31 Aralık 2016 Cumartesi

Zinciri Kırma

Yılın son yazısını tabii ki de yazacağım!
Dün gece de çaktırmadan bir yazı yazdım aslında. Gizli gizli planlarımdan bahsettim gibi yaptım ama elle tutulur hiç bir şey anlatmadım. Birazcık sezdirdim, bolca rahatladım. Okumak istersen kendisi tam olarak şurada! Ama bir şey anlamazsın, söyleyeyim.

Bugün biraz daha yazasım var. Daha anlaşılır bir dille*
Öncelikle şu an yatağımın yanındaki kalorifere sarılmış bir vaziyette, etrafımı saran peçetelerle ve odadaki ıhlamur kokusuyla bu yazıyı yazdığımı belirtmek isterim. Şu an odam, anane evinden hallice anlayacağın. Ama ne yazık ki, kenardan köşeden örtüp bastıracak bir anane figuru söz konusu değil. Ya da anane kişisi şu durumda ben olabilirim, her neyse.
Şöyle bir bakıyorum da 2016'ya, pek bir göresim gelmiyor kendisini. Hani özel hayatımda işler öyle felaket çığrından çıkmadı aslında. Kaçarken yakaladım, toparladım falan. Müthiş dağıtmalarımın keyfini çıkardım, o da gerekiyordu. Ama şöyle büyük açıdan bir genellersem, hele bi de ülkenin gözüyle bakarsam, 2016'ya hiç tahammül edemiyorum. O yüzden gittiğine seviniyorum. Ne bunun gibisi, ne de beteri gelmesin.
Özel konuları biraz daha detaylı konuşalım gel. Bir de yeni yıldaki hedefimi sana söylemek istiyorum.
Kendime onlarca hedef koymayı bırakalı baya oluyor. Sevmiyorum yeni yılda şunu yap, bunu yap bilmem ne. Bir kere kendime yüklenip durmaktan sıkıldım. Ve öyle yap yap yap deyince, yapmıyorum ya var mı diye hallenesim geliyor. Çünkü zaten gün içinde bile bir takım hedefleri belirliyorum. Belirlemek zorunda kalıyorum, malum hayat. Ya da o ay birşey oluyor ve bir bakıyorum yeni bir hedefim var. O yüzden yıl başından bıdı bıdı yapmayı hiç sevmiyorum. Bir de zaten etrafımız mecburiyetlerle, bizden beklenenlerle sarılmışken neden bir de ben kendi kendime bu zulmu yapayım ki?
Sadece durumları değerlendirebileyim ve yeni açılan kapılardan yeni hedefler bulabileyim istiyorum. Yaşadığım hayatın farkında olayım ama bunu yaparken. Öyle her kapıdan girip çıkmayayım. Aklım bir karış havada her yola sapmayayım. Yine en sonunda, başkalarının değil kendi istediğim hayatı yaşayabilmiş olayım.
Genel olarak her yeni yılda kendimden beklediğim şey bu. Ve aşırı büyük sıçramalar yapamıyorsam bile, ilerlediğimi görmek istiyorum.
2016'nın veda gecesinden.

Bu anlamda bakarsak geçen yılı boşa geçmiş göremem. Hele ki yılın ikinci yarısında attığım deparlar ile İstanbul'daki hayatımı olabildiğince kişiselleştirip keyiflendirdiğim için mutluyum. Hobilerimi daha çok hayatıma aldım.Yaptığım işe alıştım, keyifle yapıyorum. Kendime yaptığım şeylerden dolayı kızdığım çok az anım oldu. Ve son olarak artık insanlardan bir şey beklemiyorum. İnsanları beklemiyorum bile. Bunun hafifliği ise, o la-la!
Şimdi gelelim 2017 ile ilgili hedefime. Ama önce sana birinden bahsetmek istiyorum, blog. Barış Özcan'ı tanıyanlar vardır. Ben tanımayan herkesin bu adamı tanımasını istiyorum. ''Sanat, Tasarım, Teknoloji'' hikayeleri üzerinden  YouTube'da yaptığı sohbetleri ile çok alakasız bir günde keşfettim kendisini. Sırf onun herhangi bir videosunu izlemek için YouTube'a sık sık girmeye başladım. Sonra baktım ki,bazılarını bir kaç kere izleyecek kadar bu adama sardım. Söylediği şeylerden hayatıma aldıklarım olmaya başladı. Ve sayesinde öğrendiğim müthiş bilgiler yanıma kalıyordu. YouTube'da tüketirken, ilk defa dolu dolu bir şey tükettiğimi hissediyorum Barış Özcan'ın videoları sayesinde. Ve o yüzden kesinlikle etrafımdaki herkesin izlemesini ve takip etmesini istiyorum. Şimdi 2017 hedefimle bu adamın ne ilgisi var, bu konuya açıklık getireyim.

Bir videosunda  ''zinciri kırmamak'' ile ilgili anlattığı bir şey vardı.
 Ve demişti ki;
''Hedefini belirle. O hedefe ulaşmak için her gün bir şey yap. Yaptıktan sonra da önüne bir takvim al ve o günün üstüne kocaman bir çarpı koy. Her gün bu işlemi tekrarla. Takvimini çarpılarla doldur. Yan yana gelen bu çarpılardan bir zincir oluştur. Yeni amacın bu zinciri kırmamak!''
Ben bu zinciri kırmama fikrini edindiğimde kitap okuma ile ilgili bir hedef koydum kendime. Her gün yapamadım, o zincir epey kırıldı ama aklımı meşgul ettiği ve çarpı atmak istediğim bir zincir olduğu için normalden daha fazla zaman ayırmaya başladım kitap okumaya. Bu arada ben bir takvim hazırlamadım. Bunun için telefona  ''DON'T BREAK THE CHAIN!'' diye bir uygulama indirdim. Her gün bana hatırlatma göndererek hedefimi gözüme soktuğu için oldukça kullanışlı bir uygulama.

