Ana içeriğe atla

Apartman Sohbetleri #1 ''Balkon''


Bir ev sahibesi olarak, Apartman Sohbetleri konulu meydan okumamızın ilk sorusunu artık yazma vaktim geldi. Bu soruyu cevaplayarak meydan okumayı an itibariyle resmen başlatıyorum.
Yine de şunu belirtmek istiyorum. İkinci soruyu Cuma günü yazacağım. Yani o güne kadar zaman bulmakta zorlananlar olursa, hiç telaşa kapılmasın. Ve hatta, o güne kadar daha bir kalabalıklaşırsak, konu komşuyu da bu blogda kahveye çağırırsak pek bir hoş olur doğrusu.
Cumadan itibaren de cevaplarda yardırmalı, meydan okumalı günler başlıyor olacak. Neresinden yakalarsanız, tutun katılın.
S o r u l a r ı n   t a m a m ı   v e    h i k a y e s i   i ç i n   b i   t ı k !
Öyleyse, meydan okuma başlasın!

Nasıl Bir Apartmanda Büyüdün?

Çocukluğum boyunca, doğduğum evi de sayarsak tam üç ev taşıdık. Yani çocukluk anılarım mekanlara bölünmüş gibi olsa da, benim hatırladığım anıların neredeyse hepsi ikinci evimizde. O yüzden size o evi anlatacağım.
Söke'de Yeltepe diye bir mahallenin çıkmaz sokaklarından birinde bulunan, iki katlı bir evin ikinci katında büyüdüm. Alt katımızda Seçil Abla (o zamanlarki idolüm) ve ailesi yaşıyordu. Onların evinin girişi bahçedendi yanlış hatırlamıyorsam. Bizimkine ise hiç onların kapısına bulaşmayan, dönemeçli bir dışarıdan merdivenle ulaşılıyordu. Net hatırladığım şey, küçük bacaklarım için bu dönemeçli merdivenlerin tam bir işkence olduğu. Çıkması ayrı bir çile olmasının yanı sıra, inmesi ise pata küte düşmeli ciddi bir başarısızlık hikayesiydi.

 5-6 yaşlarımdaki anılarımla hatırlıyorum hep bu evi ve bu mahalleyi. Evin balkonlarından birinde kırlangıç yuvaları olurdu hep. Bu yuvalar da tam merdivene baktığı için, çoğunlukla merdivene kırlangıçların yumurtaları düşerdi. İçi boş yumurtalardı hep. Benim de çocukluk cehaleti ile yapmaktan kendimi alamadığım şey, o yumurtaları kırmaktı. Bir gün içi dolu çıksa, aklımı nasıl kaybederdim kim bilir... Neyse ki böyle bir travma hiiç yaşanmadı.  Zaten bi gün annem onları kırdığımı görünce, beni güzelce bir kalayladı. Bu macera da öylece bitti.
Mahalledeki arkadaşlıklar konusunda şanslıydım. Neredeyse her evin, aşağı yukarı benim yaşlarımda bir çocuğu vardı. Hal böyle olunca, aşağıdan ''Arzuuu, aşaaaa gelseneeeeeğ'' diye bağıran veletler boldu benim hayatımda. Bunların bazıları çok nazikti ve öyle bağırmak yerine pıtı pıtı bizim o dolanan merdivenleri çıkar; ''Nilgün Teyze (kendisi annem olur), Arzu aşağıya gelebilir mi?'' gibi minnoş minnoş izin alırdı.
En güzeli yaz akşamlarında o sokakta olmaktı. Kaldırıma oturur sakin sakin sohbet ederdik. Bu sohbetler için en sevdiğimiz yer sokağın sonundaki merdivendi. Çıkmaz sokağın bittiği yerde caddeye çıkan bir merdiven.
O yaz akşamlarında saklanırdık, ip atlardık ve tabii ki -olmazsa olmaz- evcilik oynardık. Benim favorimse, fena rol kestiğim dram-entrika türünde oynanan o evciliklerdi. Ah be! Çocuk mu kaçırılmadı o evciliklerde, aile faciaları mı çıkmadı, verem olup ölünmedi mi, of neler neler! Bir zamanların Brezilya dizileri bizim evlerde izlenirdi. Malum bir de Nalan'lı Türk sineması vardı. Bizim çocukluğumuz bu ikisiyle harmanlandı nihayetinde, senaryolara şaşırmamak lazım.
Ve o yaz gecelerinin en efsane olayı da, babaların başlattığı balkonda uyuma furyasıydı. Ya o ne güzel şeydi be! Uyuduğum en temiz uykular hep o balkonda uyunanlardı. Böyle bir kaç evin balkonu geceleri
cibinliklerle kapatılır, yorganlarla çarşaflarla şenlenirdi. Babalar horlamalarıyla şenlik ateşini yakar, gecenin ilerleyen saatlerinde homurdanarak içeri kaçarlardı. Sonra o balkonlarda sadece çocuklar kalırdı. Tabii eğer, baba kucaklayıp yaka paça içeri taşımadıysa. Kalmayı başaranlar için en fenası, sabahın kör saatinde o gözüne gözüne giren güneş ışığı yüzünden, uykunun en tatlı yerinde sürüklenerek içeri girmek zorunda kalmaktı.
 Masako Kubo Illustrations
Masaka Kubo Illustrations
Canım o yaz akşamlarından birinde, balkonda oturup çay içmek istedi şimdi. Bir de çayını çalgılı çengili bir sesle karıştıran komşuların, ayıp olmasın diye sessizce attığı kahkahası geldi aklıma. Güzeldi çocukluğumun geçtiği ikinci ev ve o sokak be! Bir de balkon hasretim depreşti şimdi, iyi mi? :)

