16 Kasım 2017 Perşembe

Viyana'ya Uçtum!

Mahcup ve özlemiş bir hayırsıza hoş geldin derseniz eğer, mmm şey ben bi yazı yazmaya geldim. En son yazıyı Ağustos'ta yazmış ve bir daha bırak yazmayı neler olup bitiyor diye bile bloga uğramamış da olsam, siz bana hesap sormadan kucak açın olur mu? Hem eğer böyle hiç bir şey olmamış gibi davranabilirsek, zaman kaybetmemiş oluruz ve sizi sürpriz bir yere uçurabilirim. Hazır ''hey gidi hey perşembesi'' de olmuşken gelin sizi 7 Nisan'daki bol yağmurlu, bol rüzgarlı Viyana'ya sürükleyeyim. Neredeyse yeni yılın yeni Nisan'ı gelecek ama ben size hala yıllık izindeki hayal gezimizden bahsetmedim. Hoş, yazmadım çizmedim belki ama Brüksel ve Brugge ile ilgili anılarımızın olduğu videoları çoktan editleyip YouTube'a yükledim bile. Araya bu kadar uzun zaman girdiğinde, geçmişe dönük yazmak çok zor olduğu için bu videoların yazılarını yazmayı başaramadım. Ama bu kez kendimi ve balık hafızamı zorluyorum. Gezinin ortasından başlamış olalım ama yine de Viyana'nın hem yazısı hem videosu olsun. Ne dersiniz, bu biraz kendimi affettirmemi kolaylaştırır mı?
Nisan'ın ilk haftasında Brüksel'den başladığımız gezi rotamız heyecan verici iki nokta üzerinden oluşturulmuştu aslında. Bu gezinin amacı, aynı rota üzerinden görülebilecek yerleri dolaşmak asla olmadı. Bu gezide ulaşılması hedeflenen iki yer vardı ve amacımız onlardı. Birincisi, Brugge. İkincisi, Hallstatt. Böylesine kel alaka iki yere ulaşmak için geçilen yerler de değerlendirilince, işte ortaya 'oha ne alaka' dedirten, 'dönün artık' diye söyleten ilginç bir gezi rotası çıktı. Başka nerelere gittiğimizi söylemiyorum. Bilirsiniz, spoilerdan hiç haz etmem. Öyle ya da böyle Brüksel'den Brugge'e oradan da Viyana'ya geçtik. Viyana'ya ulaşmak için tekrar Brüksel'e dönmemiz ve uçak kullanmamız gerekti tabii ki. Neyse ki Brussels Airlines ve şakalı fiyatlandırma stratejisi sağolsun, bizi üzmeyen bir uçak bileti ile hedefimize bir adım daha yaklaşmıştık. Burada bir parantez açıp bir şey anlatmak istiyorum. Meslek hastalığımın yan etkilerinden biri de farklı havayollarını deneyimlemek. Çünkü, biliyorsunuz ki ben artık sıradan bir yolcu olamıyorum. Yolcu olamıyorum aslında, direkt olarak. İçimde engellenemez bir baş üstü dolabı kapatma isteği, koridoru bloke eden insanı uyarma ihtiyacı, utanmasam su isteyene gidip su verecek kadar ileri boyutlarda olan yerimde rahat oturamama hali mevcut. Bir de buna ek olarak, diğer havayolları nasıl, yok efendim hosteslerin davranışları, üniformaları falanları aşırı bir meraklı olduğum için Brussels Airlines uçuşu benim için heyecanlıydı. Meslek hastalığımın gerektirdiklerinden olması sebebiyle, uçağa binince kabin amirine kendimi tanıtarak aynı işi yaptığımı söyledim ve yer numaramı belirttim. Bunu yapmamın sebebi size korkutucu gelecek belki ama, acil bir durumda potansiyel yardımcı olduğumu bilmelerini sağlamaktı ve aslına bakarsanız bu şekilde kendimizi tanıtmamız uluslararası bir havacılık kuralı. Ben böyle söyleyince zaten epeyce yaşlı olan kabin amiri ve yanındaki bir diğer yaşlı memur bana gülümseyerek ''yaaa saçmalama ya ne acil durumu olmaz öyle şeyler enjoy your flight'' dedi ve üstüne üstlük sarıldı. Ben de ''valla ben söyleyeyim de'' diyerek, az önceki