Sonra Barış Özcan 2017'de zinciri kırmamak için yeni ve ortak bir hedef belirledi. Daha büyük bir hedef. Ve işte o hedef ile, yine beni benden aldı ve dedim ki evet zinciri kırmayacağım. Bu büyük bir zincir olacak.

Hedef;
her gün,
daha önce hiç yapmadığım
bir şeyi yapacağım.”



Sesli söylemeyi bir denesene!  Hiç yapmadığın ne kadar çok şey vardır bir düşünsene. Ne güzel şeyleri deneyimlemeyi kaçırıyorsun kim bilir. Veya hiç yapmadığın şeylerin farkında olmadığın için, yeni bir şey yaptığını da fark etmiyorsundur. Ve sırf farkında olmadığın için, yeni bir şey yaptığındaki heyecanı hissetmiyor ve bir şey yapmış olmanın verdiği o hazzı da yaşamıyorsundur.

Öyleyse bu yıl, ben bunu yaparken mutlaka bana katılman gerek.


Şimdi ben şu sümüklü halimle yeni yıl akşamına bir hazırlanayım. Neyse ki zombiye de benzesem beni seven, gel ben sana bakarım diyen insanlar var. Hiç yeni yıla ıhlamur-adaçayı içerek girmemiştim, sahi.

Oldu o zaman, herkese mutlu yıllar! Huzurlu bi de.

Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

25 Aralık 2016 Pazar

Dedektif Yeniden İş Başında

Yazmayacağım dediğim günden beri her gün uğruyorum buraya. Ne yalan söyleyeyim, yazdığım günlerde bile bu kadar sık uğramazdım. Yazılanları okudum sessizce... Sonra yazdıklarımı okumaya başladım. İlk defa!
Hiç geriye dönüp kendi yazdıklarımı okumamıştım bunca zaman. Neredeyse herşeyi inceledim. Yazdığım yazılar, onları yazdığım günleri en ufak detaylarına kadar anımsattı bana. Her yazının sonunda başımı kaldırıp gözlerimi ileri, ilk bulduğum boşluğa diktim ve düşündüm. O günü, o günleri, her şeyi... Blogu açtığımdan beri geçen iki yılı, iki yıl boyunca olan bitenleri, hayatıma giren çıkan insanları, anıları, fotoğrafları ve kendimi düşündüm. İlk defa düşündükçe içim şişmedi ve herşeyi hızla kapatıp kaçma isteğim olmadı. Düşündükçe rahatladım ve sanki tek tek havalandı içimde beni ağırlaştıran her ne varsa. Kendimi düşündükçe bir anlık sakinlik yakaladım o düşüncelerde. Geçmişten gelmeyen, şu anıma ait bir sakinlik. Dinginlik... Kelime olarak bile öyle güzeller ki.
Yazmayacağım dediğim günden beri kendime zaman ayırıyorum. Dediğim günün akşamından itibaren başladım hatta bunu yapmaya. Hedeflerim ile ilgili, odaklanmam gereken her ne konu varsa odaklandım bu kez. Aylardır sürünen konuları hızla masaya yatırdım ve o gece başladım onlar için çalışmaya. İngilizce işini hızlandırdım ve Ielts meselesi gündemim oldu. Spora daha çok zaman ayırıyorum. Daha sık doğa yürüyüşlerine çıkıyorum. Kitabımı, kahvemi alıp en sevdiğim parka gittiğim oluyor mesela. Bazı günler de, kurs çıkışı en sevdiğim kafeye gidip  ya çalışıyorum ya da ilgilimi çeken şeyleri araştırıyorum. Black Mirror 3. sezon başlamış ve almış başını gitmiş mesela, ruhum duymadı bunca zaman. Onu fark ettim ve akşamları ısıtıcıya sarılarak onlara dadanıyorum. Beynim uçuyor her bölüm sonunda. Diziyi izleyen bir arkadaşımı arayıp o bölümü konuşuyorum telefonda. Uçan beyinlerimizden kalan parçaları toparlamaya çalışıyoruz beraber. Sinemaya gittim bir de geçenlerde. Film; ''Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?''. Hayatımın kadını J.K. Rowling'in bir diğer kitabının uyarlaması. Harry Potter aşığı biri olarak bunu kaçırmam söz konusu olamayacağına göre, ben de üzerime düşeni yaptım ve soluğu sinemada aldım. Sabah seanslarından biriydi gittiğim ve salonda sadece 5 kişiydik. 5 kişi! Film arasında hepimiz birbirimize selam veriyor ve hemen ardından filmle ilgili laf atıyorduk. Çünkü biz koca koca insanlar olarak bugün, bu salonda, aynı amaç için buluşmuş, ortak zevkleri olan küçük bir gruptuk ve sırf bu sebepten birbirimizi tanımadan seviyorduk.
Konser araştırmalarım başarısız oldu. İstediğim tarihlerde, istediğim konserleri bulamadım. Şimdilik diyelim. Ama tiyatro bileti aldım. Moda Sahnesi'nde Mert Fırat'ın bir oyunu; ''Bütün Çılgınlar Sever Beni''. Bu adamı ne kadar çok sevdiğimi bilen bilir. Risk aldım, gidip gidemeyeceğimin belli bile olmadığı bir tarihe oyunun biletini aldım. Bakalım...
Sonra bir şeyler olmaya devam ederken, bugün bambaşka bir şey oldu. Öyle bir şey oldu ki, tüm gün blogu aklımdan çıkaramadım. Hatta bir ara bir kafeye oturmayı, telefonumu sarja takıp buraya gelmeyi ve yazmayı bile düşündüm ama gün bitmeden yapmam gereken şeyler vardı. İçimdeki bu özlemi yakaladığım için, eve döndüğümde sana yazacağımdan emindim sevgili blog, nitekim öyle de oldu.
Ve şimdi sana bugünümü anlatmak istiyorum.
Gece boyu essayler ile boğuştuğum için geç uyumuştum ve sabah da erken kalkmış olmama rağmen bugün izci gibi uyandım. Zıpladım yataktan. Hızlı bir kahvaltı, hızlı bir saç-makyaj seansı ve hızlı bir trafik deneyimi sonrası saat 10'de kurstaydım bile. Bunun şerefine kendime koca bir bardak kahve ısmarladım ve gün böylece başladı.
Ders sonrası gitmek istediğim bir yer vardı; Bomontiada'daki Kış Panayırı. Panayır'ın teması  ''Tüketme,Üret''
 Bu bilinçle burada her gün ve gün boyu süren farklı atölyeler düzenleniyor. Konsepti de ''yeni yıl'' olunca (ki bayılırız böyle şeylere) süslerin, püslerin olduğu müthiş dekorasyonlar atmosferi şenlendiriyor. Asıl can alıcı nokta ise, tüm etkinliklere katılım ücretsiz.
Navigasyonu kurdum ve tabanvay bir şekilde düştüm yola. İnceden yağan yağmur ve bir tersten bir düzden esen rüzgar yüzünden bu uğurda pembe bir şemsiye feda ettim bugün. Çokça şapkam uçtu, ben de peşinden koştum. Buz kesildim ama soğuk beni çok mutlu etti. Ah kış, seni seviyorum.
İlk defa Bomonti Bira Fabrikası'na gittim. Hiç böyle bir atmosferi olduğunu bilmiyordum. Doğrusu ne ile karşılaşacağımı bilmeden çıktığım bir yoldu ve sonrasından gördüklerim ile tüm gün zevkten dört köşe Bomontiada'da döndüm durdum.

