Ana içeriğe atla

Apartman Sohbetleri #2 ''İngilizcecilik''

Yettim yettim!
Meydan okumanın ikinci günündeyiz resmen. Ve herkesler almış başını gitmiş. Neler neler yazılmış of! Hala açıp bakamadım ama döner dönmez ilk iş akşamlara kadar yazılarınızı okuyup yorumlamak olacak. Şimdi bloglarınıza bir kaç Tayland tıklaması geldiyse bilin ki o benim! :) Hadi meydan okuyoruz dedim ve hemen ardından kalktım Bangkok'a uçtum. Bir de hastayım ki sorma yani. Kulaklarım, burnum tıkanmaktan patlamaya geçti artık. Gerçekten son 3 gündür hastalıktan kafam kalkmıyor. İnatla uçuşlara devam ediyorum ve faturasını ağır ödüyorum. Ama ne yapalım. Bir kaç gün sonra tüm bu dertlerim geçecek, hastalıklarıma yeni bir motivasyonla çare bulacağım diye düşünerek dayanıyorum. Evet, çok gizliden hayatımla ilgili reyting de yaptığıma göreeee gelelim meydan okumanın ikinci sorusuna! İşin fenası, az daha kendi meydan okumama katılamayacaktım. Dur neyse, geldim.

 ''Çocukluk Eğlencen Neydi?''

Bi insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur denir ya, hakikaten de öyle bence. Ben çocukken de kendi dünyası olan ve o dünyada mutlu mesut yaşayan bir kızdım. Büyüdüm ve yine aynı motivasyonda hayatımı yaşıyorum. Çocukken yaşadığım dünyadan taşındım tabii ama, şimdiki de bir çoklarının yaşadığı dünyaya göre daha keyifli, daha kendi halinde ve itiraf etmek gerekirse daha yaşanılası.
Ne demek istiyorum? Şöyle açıklayayım. 

