sedasız da gidebilirdim. Aylarca yazmayabilirdim, sinsice terk eder ve yine sinsice geri dönmeye çalışabilirdim pek ala... Daha önce yapmışlığım da var sonuçta. Ama bu kez durum farklı. Bu bir karar ve o yüzden buraya yazılmalı.

Kafam o kadar meşgul ki son zamanlarda.Yapmayı istediğim onca şey var ki. Sürekli yapılması gerekenleri yazıp, yapamadan üstünü çiziyorum. Nereden başlamam gerektiğine, nerede bitirmem gerektiğine karar veremiyorum. Ve artık baş edemiyorum zihnimdeki bu kalabalıkla, üzerini yapamadığım için çizdiğim maddelerle...
O yüzden yapmayı istediğim kalabalıkları aza indirmeyi, kendime baskı yapmadan sadece önceliğim olan şeylere odaklanmayı kısa vadeli bir hedef olarak belirliyorum kendime. An itibariyle.

Bloga zaten sık yazmıyorsun, ha neden gidiyirsun; dedin, duydum onu da. Çünkü yazmayı isteyip yazamama, o motivasyona gelememe hali bile beni başlı başına darlayan bir şey şu anda. Ve bu konuda kendime yüklenmek, en son istediğim şey.

Çıkmadık candan umut kesilmiyor ya sonuçta, için rahat etsin diye söylüyorum. Merak etme, pırıl pırıl yazı konuları var zihnimde, hala. İşte belki de bu yüzden, zamanımı ayırmam gerekeceğinden dolayı bir kaçış planlıyorum buradan. Ama döndüğüm gün, gün o gündür yani sana öyle söyleyeyim.

Zihnimdeki kalabalıklardan kaçabilmek için  belirlediğim başlangıç noktasının blog olması, itiraf etmeliyim ki gerçekten üzücü. İçlerinde en sevdiğim, beni en çok rahatlatan ve neşelendiren bir şey aslında. Belki de her şeyden kaçıp bloga saklanmak en güzeli olabilirdi. Şu an böyle olmasaydı, evet olabilirdi. Ama bu kararla kendimi daha rahatlamış ve odaklanmış hissedeceğim.

Bu süreçte sadece blogdan değil, aslında beni oyaladığını fark ettiğim pek çok şeyden de uzaklaşacağım. Bilumum sosyal aktiviteler de bu kapsama giriyor. Beni görmek isteyen arkadaşlarım, adresimi biliyorsunuz. Çıkınız çıkınız geliniz.

Bilmeyenleri ama halimi hatrımı sormak isteyenleri, veya arayı çok açtığım bir vakit beni kalaylamak isteyen herkesleri blogdaki mail adresinden beni dürtmeye davet ediyorum. Çekinmeyiniz.
Ay çok özledim, dur bi motivasyon olsun da İlham Kediciğime bir kartpostal göndereyim diyenler olursa da bileyim yani bu deyişleri, tamam mı?

Yazmak için tek yakınlaşacağım yer ise, Mutlu Keçi'min yeni yıl hediyesi yeni defterim olacak.
Defterin arka kapağında şöyle der; '' ...zaman gelecek gün, senin iklimine dönecek, yeşereceksin...''

O zamana kadar beni özleyiniz. Ben gizliden buralardaki yazıları okurum ama yine de, daha o kadar ölmedik.
Belki dayanamam hemen gelirim, belki de küçük bir kaçamak yazısıyla gelir yine kaybolur giderim... Kim bilir... Bekleyip göreceğiz.

Sevgiler,
İlham Kedisi



Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com