  


Ağaçlara sarılmış yeni yıl ışıkları, her panayırdaki mumlar, kulağa çalınan canlı müzik sesleri ve sonuç; buz gibi havaya inat sıcacık bir atmosfer.


Vardığım saatte ''ışıklı kartpostal yapımı'' atölyesi vardı ama ben vardığımda sınıfın kartlar üzerinde epey yol aldığını gördüm ve ''eee şimdi napıyoruz^^''cu bir tip olmak istemediğim için buna katılmadım. Hemen o saatte, başlamak için beni bekleyen bir ''Cup Cake'' atölyesi vardı neyse ki. Dosdoğru atölyenin yapıldığı yerin yolunu tuttum. Kendimi çikolata ve şeker kokusunun içine bırakıp, krema kıvamına gelene kadar bu atölyede zevkten dört köşe oldum.

Tariflerimizi yazdıktan sonra, hocamızın verdiği müthişli ipuçlarıyla başladık cupcakelerden harikalar yaratmaya. Ne demiştik, konseptimiz ''yeni yıl''. Öyleyse yaratıcılıklarımızı konuşturalım!


Tipini ^yediğim^!! :)


Hepsini kendi ellerimle yaptığımı övüne övüne söyleyeceğim blog, hiç kusuruma bakma.


Eserlerimle mutluluk pozumu verdikten sonra sıradaki atölyeye kendimi attım. Atamadım. Yerini bulamadım. Halbuki enfes bir ''denim'' atölyesi vardı ve son zamanlarda denimleri kesme, kırpma işleriyle kafayı bozmuş olduğum için bana çok iyi geleceğini umuyordum. Ama olmadı, neden bilmiyorum, bulamadım yapıldığı yeri. Onu ararken açık havadaki canlı müziğe kendimi kaptırdım. Avluda, bidondan bir ısıtıcının yanına yaklaşıp dinledim, video çektim, gözlerimi kapattım, anı yaşadım. Anı yaşayan, dans eden anne ve kıza baktım. Öpücüklerimi gönderdim ikisine de, sessizce.
Sonra oradaki kafelerden birine oturup güzel bir yemek yedim ve buradaki misyonumu tamamladım.Yüzümde sinsi bir sırıtış, kucağımda cupcakelerim istemeye istemeye çıktım Bomontiada'dan.


16-30 Aralık boyunca bu etkinlikler tüm hızıyla devam ediyor olacak ve ben eğer bir gün bile katılmazsanız çok pişman olacağınızı söylemek istiyorum.

 Buraya linkini ve etkinliklerin listesini bırakıyorum.





25 Aralık Pazar

Bi Değişik Yastık Atölyesi – Alt - 11:00 - 14:00 

Papyon Quartet - Pop-Up Müzik – 13.00

Reflect Atölyesi - ATÖLYE - 14.00 - 15.00 
Nefes Terapisi - Alt - 14.00 - 16.00 
Karambola- Konser – 15.00
Origami Atölyesi – Alt - 15:00 - 16:00 
Papyon Quartet - Pop-Up Müzik – 16.00
Makrome Atölyesi – Alt - 16:30 - 19:00
Animasyon Atölyesi - ATÖLYE, Makerlab - 16:30 - 19:30 
Mekan Enerji Temizliği – Alt - 19:00 - 20:30 




26 Aralık Pazartesi
 Bi Değişik Yastık Atölyesi – Alt - 13:00 - 16:00 



27 Aralık Salı
Konuşma - Ahmet Alpat & Engin Ayaz & Bager Akbay - Türkiye ve Maker Hareketi: Girift bir İlişki - Atölye 19:30 - 21:00 