Bir tane de Apartman Sohbetleri videosu iliştireyim. 
Hemşeri olduğumu öğrendiğim Fatma Turgut ile :)


Sevgiler,
İlham Kedisi

Yorumlar

  1. Şimdi sen bu soruyu sorunca, çoçukluğumu hatırlamaya çalıştım bende.. Biraz zaman aldı.. Fark ettim ki geçmişe dair net anılarım gerçekten 13 yaşımla yani Merve ve senle aynı odaya geldiğim zamanlarla başlıyor. 13 yaş biraz geç evet farkındayım ben de.. Daha erken zamanlar için anılar yok mu tabiki var ama biraz silik :)
    Biri mavi biri yeşil iki binadan oluşan küçük bir sitenin yeşil apartmanında büyüdüm ben, evimi de hep o yeşilden tanırdım. Annem biraz korumacıydı cocukken geçirdiğimi söyledikleri hastalıklar için ( çok da büyük şeyler değil ama 3 kere havale geçirmişim mesela, bir de o zamanlar sürekli burnum kanardı ayda bir 3 gün hastanede yatardım zaten kadın korkuyordu tabi) bu sebeple pek dışarıya göndermezdi balkon karelerinde sek sek oynardım ben de güzel havalarda.. Zaman zaman da izni koparabildiysem eğer gider sitenin arka bahçesinde çamurdan pastalar yapardım. Büyüyünce pastacı falan olamadım ama zaten o zamanlardan da belliydi pek yeteneğim olmadıgı :) Neyse işte demem o ki challenge accepted Arzu'cum devamını bekliyoruz :)

    YanıtlaSil
  2. Apartmanda değil bir köy evinde büyüdüm ben. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O zaman keşke o cağnım köy evini anlatsaydın :) Misafirliğe gelmiş gibi olurduk, amacımız o :)

      Sil
  3. Ne güzel ya:) bira hafızamı zorlayayım belki ben de katılırım :))

    YanıtlaSil
  4. Merhaba
    Ben de katıldım. Yazımı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.Sevgiler :)
    http://beydaninkitapligi.blogspot.com.tr/2017/02/apartman-sohbetleri-1-nasl-bir.html

    YanıtlaSil
  5. ben de apartmanda büyüdüm ama şimdiki gibi mi :(

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Meydan Okuyorum!

