Ana içeriğe atla

(8) Orange Juice ve Güle Güle

Kaldığım yerden devam! Geç kaldım azcık farkındayım. Ama yalan yok iki gündür koşturmacadan çelıncın bi ucundan tutamasam da yazanları okuyup kendi cevaplarımı düşünüyordum. Sonunda hem zaman buldum hem de yazacak cevap.Yarın diğerlerini de yazacağım ama, bunu yatmadan önce bitireyim istedim. Neymiş ilk sorumuz hemen bakalım, 'Sizi gülümseten şeyleri bizimle paylaşır mısınız?'. Paylaşmam mı hiç!
Şimdi bu beni gülümseten şeyler çok genelleşir işin içinden çıkamam ben. Gülmeyi de güldürmeyi de çok severim çünkü. Ama iki hikayem var ki bunu yazmam sizi de güldürmem lazım, geçen gün aklıma geldi.
Bilen biliyor, bilmeyenlere de söyleyelim hostesim ben. Bizim meslekte de her gün bir atraksiyon, bir farklı heyecan. Haliyle bir o kadar da türlü türlü gülmelik, anlatmalık hikaye. Ama içlerinde bazıları var ki, nerde ne zaman aklıma gelse gülümsetiyor.
Uçak gürültülü bi arkadaşımız biliyorsunuz. Hep bir uğultu, hep bir ses. Haliyle de kulaklar yarı tıkalı, duymak bazen zor. Hele ki bizim için cam kenarında oturan yolcuyu duymak hep zor, en zor. Bir de o bana hiç yaklaşmadan, sesini yükseltmeden söylüyorsa istediği içeceği cümbüş başlıyor işte. Şu zamana kadar cam kenarında oturan yolculardan yüzde 30'u benim tarafımdan, kola yerine vodka, tea yerine cin (hemi de tonikli), elma suyu yerine portakal suyu ve bunun gibi farklı türevleri servis edilerek şaşırtılmıştır. Ve yine bu yolcuların yüzde 80'i yanlış verdiğim içeceği 'It's ok' diye karşılamış ve geri vermemiş, hemen akabinde ise bir 'but' ekleyerek ilk istedikleri içeceği ille de ille de istemişlerdir.
Bu yanlış anlamalarla alakalı bir arkadaşımızın hikayesi var ki o en zirve, asıl onu anlatmak istiyorum.  Hac zamanı uçaklarımızda bol bol hacı amcalarımız teyzelerimiz olur. Yine günlerden bir gün hac zamanı olmuş, uçakta tamamı hacı yolcu. Hepsi beyaz entarilerini giymiş, bizle beraber 40bin feetlerde süzülüyorlar. Servise başlamış bizimkiler. Ne yersiniz, ne içersiniz böyle tek tek 200 kişiye servis. Kulağımız hep yarı tıkalı demiştik hatırlarsanız. Amcamızın biri ''Oruncuuz'' gibilerinden bir şey söylüyor ne içersiniz sorusuna cevaben. Atik kabin memurumuz hemmen kapıyor en taze sıkılmışından bir bardak portakal suyu ve 'Here is your orange juice, sir!' . Amca bakıyor bizimkinin suratına, tek kaş havada ''Orucuz evladım orucuz, tövbe estağfurullah!''. Kabin memurumuzda derin bir sessizlik...
Başka bir hikaye de benle alakalı. Biz günde 4 uçuş yapabiliyoruz. Buna da 4 bacak deriz ve her kabin memurunun korkulu rüyasıdır bu 4 bacak uçuşlar. Mesaisi uzun saatler sürer, bazen nereye uçtuğunuzu unutasınız gelir ve eve giderken beyniniz çoktan akmıştır. Gecenin 3'ünde başladığım bir uçuşta 150-200 arası yolcuyu ''Günaydın!'' ile karşılıyorum. Sonra hepsine tek tek ''Güle güle''. Buraya kadar gayet basit. Gelin ikinci uçuşu yapalım. Yolcu sayısı yine 150 gibi. Hala ''Günaydın'' çünkü saat henüz 6:00. Uçuş bitti, Güle güle! Üçüncü uçuşa geçelim, yolcu geliyor yine yüzlerce. Yine mi ''Günaydın'', bi dakka lan? Saat kaç? 10:00.  Ne bitmez günmüş bu derken bende zırt devreler yanmış. Günaydın dediğimi sanarken kendimi gelen yolculara ''Güle Güle!'' derken buluyorum. Yolcuların beni dinlemediği nasıl da belli, ben kendi kendimi fark ediyorum bi anda. Dur bi sus! Güle güle... Güle güle.. Sus ayol bari bişey deme! Bu sefer düzelteyim derken Gü-gü-gü-günaydıııın oluyor ağzımdan çıkan kelime. Kekeme hostes, aferin kızıma. Valla o günü hiç unutmuyorum. Toparlayana kadar en az on yolcu geçmiştir önümden. Sonra ben onların önünden geçip 'Kemerinizi bağlayın, telefonunuzu kapatın' falan. Ya bi git derler adama. Git önce Güle güle ne zaman denir onu öğren diye de eklerler.
Yarına bomba gibi geliyorum. Challenge'a devam!