28 Aralık Çarşamba
Konser - Swing Mama - 19:00 - 21:00
Yama Atölyesi - ATÖLYE, Makerlab - 07.00 – 09.00 PM 


29 Aralık Perşembe
Mercek: Ustalar Ile Zanaatkarlık Ve Üretim Kültürü – Söyleşi - Aylin Durmaz Ve Ustalar – ATÖLYE - 19:30 - 21:00 


30 Aralık Cuma
Zendala Atölyesi – Alt - 18:00 - 21:00 
Luxus - Konser 19:00-21:00



MadamMare Vintage diye bir dükkan var, vintage severler bilir. Ona gitmek aklımdaydı bir süredir. Dedim hazır bugün bu kadar üşüdüm, hasta olmadan eve dönmeyeyim dur bir de oraya gideyim. Tekrar yönümü Taksim'e çevirdim. Metrodan indiğimde iki küçük oğlan çocuğu gördüm metronun içinde. Aralarında biraz mesafe var ama ikisi de aynı şekilde duvar kenarına oturmuş, elleri öylesine açık gelip geçene ilgisizce bakıp dilenen iki çocuk. Birini geçtim önce, ama ikinciyi geçerken yavaşladım. Çünkü aklımda bir şey vardı. Sonra döndüm, yanına gittim ikincinin. O elini daha da uzatmadan ben önce davrandım ve elimdeki kutuyu göstererek ''Kek ister misin?'' dedim. ''Hayır, para isterim'' demedi asla. Hemen başıyla onayladı beni. Eğildim ben de yanına, aynı boya geldik ve elimdeki kutuyu açtım. Gözlerinin içi öyle bir güldü, bana öyle bir baktı ki. Bir keklere bir bana, bilmiyorum kaç kere, hızlı hızlı baktı durdu iki saniye içinde. İkimiz de gülüyoruz. ''Al en beğendiğini hadi'' dedim. Karar veremedi, eli hepsinin üzerinde gidip geldi ve çam ağaçlı olan dev kremalıyı seçti. Hala kulakları ağzında elindekine bakıyor. Sonra o ilk geçtiğim oğlan yanımıza koştu geldi. Ona uzattım bu sefer elimdeki kutuyu. Aynı coşkulu bakışlar bu sefer onda. Kardan adamlı olanı aldı. Bir tane de kardeşine seçti. Ağızları burunları kremadan yeşil olmuştu. O kadar mutluyduk ki. Ben bu çocuklardan hiç birini, o istedikleri parayı avuçlarında gördüklerinde dahi bu kadar mutlu görmedim hiç. Siz gördünüz mü?

Kendimi yeterince ''Singing in the Rain'' filminde gibi hissettikten ve alışverişimi de yaptıktan sonra eve dönmem gerekirdi. Ama dönmedim. MadamMare'den kendime numarasız bir gözlük almıştım. Gözlüklü biriymiş gibi davranasım vardı. Uzun bir palto almıştım. Dedektif gibi ortalıklarda dolaşasım vardı. Sanırım farklı biri gibi olmak istiyordum. Kılık değiştirmek iyi bir fikir olabilirdi aslında. Filmlerde kılık değiştirmek isteyen karakter aslında işe üst-baş alışverişinden başlamaz. O en son adımdır ve kabinden çıktığı sahnede, her şeyiyle değişmiş olarak onu görürüz. Peki ama değişime nereden başlanır? Saçlardan başlanır, elbette! Farklı biri olmak istiyorsan, farklı bir rengin de olmalı sevgili dedektif. Öyleyse doğru kuaföre ve o hep hayalini kurduğun bakır-kumral renge sahip olmaya! Yakışmazsa da keyfi bilir, peh.
Şu an turuncu bir kafayla yazıyorum sana sevgili blog. İçimden kahkahalar atmak geliyor. Yeni saçlarımı çok sevdim aslında ama aynaya her baktığımda, hele ki diplerdeki o parlak bakır rengi gördüğümde bir acayip olmuyor değilim. Dur ama alışırım, ilk defa böyle köklü bir değişim yapıyorum sonuçta.
Artık günün bitmesi ve eve dönmem gerekiyordu. Evin sokağına girmiştim, hızlı adımlarla yürüyordum. Günün bitesi yok gibiydi ve bir ses duydum. Son bir haftadır geceleri uzaktan duyduğum o ses şimdi biraz ileride, önümden geliyordu. Bir adam kollarında bir şeyler taşıyor ve bir taraftan da bağırıyordu; ''BOOOO-ZAAAAA!''. Sonra bir daha ''Boooo-zaaaa!''. Bugün hep İzmir günlerimi hatırlatmıştı bana. Bozacı da son anda yaptı yapacağını. İzmir'deyken bir koca kışı geceleri annemin alıp getirdiği bozaları ısıtıp içerek geçirmiştik. Sadece 1 kış yaptık bunu ama, öyle bir keyifle yaptık ki sanki ezelden beri boza içermişiz gibi yaptık. Bir saniye bunları düşündükten sonra seslendim bozacıya; 'iyi akşamlar' diyerek. Ve bir bardak bozamı kapıp, 3 adımda evime vardım. Isıttım onu bir güzel ve geçtim blogun karşısına.

Sonuç, yeni bir İlham Kedisi oldum. İlhamım kaybolmamış ya, ona seviniyorum en çok. Hatta canlanmış mı ne? Sanki öyle gibi.




Ve isteyenler için de İnstagram hesabım : ilhamkedisi



Sevgiler,
İlham Kedisi

*özlemişim bile be.

Share:

10 Aralık 2016 Cumartesi

Bir karar

Pek sevgili blogum,

sana kötü bir haber vereyim mi?
Hazır değilsin biliyorum ama.. Tahmin ettin sanırım.
Evet... Evet, ben de o yazılardan birini yazıyorum şu an. Ben elimi ayağımı çekiyorum senden be blogcuğum, bir süreliğine de olsa.