sarmaş dolaş halimizin şokuyla yerime geçtim. Sonra üzerinize afiyet, efendim biz uçuşta bir uyumuşuz bir uyumuşuz ki sormayın gitsin. Uçak kalktıktan sonrası yok bende.Neyse inerken de adettendir diye ballandıra ballandıra teşekkür ediyordum ki amirimiz lafı ağzıma tıkadı heyecanla. Bir dakika bi dakika, diyerek elindeki karton bardağı bize uzatarak; ''Yer numaranı unutmuşum, uçuşta seni aradım ama şapka olmayınca tanıyamadım'' dedi. Ben ''hö'' diye bakarak bardağı aldım ve bir de baktım ki içi tamamen çikolata dolu. Yaaa şapşik misiniz ya diyerek bu sefer ben sarıldım tabi kendilerine. Leyla ile Mecnun gibi çıktık uçaktan, üzerimizde tatlı bi şaşkınlık, bi mutluluk. Bir taraftan çikolatalarımızı kemiriyoruz. Viyana'ya hoşgeldik.
Havalimanından dışarı çıktığımızda değişen iki şey vardı. İklim ve dil. Ayrıca gün de neredeyse değişmek üzereydi.Vardığımızda hava çoktan kararmıştı çünkü. Kış karanlığı da şehri ele geçirdiği için yol yorgunluğu ve rüzgar bizi bir güzel çarptı o akşam. Metro için aldığımız biletleri, para üstünü falan hiç algılayamadığımı hatırlıyorum. Kalacağımız yer şehir merkezine yakın değildi. Ama metro ayağında olduğu için ulaşım konusunda hiç sorun yaşamadık. Hatta bizim için çok daha iyi oldu. Çünkü Viyana gibi pahalı bir yerde, merkezde kalıp ihtiyaçlarımız için en pahalı rakamları ödemek istemiyorduk. Çünkü zaten daha iki gün önce Brugge'deyken kanala telefonumuzu düşürmüştük- öhhöm düşürmüştüm. Brugge kanallarında dibe batan telefonumuz, daha gezimiz bitmeden bizi de borç batağına batırmıştı ne de olsa. (Bakınız; Brugge Vlog) Hal böyle olunca kaldığımız muhitteki Kipa benzeri süper ekonomik market aşırı işimize yaradı. Gelip eşyalarımızı bıraktıktan sonra, gözümüzü kestirdiğimiz bu markete kapanmadan gidip ertesi günkü kahvaltı ve yemek alışverişimizi yaptık. Çünkü evimizin güzel bir mutfağı, yemek yapmak için ihtiyacımız olan tüm malzemeleri vardı. Yine de, ''yahu kaç kere gelicez Viyana'ya sanki, gel bu akşam da paraya kıyalım'' diyerek o akşam yemeğini dışarıda, hakkında müthiş şeyler duyduğumuz bir restoranda yedik. Alışılanın aksine, Viyana'da Figlmüller'e gidip şinitzel yemedik. Onun yerine öneri üzerine şehir merkezindeki ''Plachutta'' isimle yere gittik. Per perişan halimize ve rezervasyonumuz olmamasına rağmen bu şık restoran bizi kabul etti ve biz de Viyana'daki ilk gecemizde kendimizi şımartmış olduk.
Yemekten sonra gece Viyana'sına bakıp yarının fragmanını izlemiş olduk ve hızlıca tatlış evimize döndük, çünkü donduk donduk! Kaldığımız yeri AirBnb'den bulmuştuk. Öyle güzel dekore edilmişti ve her şey o kadar zevkliydi ki evi satın almaya karar verdik. Sonra borçlarımız aklımıza geldi ve yani en azından biz de ilerde böyle bi evde yaşayalım diyerek kararımızı düzelttik.