Ben geldiiim! Hem de öyle bir geldim ki, ellerim kollarım dolu bir şekilde! Evet, bir sürprizim var. Bu blogda daha önce yapılmamış yepyeni bir şey ile çıkageldim yine. 2017 hayatımda olduğu kadar blogumda da türlü türlü yeniliklere ev sahipliği yapıyor. Hazır lafı gelmişken şimdiye kadar çok sevdim kendisini, umuyorum aramız açılmaz diye de belirtiyor, yeni yılın kulağını ufacık bir çekiyorum. Her neyse, gelelim sürprizime... Hazır mıyız?  Ver trampetlerle gerilim müziğini hızlı hızlı;   ''  tıpıtıpıtıpı tııııııp''... Duyduk duymadık demeyin! Bu bir   CHALLENGE   , bir    SALANJ   bir   MEYDAN OKUMA  yazısıdır! İstenilen  herhangi bir şekilde adlandırmak ve hunharca katılmak serbesttir! Hodri meydan demeden önce konuyla ilgili bahsetmek istediğim şeyler var. Konumuz '' Apartman Sohbetleri ''. Ve konunun da, soruların da sahibi  İlker Gümüşoluk . YouTube'da videodan videoya zıpladığım bir gün, şans...

Sabahları 5'te uyanmak (Kargalara selam olsun)

 Ey uykucu ahali ve çok sevgili kargalar! Toplanın yamacıma, neden sabah 5’te kalkıyorum, nereden çıktı bu iş ve nereden geliyor  bu motivasyon onu anlatmaya başlıyorum.  Birden fazla motivasyon kaynağım var aslına bakarsanız. Yapmak istediklerim, yarım bıraktıklarım, sabahın sessizliği, gün doğumunun güzelliği, kendime zaman yaratma ihtiyacım falan filan diye başlıklarım uzar gider.  Ama yine de hepsi birlikte toplanıp gelse bile beni yataktan çıkarmaya yetmiyordu. Uyanmak için tek bir şartım vardı; “havanın aydınlanması” .  Sabahın karanlığı bana geceleri uyanıp işe gittiğim günleri hatırlattığı için işi bırakmamla birlikte (bilmeyenler için mini bilgi, hostestim) fark etmeden yeni bir alışkanlık geliştirmiş oldum. Hatta bu alışkanlığın kendime koyduğum bir kural olduğunu sonradan fark edecektim; ''  artık hava aydınlanmadan uyanmana gerek yok, artık karanlıkta kalkmak zorunda değilsin,artık gece uykunu bölmek zorunda değilsin... '' Bunu kendime ödül olar...

Osaka'ya Uçtum!

Turna kuşu bilinen en eski origami figürüdür. Aynı zamanda özel bir anlamı vardır. Bin tane turna kuşu yapan kişi bir dilek hakkına sahiptir. Japonlar güzel dilekleri için turna kuşu yapmayı sihirli bulurlar. Nereden mi biliyorum? Üniversite son sınıftayken keşfedip katıldığım bir origami atölyesinden. Bu atölyeden bana kalan turna kuşu figürü hiç unutmadığım, gözüm kapalı yaptığım bir şey oldu benim için. Origami kağıdı bulduğum zamanlarda şanslıydım. Ama çoğunlukla ya renkli bir kağıdı, ya bir gazeteyi, ya da eski bir kağıt parayı origamiye çevirdim. Hiç bir şey yapamadığım zamanlarda elime bir kağıt alıp katlamayı ve onu kuşa çevirmeyi sihirli buluyorum ben de. Turna kuşu sayım bin oldu mu bilmiyorum. Hala bir dilek hakkım oldu mu bilmiyorum. Büyük dileğim için en baştan oturup bin tane kağıt katlamaya başlasam iyi olur. Ama son zamanlarda evrene gönderdiğim mesajların bir şekilde iletildiğinin de farkındayım. Bundan çok önce, daha origami yapmaya bile başlamadan önce kendime -kend...