AAAAA dediğini duyar gibiyim.

Üzgünüm.

Gerçekten.

Sessiz sedasız da gidebilirdim. Aylarca yazmayabilirdim, sinsice terk eder ve yine sinsice geri dönmeye çalışabilirdim pek ala... Daha önce yapmışlığım da var sonuçta. Ama bu kez durum farklı. Bu bir karar ve o yüzden buraya yazılmalı.

Kafam o kadar meşgul ki son zamanlarda.Yapmayı istediğim onca şey var ki. Sürekli yapılması gerekenleri yazıp, yapamadan üstünü çiziyorum. Nereden başlamam gerektiğine, nerede bitirmem gerektiğine karar veremiyorum. Ve artık baş edemiyorum zihnimdeki bu kalabalıkla, üzerini yapamadığım için çizdiğim maddelerle...
O yüzden yapmayı istediğim kalabalıkları aza indirmeyi, kendime baskı yapmadan sadece önceliğim olan şeylere odaklanmayı kısa vadeli bir hedef olarak belirliyorum kendime. An itibariyle.

Bloga zaten sık yazmıyorsun, ha neden gidiyirsun; dedin, duydum onu da. Çünkü yazmayı isteyip yazamama, o motivasyona gelememe hali bile beni başlı başına darlayan bir şey şu anda. Ve bu konuda kendime yüklenmek, en son istediğim şey.

Çıkmadık candan umut kesilmiyor ya sonuçta, için rahat etsin diye söylüyorum. Merak etme, pırıl pırıl yazı konuları var zihnimde, hala. İşte belki de bu yüzden, zamanımı ayırmam gerekeceğinden dolayı bir kaçış planlıyorum buradan. Ama döndüğüm gün, gün o gündür yani sana öyle söyleyeyim.

Zihnimdeki kalabalıklardan kaçabilmek için  belirlediğim başlangıç noktasının blog olması, itiraf etmeliyim ki gerçekten üzücü. İçlerinde en sevdiğim, beni en çok rahatlatan ve neşelendiren bir şey aslında. Belki de her şeyden kaçıp bloga saklanmak en güzeli olabilirdi. Şu an böyle olmasaydı, evet olabilirdi. Ama bu kararla kendimi daha rahatlamış ve odaklanmış hissedeceğim.

Bu süreçte sadece blogdan değil, aslında beni oyaladığını fark ettiğim pek çok şeyden de uzaklaşacağım. Bilumum sosyal aktiviteler de bu kapsama giriyor. Beni görmek isteyen arkadaşlarım, adresimi biliyorsunuz. Çıkınız çıkınız geliniz.

Bilmeyenleri ama halimi hatrımı sormak isteyenleri, veya arayı çok açtığım bir vakit beni kalaylamak isteyen herkesleri blogdaki mail adresinden beni dürtmeye davet ediyorum. Çekinmeyiniz.
Ay çok özledim, dur bi motivasyon olsun da İlham Kediciğime bir kartpostal göndereyim diyenler olursa da bileyim yani bu deyişleri, tamam mı?

Yazmak için tek yakınlaşacağım yer ise, Mutlu Keçi'min yeni yıl hediyesi yeni defterim olacak.
Defterin arka kapağında şöyle der; '' ...zaman gelecek gün, senin iklimine dönecek, yeşereceksin...''

O zamana kadar beni özleyiniz. Ben gizliden buralardaki yazıları okurum ama yine de, daha o kadar ölmedik.
Belki dayanamam hemen gelirim, belki de küçük bir kaçamak yazısıyla gelir yine kaybolur giderim... Kim bilir... Bekleyip göreceğiz.

Sevgiler,
İlham Kedisi



Share:

25 Kasım 2016 Cuma

Aidiyet

İtiraf etmem gereken bir şey var...
Hakikaten de imkansız diye bir şey yokmuş. bir kere daha görmüş oldum. İnsan bir kere mecbur kalmayagörsün zaten, yapamayacağı şey yok. Başa gelen de çekiliyor en nihayetinde.
İstanbul... Hiç bir zaman, yaşamanın hayalini kurmadığım bir şehir. Hayal bile değil iken, evim olan bir şehir. Hayalini kurduğum onca şehre inat hem de.
Asla alışamayacağımı biliyordum, ama asla! Burada kurduğum her yeni düzende, eskiyi özlüyordum. Eski hayallerimi mesela.Ne bileyim işte... En basitinden, İzmir'de iş bulma hayalini düşündükçe üzülüyordum. Ya da İzmir'de sahip olduğum o düzenle, burada kurduğum düzeni kıyaslayınca hiç bir şey kesişmiyordu hayatımda ve ben bu yeni şehirle başa çıkamayacağıma daha da inanıyordum. Bu sırada İstanbul'a alıştın mı diye soranlara da böyle bir şeyin imkanı olmadığını anlatmaktan usanmıyordum.
Sonra...
Sonra ne oldu gerçekten bilmiyorum. Tam olarak ne zamandan sonra içinde bulunduğum resme uzaktan bakabilmeye başladım, hiç hatırlamıyorum. Ama uzaktan bakmaya başladıktan ve bunu fark ettikten sonra, şunu gördüm. Ben bu İstanbul resminde küçük bir noktayım. Küçük bir nokta da olsam, en tepeden bakarsam bu resme aitim. Girdiği sokaklarda yönünü bulamayan, kalabalık nereye dönerse oraya dönen şaşkın bir nokta belki ama, buraya ait.
Olmazdı ya, olmuş. İstanbul, beni evimde hissettirir olmuş.
Beni yeni bir ben yapmış. İçinde bana ait çokça şey barındırmış. Benim İstanbul'um beni güldürdüğü kadar ağlatmış da. Ama yine de hep evim olmuş. Her şey bittiğinde, bu şehirde evime gidip kapımı kapatmışım. Bu şehirde evime gitmişim işte. Bu bana huzur veren bir şey olmuş.
Hayalini kurduğum düzen resminin çokça parçasını İstanbul'da çizmişim. Uzaktan bakınca bunu fark ettim. Sonra renklerim olduğunu gördüm çizdiğim bu resimde. Ben seçerek boyamışım. Canım nasıl istediyse öyle. Renklerim, bu şehirde sevdiğim insanlarım. Düzen resmimin ortasında da kendi başıma yaşadığım bir ev, bir hayatı temsilen.
Tüm bu düşünceler darmadağınık zihnimde uçuşuyordu düne kadar. Bir kaç gün önce ailemin yanına gittiğimde her bir düşüncemin daha net farkına vardım. Utanmadan İstanbul'u özledim. Utanmadan erkenden geri döndüm.