Sevgiler,
İlham Kedisi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Meydan Okuyorum!

Ben geldiiim! Hem de öyle bir geldim ki, ellerim kollarım dolu bir şekilde! Evet, bir sürprizim var. Bu blogda daha önce yapılmamış yepyeni bir şey ile çıkageldim yine. 2017 hayatımda olduğu kadar blogumda da türlü türlü yeniliklere ev sahipliği yapıyor. Hazır lafı gelmişken şimdiye kadar çok sevdim kendisini, umuyorum aramız açılmaz diye de belirtiyor, yeni yılın kulağını ufacık bir çekiyorum. Her neyse, gelelim sürprizime... Hazır mıyız?  Ver trampetlerle gerilim müziğini hızlı hızlı;   ''  tıpıtıpıtıpı tııııııp''... Duyduk duymadık demeyin! Bu bir   CHALLENGE   , bir    SALANJ   bir   MEYDAN OKUMA  yazısıdır! İstenilen  herhangi bir şekilde adlandırmak ve hunharca katılmak serbesttir! Hodri meydan demeden önce konuyla ilgili bahsetmek istediğim şeyler var. Konumuz '' Apartman Sohbetleri ''. Ve konunun da, soruların da sahibi  İlker Gümüşoluk . YouTube'da videodan videoya zıpladığım bir gün, şans...

Osaka'ya Uçtum!

Turna kuşu bilinen en eski origami figürüdür. Aynı zamanda özel bir anlamı vardır. Bin tane turna kuşu yapan kişi bir dilek hakkına sahiptir. Japonlar güzel dilekleri için turna kuşu yapmayı sihirli bulurlar. Nereden mi biliyorum? Üniversite son sınıftayken keşfedip katıldığım bir origami atölyesinden. Bu atölyeden bana kalan turna kuşu figürü hiç unutmadığım, gözüm kapalı yaptığım bir şey oldu benim için. Origami kağıdı bulduğum zamanlarda şanslıydım. Ama çoğunlukla ya renkli bir kağıdı, ya bir gazeteyi, ya da eski bir kağıt parayı origamiye çevirdim. Hiç bir şey yapamadığım zamanlarda elime bir kağıt alıp katlamayı ve onu kuşa çevirmeyi sihirli buluyorum ben de. Turna kuşu sayım bin oldu mu bilmiyorum. Hala bir dilek hakkım oldu mu bilmiyorum. Büyük dileğim için en baştan oturup bin tane kağıt katlamaya başlasam iyi olur. Ama son zamanlarda evrene gönderdiğim mesajların bir şekilde iletildiğinin de farkındayım. Bundan çok önce, daha origami yapmaya bile başlamadan önce kendime -kend...

Almaty'e Uçtum!

Sevgili blog, Seni çok sevdiğimi ama defterimin yerinin apayrı olduğunu biliyorsun değil mi? Biliyorsun, çünkü arada bir bu gerçeği başına kakıyorum. Eski bir alışkanlık deftere yazmak... Az evvel ilk yazıyı yazdığım tarihe baktım da 2013, Temmuz'a ait. Ki bu ilk defterim değildi, ilk yazım kim bilir nerede ve ne zamana ait. Başka defterler de bitirdim, evet. Ama 3 yıldır çok az da yazsam benimle bu kadar çok gezen, nereye gitsem çantanın veya valizin bir köşesinde yer alan başka bir defterim olmamıştı. Bu defterimin arasında, gittiğim yerlerden topladığım yapraklar, kokladığım çiçekler, biletler, bir broşür, Uganda'ya ait seçim kağıdı (valla var) ve hatta bir tane de milli piyango bileti var- amortisiz. Sanki blogda fotoğraflarla kaydedebildiğim anılara ait ruhları da defterime hapsediyorum gibi bir his aslında bunları yapmamın sebebi. O güne ait çiçeğin kokusu, rengi defterin yaprağında iz bırakıyor ve bu bana daha canlı bir şey gibi geliyor. Ama yine de defterime çok yazamı...