Ev ile ilgili diğer fotoğraflar ve konum ile ilgili detayları inceleyebilmeniz için şuraya AirBnb linkini ekliyorum. Evet, biz çok memnun kaldık. Çünkü herşey ama herşey ev konforundaydı. En güzeli de yatağı olduğu bölüm ve tavandan açılan pencereydi. Böylece sabah yağmuru gözümüzü açtığımızda ilk gördüğümüz şeydi. Evin tek olumsuz yanı, böylesine güzel olduğu için sizi dışarı çıkmaktan alıkoyması. Evin keyfini çıkarmak istediğimiz için, Viyana'daki ilk günümüzü ağırdan aldık. Bir gün önceki market alışverimizi kahvaltıyla ziyafete dönüştürdük. Bir taraftan Viyana notlarımızı, ve çok büyük bir ihtimalle yağmur ve erken kararan hava sebebiyle gidemeyeceklerimizi tespit ettik. Hava mı erken kararıyordu, yoksa biz evden erken çıkamıyor muyduk? Güzel soruydu. Kahvaltıdan sonra zoru başardık ve ev sahibimizin bizim için bıraktığı iki koca şemsiyeyi kolumuza takıp kendimizi sokağa attık. İlk durağımız Viyana Konsolosluğu'ydu. Evet Figlmüller'e gitmediğimiz yetmezmiş gibi, gezimize konsolosluktan başlıyorduk. Kulağa aykırı geldiğimizin farkındayım. Ama durum aslında bu değil. Tarih itibariyle referandum oylaması vardı ve yurtdışında yaşayanlar için oy kullanmanın son günleriydi. Ben Türkiye'de yaşayan bir insan olsam da, o sıralarda pek sevgili sevgilim İspanya'da yaşıyordu. Oylar kullanıldı. Baktık ki yağmur biraz insaflı yağmaya başlamış. Zaten konsoloslukta beklerken de kalorifere itinayla yapışıp, ziyadesiyle ısınmışız. Dedik ki, yürüyelim. Hem şehrin bu taraflarını keşfedelim, hem de buraya yakın sayılan ve listemizde yer alan Schloss Schönbrunn'e gidelim. Schloss Schönbrunn; yani Schönbrunn Sarayı, Habsburg hanedanının yazlık sarayı oluyormuş. Barok mimariye sahip bu saray, bir de öylesine geniş güzel bir bahçeye sahip ki, kaybolur gidersiniz. Viyana ayazını iliklerimize kadar hissediyor olmamıza, rüzgarın sağlı sollu bizi tokatlamasına ve ayaklarımıza kara suların (!) inmesi suretiyle çoraplarımızın vıcık vıcık ıslanmış olmasına rağmen burada saatlerce oyalanmış olabiliriz. Biz buraya yazın gelseydik, gerçek bir yazlıkçı gibi davranır ay şeklinde kestiğimiz karpuz dilimleri ve peynirle saraya bakar dururduk tüm gün. Neden? Çünkü Habsburg hanedanına mensup değiliz ve Viyana'da ilk uğradığımız yer Türkiye Konsolosluğu. Yani kanımızda var.
Bunlar botların içinde yüzen suya rağmen Instagram'da gösterdiklerimiz;
Bunlar da aslında olanlar;
Merkeze geldikten sonra yine keyfimize yenik düşüp kahve ve tatlı için muhakkak deneyimle listemizin başında bulunan Demel'e sığındık. Hanedanın yazlığından sonra tabii ki de sıradan bir pastaneye gidemezdik. Imparatorluk pastacısı olan Demel tam bizlikti ve biz de masaların dolu olması sebebiyle oluşan uzun kuyruğa aldırmayıp, sabırla yerimizi bekledik. Sonrası mis gibi sert bir kahve ve Sachertorte eşliğinde müthiş bir şölendi. Fiyatlar ise Viyana piyasasına ve bu lezzete göre gayet normal. Siz yine de 4'le çarpıp tadınızı kaçırmayın.
Enerjimizi yeniledikten sonra asla durmayan yağmurla inatlaşarak Viyana'yı keşfe devam ettik. Eski şehir merkezi, görkemli St. Stephan Katedrali, Hofburg Sarayı. Bu kısımları fotoğraflayamadım çünkü yağmurun artmasıyla çantaya kaldırılan ekipman sayısı doğru orantılıydı. En sonunda elimde sadece video kameram kalmıştı. Ben de bol bol videoladım. Ki, siz de vlogda hikayenin filmini izleyebilesiniz diye. Rica ederim, ne demek. Hikayemize devam ediyoruz.En nihayetinde bir bucketlist maddesini daha ezip geçmek için geldiğimiz Wiener Staatsoper; yani 1869'dan beri orada bulunan, Neo-Rönesans mimarisinin tüm ihtişamıyla inşa edilmiş Viyana Devlet Opera Binası'nın tam önündeyiz. Dıştan görmeniz bu yerin nasıl şahane olduğunu anlamanız için hiç yardımcı olmayacak inanın. İçeri