Çocukluğumda, ki hatırladığım yaşlar hep 5-6 dönemine denk geliyor, oyun dünyam kendi halinde ama kocaman bir dünyaydı. Öyle çılgınlar gibi bebek koleksiyonu olan bir kız çocuğu değildim. Tek tük vardı ama onlar dünyanın en güzel bebekleriydi bence. Mesela hiç unutmuyorum bir Barbie bebeğim vardı ki adeta Rihanna'ydı. Şaka yapmıyorum. Bildiğin zenci bir Barbie'ydi. Kirpikleri öyle boyama falan değildi mesela, takmaydı. Acayip taştı anlayacağın. Hani iki tane bebeğim vardıysa da, tarzlarıyla on bebeğe taş çıkarırlardı, o biçim. Benim onlarla oyunlarım da şöyle oluyordu. Evdeki yırtık bezler, kumaşlar artık o günün imkanlarıyla elimizde ne varsa önce bir güzel toplanır ve odaya yığılırdı. Sonra üzerleri önceden yapılan tasarıma göre sabunla çizilir (evet, kalıp çıkarıyoruz ve yaş 6), itinayla kesilir, uyduruktan dikilir ve otantik Barbie bebeğime çılgın bir kreasyon yapılırdı. Gayet de tek başıma yapar, halının üstünde bu işlemleri bitirene kadar iki büklüm olur, yemeden içmeden sadece bu işi yapardım. Sonuç, acayip bir ''ben yaptım'' hazzı! Şimdi ben böyle bir oyunu nasıl bir başkasıyla oynayayım söyler misin? Mahalleden bi arkadaşı çağırsam desem ''gel bugün abiye dikiyoruz'', çocuğun boğazına lolipopu kaçar maazallah. Bir de yapamaz falan, ben sevmem öyle şeyleri. Kendi kendime yapayım ama, biten iş güzel olsun. Yaş altı, karakter özelliği mükemmelliyetçilik. Yuhunuz!
Bu kılık kıyafet işleriyle ilgili, biraz daha üst modelini kendime de yaptığım oluyordu. O da şöyle ki, annem perdeleri mı çıkarmış yıkamak için? OOOH, saldır! Hemen alır belime, boynuma dolar bir güzel prenses elbiseleri yapar ve annem; ''Çıkar hadi, atcam makineye artık'' diyene kadar evin içinde bir kontes gibi yaşardım. Of bak bu acayip bir mutluluktu benim için. Çarşaflarla da yapıyordum bunu ben. Yerlere sürünen kuyruklu uzun elbise modelleri...Mmmm, bayılırız! O zamanlardan beri seviyorum kendilerini. Yaş artık belki 7-8 olabilir, nitekim bu eğlence epey uzun sürdü bende. Şunu hatırlıyorum; ''Kızım hala mı bu oyun? Cıks cıks cıks...''. Başlangıç yaşı ise, sanırım 6' dan önce. Çünkü bununla ilgili bir fotoğrafım var evde. Ben beşiğin önündeyim, koca surat sırıtıyorum. Üzerimde beyaz bir zıbın. Bacaklar tüm boğumuyla meydanda. Başımda ise, beşiğin tül cibinliği. Evet, çünkü gelin olmuş gidiyorum ben öyle zıbınlı falan. Nasıl bir eğlence anlayışım varsa küçüklüğümden beri, ben hala adını koyamıyorum.
Heh mesela bunda da, ben şimdi eve arkadaş çağırıp, beline çarşaf dolayıp kontesçilik mi oynatcam? Ya kontes ne bi kere, bilmez onlar bilmez... Çoluk çocukla mı oynucam yani? Bırak yalnız oynarım ben bu oyunu.Bir de şimdi tutturur, kraliçe ben olucam falan, valla yok çekemem. Yaş 7, karakter özelliği liderlik. Pes...
İlkokula başlamadan önce, yani yine aynı dönemler, bir oyun vardı asla yalnız oynamadığım ve unutamadığım. Gerçekten en en en keyif aldığım o olabilirdi. Oyun arkadaşım, Melis. Hayatımda kalmasını ve şu yaşlara kadar beraber büyüyebilmemizi çok isterdim. Ama taşınmalar falan iletişim bilgilerimizi bile bulamadık. Baya kaybettik birbirimizi. Ah Melis, ah... Bu oyunu hatırlar mısın bilmiyorum. 
Oyunu anlatıyorum.
Öncelikle havaların güzel olduğu, sokağın yaşıtlarımızla kaynadığı akşamlardan biri itinayla seçilirdi. Aramızda bunun için anlaşır mıydık hatırlamıyorum. Oyunun adını da şu an koyuyorum ''İngilizcecilik''. Hönk! Bence de. Ama dur anlatıyorum.
Etrafımızda çoluk çocuk (!) varken, birimizden biri sözde ingilizce konuşmaya başlardı. Diğeri de tüm tiyatral yeteneğini konuşturarak, ciddi veya alaycı yüz ifadesiyle (artık karşı tarafın ne dediğine bağlı bu tabi, tabiii) ingilizce adı altında uydurukça konuşmaya başlardı. Sonra diğeri ona cevap, öbürü ona soru derken biz böyle mahallenin çocuklarının şaşkın bakışları arasında ingilizce konuşma tiyatrosu çevirirdik. Maksat, yok. Nerden çıktı, en ufak bi fikrim yok. Ve inan, herkes yutardı. Bizi o sokaktaki çocuklar, ingilizce biliyor sanırdı. Ama ne ingilizce, üff! Ana dilim olsa, dönmez o kadarı. Ve biz bi süre sonra, tabii garibanlar anlamayınca, neyse Türkçe konuşalım bariiiğ diyerek oyunu bitirirdik. Bu öyle bi kereliğine yaptığımız bişey değildi. Baya mahallede namımız vardı bununla alakalı ve biz bunu sürdürürdük. Bu arada o yaşlarda ben adımı yazmayı annemden zorla öğrenmişim. Onun dışında ne bir okuma, ne bir yazma söz konusu değil. Anaokulunda hobi olarak ev çiziktiriyorum. Melis, benden iki yaş büyük. Hadi o okuyor, yazıyor. Belki bir iki kelime ingilizce de biliyordur da, bana ne oluyor yani. 


Böyle orjinal bir çocukluk geçirip büyüdüğünüzde de, dünyanızı öyle herkese açamıyorsunuz işte. Çünkü bugün bile hala, benim keyif aldığım şeyler daha farklıdır. Eğlence anlayışım başkadır. Anlamayanı çok oluyor. Anlamış gibi yapıp, dahil olmaya çalışan ama afallayan oluyor ya da. O yüzden sanırım benim samimi arkadaşlarım bellidir, değişmez. Ve onları kaybetmemek benim için çok kıymetlidir. Bir de Melis'i bulabilseydim bi gün, yeniden. 