Şimdi İstanbul sanmasın ki, onsuz yaşayamam. O kadar uzun boylu değil, yaşarım.
Sonra bir başka şehre daha alışırım. Sonra da bir başkasına...
İstanbul'a bile alıştıysam, bundan sonrası hiç de zor olmaz hem.
Share:

15 Kasım 2016 Salı

Son Bir Ay



Başlamadan önce, bu yazının geçen hafta yazıldığını, ancak sonuca bağlayamadan bir takım meşguliyetler sebebiyle ortada kaldığını belirtmek isterim. Yüzünü gören cennetlik diyenler için de tam şuraya bir tane çiçekçi kız fotoğrafı iliştiriyorum.

***
Bir ay olmuş! Varsın olsun sevgili blog... Her ne kadar ara vermiş gibi görünsem de, değil öyle. Hala aklım fikrim yazmakta. Sadece burayı ihmal ettim, hepsi bu.
Yalnız bu bir aylık süreçte neler yaptığımdan bahsedebilmek için önce bir zihnimi toparlamam lazım. Ya da, dur bakayim.. Şu instagram hikayelerindeki fotoğrafları mı toplasam onun yerine acaba? Daha kolay olur hem hatırlaması, hem de seriye kaldığımız yerden devam etmiş oluruz. Oldu bu iş!

Kışın gelişi havanın soğumasından değil de Yeşilköy sahildeki insan sayısının azalmasından belli oluyor benim için. İster cumartesi olsun, ister pazar bu aralar bir sakinlik var ve bu, kış demek... Geçen yıl yine bu mevsimde, sadece geceleri çıkıp yürüyüş yapıyordum. Sırf insan olmuyor o saatte diye. Bu yıl da geceleri aynı tempoya girmekle beraber, ek olarak sabahları erken kalkarak da yürüyüşe çıktığım oluyor. Yine sırf insan olmuyor diye. Spora da yazıldım, mis!
Yalnız benim bu gece-gündüz yürüyüşleri ilk turda genelde kedi sevmeli, fotograf çekmeli olmasından ötürü pek faydalı olmasa da, neyse ki ikinci tur tam gaz ve hedef odaklı geçiyor.




Diğer bir konu ise, İstanbul'da sonbahar. Çok ama çok güzel değil mi?
Bir rüzgarla kollarını açarak yere atlayan sarı, turuncu yapraklar ve bu sayede yerlerde boylu boyunca uzanan o güzelim renk uyumu. Buna hayran olan bir ben olamam. Sadece şu yapraklar yüzünden, başımı göğe kaldırmaz oldum. Gözümü, gönlümü mutlu eden her detay yerde çıtırdayan ve renkten renge bürünen o yapraklarda. Eskiden kışı çok severdim ama, sanırım bu da değişiyor.


Ben yazmaz iken günler geceleri, uçaklar ise beni kovalıyordu. Ülkeler ve ben havalarda uçuşuyorduk.



Bu hızlı temponun içinde ben de hızlıca anı biriktirme peşindeyim, sevgili blog. Gidemediğim bir Afrika uçuşunun yerine, Paris uçuşu verildikten bir kaç saat sonra ben ertesi sabah için valiz hazırlamaya başlamıştım bile. Evet, Afrika yerine Paris... Her şeyin bir ikamesi var sonuçta bu hayatta, öyle değil mi?

Paris'e Uçtum! diye yazmıştım ya daha önce hani burada. Bu kez o zamanki gezime sığdıramadığım ve göremediğim için içimde kalan Moulin Rouge'a yol aldım dosdoğru. Listede Moulin Rouge'u da oldu-bitti-görüldü şeklinde işaretledikten sonra Eiffel ile bir kere daha kavuşalım istedim. Gecenin soğuğunda Paris metrosunun karmaşasında Eiffel'e gittim ve bu macerayı da böylece bitirdim.

Hayal meyal hatırladığım bir Colombo, Sri Lanka maceram da oldu. Hayal meyal hatırlıyorum, çünkü kaldığımız sürenin kısıtlı olması sebebiyle yakınlardaki bir marketten çay ve hindistan cevizli bir takım yağlar almaktan başka bir şeye zaman kalmadı. O esnada gördüğüm tuktuk arabaları bu anıma katıyor ve ne kapsam kardır diyorum.


Ekim'de karpuz yemenin keyfi ise bir başkadır. 

TukTuk dediğimiz arkadaş bu yeşil olan 
Ama sanmayın ki TukTuk tek çare...
Son yazdığımdan beri geçen sürede ve İstanbul'da ayaklarımın yere bastığı günlere iki konser, bir tiyatro, bir festival, iki buçuk kitap sığdırabildim. Hani çok parlak olmasa da fena durumda değilim bence. Yok ya aslında parlak bir durum bu düşününce. İki sinema filmi bile var aralarında, bak şimdi aklıma geldi.