girdiğinizde ise, ağzınız şaşkınlıktan hiç kapanmayacak. Tüm tarihi canlı tutan iç mimarı, kırmızı halılarla kaplı merdivenleri ve müthiş şık Viyanalıları gördüğünüzde ''ölmeden önce yapılacaklar listenizdeki'' bu madde ile gurur duyacaksınız. O günkü amacımız operaya gelmeden önce şıkır şıkır giyinmek, iki dirhem bir çekirdek olmak ve biletleri internetten almaktı. Ama her nasıl olduysa, tüm bunlar hayal oldu. Bir kere tüm gün yağmurla boğuşmamız bizi çok yorduğu için sık sık bir yerlere girip ısındık, soluklandık. Eh, sonra tabii eve gidecek vaktimiz kalmadı ve o kadar şık insanların arasında sıçana dönmüş halimizle diğerlerinden oldukça farklıydık. Tek eksiğimiz alnımızdaki ''selam biz turistiz'' yazısıydı, ama olurdu o kadar. ''İnternetten alınca fiyat ne kadar fark eder ki ya'' deyip kapıda biletleri sormaya gidince öğrendik ki operanın başlamasına 40 dakika vardı. Ve internet satışı zaten kapatılmıştı. Tek seçeneğimiz caddedeki şövalye kostümlü tiplerden karaborsa bilet almaktı. ''Hayır ne kadar fark edecek yani'' diye diye öğrendik ki aslında 13 Euro olan bilet öyle bizim gibi kırk dakika önceden alındığında 45 Euro oluyormuş. Evet, tek kişi 45 Euro. Ne demiştik ama, 4 ile çarpmıyoruz.
Peki siz olsanız ne yapardınız? Aradaki dudak uçuklatan fark yüzünden ölmeden önce yapılacaklar listenizdeki ''Viyana'da Opera'' maddesini kimselere çaktırmadan hızlıca silip, ıslık çalarak oradan uzaklaşır mıydınız? Yoksa gözünüzü kapatıp, kafanızı yana çevirerek hızlıca parayı verip bileti kaparak gerisini düşünmemeyi mi tercih ederdiniz? Biz sonuncuyu yaptık. Sonuçta bugün kahve ve tatlı dışında hiç dışarda yememiştik.Yanımızdaki meyve ve sandviçler hayat kurtardığı kadar bütçemizi de kurtarmıştı.Yani hepsinden öte, sonunu düşünen kahraman olamazdı, dimi? Bir de ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız-- öhhöm yok hayır bu anlatmak istediğimin tam tersi bir atasözü.
Biz ''Medea'' operasına gittik. Almancamın seviye atlamasını bu operaya borçluyum. Çünkü biz bir süre ekranlarda ingilizce seçenek olduğunu fark etmedik. Biz ve önümüzde oturan Koreli dostlarımız çaresizce operayı izliyorduk. Sonra benim zeki sevgilim ekranları kurcalamaya başladı ve altyazı tık diye ingilizce oluverdi. Koreli arkadaşlarımız oaaaa, vaaaoo diye şaşkınlıkla kendi ekranlarına dönüp aynı kurcalama işlemini yaptı. Tabi benim omuzlar gururdan kabarmış o an. Ve bişey diyeyim mi, ondan sonrası gerçekten efsaneydi. Opera sevmem, yalan yok. Daha önce İzmir'de de gitmişliğim ve aşırı sıkılmışlığım mevcut. Ona rağmen nasıl olduysa zamanı yakalayamadık. Vallahi 45 euro verdik diye abartmıyorum, bittiğinde üzüldük ve baya baya beğendik.
Böylece yine evimizin yolunu tuttuk gece Viyanasında. Ertesi gün sabahın kör bi saatinde Hallstatt'a gitmek üzere yola çıkacaktık. Hallstatt mı daha rüya yoksa ona ulaşmak için yaptığımız tren yolculuğu boyunca şahit olduğumuz manzaralar mı, bunu bir sonraki yazı ve vlogda sizlere anlatacağım. Bu yazıyı yazmak resmen iki gecemi aldı. Formdan düşmek bu olsa gerek. Hikayenin filmini merak edenleri tam buradan YouTube kanalımdaki Viyana Vlog'una alayım öyleyse. Sevgiler, İlham Kedisi
SPOILER: Videodaki şamarcı söğüt kısmı aşırı yalan bilgidir. İnanıp yaymayınız.
Share:

8 yorum:

  1. Seyahat yazıları okumaktan çok sıkılan ben senin yazılarına bayılıyorum :)

    YanıtlaSil
  2. yea fidyolar çok güzel olmuş <3<3<3
    ne kadar bol konuşmalı o kadar güzel hatta... yazının devamı için aylarca beklemeyiz ama demi? :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her videoda bir cümle kadar daha uzun konuşmaya yani açılmaya başlıyorum sanırım :) Hepi topu 7 video olmuş ama ilkinde tek kelime bile konuşmamışım gelişimim gözlerden kaçmamalı :))
      Bu sefer çok bekletmicem merak etme. Boş bir kaç hafta olucak önümde ve ben şimdiden yazılarımı planladım :*

      Sil
  3. Yaziyi okumadna once bir not birakip okumaya oyle devam edicem. Nolur gorselleri sayfaya yeterince en buyuk boyutta yerlestir! Hepsi cok guzel ve uzun yazilarin arkasinda kalmasina izin vermeeeeee!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Silviacım yeni temamın kurbanıyım sanırım. Ya da blogspot değişti ben baş edemiyorum. Çünkü yazıya eklediğim fotograflar taslakta kod olarak görünüyo ve ben onu büyük küçük diye ayarlayamıyorum. Ya kendime yeni bi tema bulucam ya da kod yazmaya başlıcam -_-

      Sil
    2. Aha. Oki. Yazi yazma penceresinde punti/yazi/renk/link ekle vs. bar'i vardir. Orada text/html diye bir secenek varsa html 'yi kapa, duz yazi secenegine cevir. Boyle bisi hatirliyorum.

      Sil
  4. Nefis bir yazı olmuş. Heyecanla okudum. Bu kadar ara vermeyip bizi de seni okuma zevkinden mahrum etmesen ne güzel olur ama :)

    YanıtlaSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Hakkımda

Fotoğrafım

Siz şimdilik beni blog yazan bir İlham Kedisi olarak tanıyın.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com