Sonuç olarak bu darmadağınık bir yazı oldu, farkındayım. Bunun nedeni ise yazar kişisinin hayatının zaten bir dağınık düzen içinde kavrulup gidiyor olması. Hani o bakımdan, bu yazıda yaşamımın izleri var falan, öf sustum!

Başın dönmeden sonuna kadar okuduysan eğer, canımsın yani ne diyeyim.


Sevgiler,
İlham Kedisi

ROMANTİKLİ NOT:
 Bir de yanında olamadığım için göklerde kutlanan bir doğum günü vardı. Söylemezsem olmaz...












Share:

12 Ekim 2016 Çarşamba

Kedili Hava Sahası

Bu sabahın mutluluk itemleri;
*gözümü açar açmaz okuduğum bir mutluluk

*sabah 7 buçukta tamamen kendi isteğimle kalkmış olmam ve üstelik kendimi inanılmaz dinç hissetmem

*üzerimde ince bir gömlekle kahvaltıyı dışarıda yapıyor olmama rağmen sabah esintisinin içimi ürpertmeyişi  (hoş, ürpertse dahi bu maddede yer alabilirdi...)

*kedili bir hava sahası

*az sonra kedili hava sahasında beliren, büyük kulaklıklı bir oğlan çocuğu... ne dinliyor hiç bilmiyorum. kediler az evvele kadar gözlerini benden ayırmaz iken, bu oğlanın gelmesiyle etrafını sarıyorlar. tam 7 kediden bahsediyorum. çoğunluğu yavru. oğlan kedili çemberin ortasında, şaşkın. dev kulaklıkları ile bana dönüp bakıyor. benden başka kimse yok onları gören. ben de ellerimi iki yana açıyorum, ben de şaşkınım dercesine. sonra kulakları çıkarıyor, birşey dersem diye. ''seni tanıyorlar bence'' diyorum. ''emin değilim, bence birine benzetiyorlar'' diyor. haydi buyrun cevaba!



*kahvaltı sonrası çay üstüne kahve içiyorum, kitabımdan sayfalar üstüne sayfalar okuyorum. derken 2balık'ın hediyesi olan, ''Ağaçların Özel Hayatı''nı bitiriyorum. tam iki saat oyalanmışım. kedilerden müsaade isteyip inzivaya çekiliyorum.

Sabah tüm hızıyla devam ediyor. Şimdilik günüme dokunanlar bunlar. Öylesine... Küçük, huzur dolu detaylar. Anın içinde olduğumu hissedebildiğim günlerden biri.
Oh be, dediğim zamanlar. Yazmayı özlediğim türden kısa bir iç ses notu.
Bu arada, günaydın!


Sevgiler,
İlham Kedisi
Share:

2 Ekim 2016 Pazar

Mauritius'a Uçtum!

Sayın okuyucularımız,
hostesiniz konuşuyor. Efendim şu anda cennetten bir parça olan Mauritius hakkında yazmaya başlamış bulunuyorum! Tahminimce bu yazıyı yazmam bir kaç dakikamı, yaşadığım güzelliklerin etkisinden kurtulmam ise bir ömrümü alacak... Tam da bu sebeple, birazdan okuyacağınız bu kısa yazının bir gezi yazısı olmadığını belirtmek isterim. Sadece fotoğraflarla bana eşlik edin istedim. Aldığımız son hava raporuna göre yağmurlu günler bizi bekler. Peki ama bizi yağmur yıldırır mı, sevgili okuyucu? Tabii ki, hayır!
Hepinize şimdiden iyi okumalar ve keyifli seyirler dilerim.

Ruhumu dinlendiren bu adaya borçlu olduğum için, iç sesimle yazıyorum şimdi.

Madagaskar'ın doğusunda bulunan ve komşusu bulunmayan bir ada ülkesi burası. Haritada ise minicik bir nokta. Öylesine minicik ki, üstünde yazan adı olmasa varlığına inanamayacak insan.

Gelmeden önce tüm cesaretimi toplayıp, yapmayı planladığım bir çok şeyi yapamadım aslına bakarsanız. Mesela parasailing, mesela su altı yürüyüşü ve daha niceleri hayallerimde gerçekleştirilmeyi bekliyor hala. Başta planladığım şeyleri, benim kontrolüm dışında gelişen sebepler yüzünden yapamıyor olmam oldukça rahatsız etti. Hatta neredeyse mutsuz edecekti ki, kendime şunu hatırlattım. Yakın zamana kadar bırakın bu cennet adasını görmenin hayalini kurmayı, adını bile duymamıştım. Hayalini bile kurmadığım bir hayali yaşıyor olmam, benim ne kadar şanslı olduğumun bir göstergesiydi zaten. Neden mutsuz olacaktım ki? Buradaki en kötü günüm böyle olacaksa varsın olsun dedim.





Sonrası hep güzellikti zaten. Saçlarımı rüzgara, kendimi akıntıya bıraktım. Beyaz kumlarda adımlarımla izler bıraktım.






Sonra, yeşilin ve mavinin en ince tonlarda buluştuğu, o güzelim manzaraları seyrederken nerede olduğumu hatırlattım kendime. Neredeyim? Bu minik adanın bir köşesindeyim. Her gün bir sahilindeyim. Bir başka adasının cam yeşili sularında, okyanusun akıntısındayım. Ben yüzerken yanımdan geçen benekli, çizgili balıklarlayım. Yemek yerken yanımıza konan, kırmızı gövdeli, turuncu kanatlı minik kuşlarlayım. Ama hep dünya haritasında ve çok daha küçük bir nokta olarak hayal ettim kendimi. Buradayım! Böyle düşünmek beni her zaman heyecanlandırmıştır. 

Bue Bay beach

Port Louis


Chamarel



* Chamarel'de bulunan bu bölge en turistik noktalardan bir tanesi. 7 ve 23 renkli toprakların bulunduğu iki ayrı bölge var. Fotoğraf 23 renkli bölüme ait.


Gris Gris Beach

Yaşadığımız dünyanın inanılmaz güzelliğine bakmak için sadece 5 dakikalığına bile olsa çıkılması gereken bir tepe değil mi sizce de?  Dur burada ve renkleri say. Bir tablonun önünde duruyormuşsun gibi düşün. İçindesin halbuki...




Ile Aux cerf Island

Mauritius hakkında araştırma yaparken hiç belgesel izlemedim. Sadece yazılan sınırlı kaynakları okudum ve fotoğrafların gerçek olamayacağını düşündüm. Nitekim gerçekmiş de...
Okurken rastladığım en güzel şey ise Mark Twain'in bir sözüydü;
''Mauritius was made first, and then heaven; and that heaven was copied after Mauritius.''



Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

12 Eylül 2016 Pazartesi

Bir Cumartesi


Merhaba canım blog!
Yukarıdaki kolajda bu cumartesi günümden ve instagram hikayelerimden dağınık bir bütün görmektesin. Çünkü yeni yazı serisi ''Instagram Hikayeleri'', tüm hızıyla devam ediyor!
Fotoğrafları görmeden önce, bu cumartesi neler yapmışım biraz anlatayım.
Tüm yorgunluğuma rağmen aslında epey aktif bir gün geçirdim. Öğleden sonra ingilizce dersim vardı. (Bahsetmedim sanırım ama IETS skorumu yükseltebilmek için yabancı bir hocadan özel ders alıyorum.) Tek boş günüm bu cumartesiydi. Bir yanım ''yat uyu allasen'' dese de duymazdan geldim. Her ne kadar zor da olsa kalktım o yataktan ve Taksim'e doğru yola koyuldum. Tam da planladığım gibi erken vardım ve çoktan yapmış olmam gereken ödevleri hızlıca 1 saat içinde yaptım. Bazı makaleler sonuç kısmına ulaşamamış da olsa... Yaptım mı yaptım!
Kurs sonrasıysa hep gezmeli, iyilikli güzellikli boş bir cumartesi işte.
 Taksim'den Galata'ya, oradan Karaköy'e ve oradan ise Beşiktaş'a sadece tabanvay yolu ile keyifli bir yürüyüş. Arada verilen çay ve fotoğraf molası vesaire vesaire....
Gelelim görsellerin detaylarına.
Beyoğlu sokaklarında daha önce hiç görmediğim bir bina ve çekirgeleri :)


Canım Galata!
İstanbul'da severek zaman geçirdiğim, görünce içimin açıldığı yerler belli; Cihangir, Karaköy ve Moda! Ama bir de Galata kulesi var ki, ne zaman görsem günüm güzelleşiyor sanki. İster gece çıksın karşıma, isterse gündüz... Başımı kaldırıp, ona şöyle bir baktığımda veya ara sokakta birden karşıma çıktığında mutlu oluyorum resmen. Etrafındaki kafeleri, kalabalık turist kafilelerini de seviyorum. Bir keresinde azmetmiş ve upuzun kuyruğa girmeyi göze alıp tepesine çıkmıştık. O manzarayı görünce daha da sevmiştim Galata Kulesi'ni işte!


Karaköy - 2 Cafe
Sakin ve zevkli dekorasyonu ve envai çeşit çaylarıyla aklımı başımdan alan, fotoğraf çekmelere doyamayıp akşamı ettiğim şirin; 2 Cafe. Bir de tiramisu yapıyorlar ki, akıllara zarar!



Tabi yaa, okullar açılıyor! O kadar uzaklaşmışım ki artık okuldan, bunu ancak markette gördüğüm kırtasiye reyonunun ciddi bir şekilde çeşitlendirilmiş olması ile anlayabildim.  Bayılırım kırtasiye alışverişine! İhtiyacım yok, kabul... Ama evde renkli kalemlerin, güzel kapaklı defterlerin bol bol bulunmasının kime ne zararı olacak, değil mi ya?
Güzel cumartesi gününün gecesini boğaz ağrısı ile, bir üşüme bir terleme halleriyle geçirince kapanışı kötü yaptım malesef. Hala tam olarak iyileşemesem de, iş-güç koşuşturmacalarına devam ediyorum. Ama bişey söyleyeceğim, hastalanmama sebep olan şey o kadar güzel ki... Boğazıma elimi sokup hunharca kaşıma isteğim olmasa, hiç üzgün değilim hastalandığıma.
Bu hastalığın sebebi; sıcak bir günde, ülkenin birinde maymunlarla ve kuşlarla cirit atarken bir anda bardaktan boşalırcasına yağan Muson yağmuru ve ben leylanın mutlu mesut yağmur altında sırılsıklam ıslanmayı kabul edişidir. Yer; Kuala Lumpur, Malezya.
 Ama hala aynı şeyi söylüyorum, ''İnsan hayatında kaç kere Muson yağmuruna yakalanır ki?''. Varsın hasta olayım, geçer elbet! :)


Sevgiler,
İlham Kedisi 


Not: Malumunuz bayramınız tabii, ama ben bu bayram seyran işleri ile ilgili ne hissettiğimi daha evvel şurada yazmıştım, hatırlarsanız. Ama yine de, bayramı seven herkesin bayramı pek kutlu, pek mutlu olsun! :)
Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com