Ah neyse... İyi oldu bu meydan okuma ya. İyi ki yapmışım :)

Cevaplarınızı ülkeye döndüğüm ve sağlığımdan hala bir şeyler kaldığını fark ettiğim eeeen kısa zamanda okuyacağım. Sakın yazmaktan vazgeçmeyin. Ha olur, ben yazamazsam da sebeplerim bu hastalık meseleleri ve yorgunluk olacaktır. Burası artık sizin apartmanınız, sizin eviniz. Yazın yazın, beni de etiketleyin, yorumlarda dürtün ve bi şekilde devam edelim sohbetlere :)

Soruların tam hali için  b u r a y a  T I K T I K.
Ve meydan okuma ile ilgili merak edilenler ile ilgili detaylı yazıya da b u r a d a n   T I K T I K.

Bir tane de apartman sohbetleri videosu ile taçlandıralım bu yazıyı. :)

Sevgiler,
İlham Kedisi
N o t :

Blogsuzlar, yorumlar kısmına yazarak bu soruya cevap verebilir ve böylece katılabilirsiniz. Devamlı katılım zorunlu değil. Canınız ne zaman isterse o zaman yazın.

Yorumlar

  1. Apartman sohbetleri challenge'ını altın gününe gelirken terliklerini çantasında getirmiş, tabağında kısır dışında hiçbir şeye dokunmamış, tüm dedikoduları büyük bir zevkle dinlemiş ama kendisi pek bi'şey söylememiş, hava kararınca da altınını teslim edip evine yollanmış muhnis komşu teyze edasıyla takip ediyorum. Harika yazılar çıkıyor herkesten. Farklı farklı şehirlerde geçse de geçmişimizin ve özlemimizin ortak olduğunu görmek büyük keyif!
    İyi ki başlatmışsın 😊

    YanıtlaSil
  2. Ay çok güzel, kendi çocukluğuma benzettim biraz :) İngilizcecilik oynamazdık belki ama ben de şarkılara bayağı ingilizce söz uydurur söylerdim, şimdi gel de becer :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sorma hiç, o zamanlar yaptığım aksanı yapabilmek için büyüyünce bi ton ders almam gerekti. Hala da 6 yaşında konuştuğum kadar akıcı konusamıyorum vallahi. Dil nankör şey, peh! :))

      Sil
  3. Çocukken İngilizce şarkıları uydururdum. Bu yaştaki uydurma şarkılarım ise İtalyanca, hiç büyümeyeceğim :D İyi gezmeler ve geçmiş olsun :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Meydan Okuyorum!

Ben geldiiim! Hem de öyle bir geldim ki, ellerim kollarım dolu bir şekilde! Evet, bir sürprizim var. Bu blogda daha önce yapılmamış yepyeni bir şey ile çıkageldim yine. 2017 hayatımda olduğu kadar blogumda da türlü türlü yeniliklere ev sahipliği yapıyor. Hazır lafı gelmişken şimdiye kadar çok sevdim kendisini, umuyorum aramız açılmaz diye de belirtiyor, yeni yılın kulağını ufacık bir çekiyorum. Her neyse, gelelim sürprizime... Hazır mıyız?  Ver trampetlerle gerilim müziğini hızlı hızlı;   ''  tıpıtıpıtıpı tııııııp''... Duyduk duymadık demeyin! Bu bir   CHALLENGE   , bir    SALANJ   bir   MEYDAN OKUMA  yazısıdır! İstenilen  herhangi bir şekilde adlandırmak ve hunharca katılmak serbesttir! Hodri meydan demeden önce konuyla ilgili bahsetmek istediğim şeyler var. Konumuz '' Apartman Sohbetleri ''. Ve konunun da, soruların da sahibi  İlker Gümüşoluk . YouTube'da videodan videoya zıpladığım bir gün, şans...

Osaka'ya Uçtum!

Turna kuşu bilinen en eski origami figürüdür. Aynı zamanda özel bir anlamı vardır. Bin tane turna kuşu yapan kişi bir dilek hakkına sahiptir. Japonlar güzel dilekleri için turna kuşu yapmayı sihirli bulurlar. Nereden mi biliyorum? Üniversite son sınıftayken keşfedip katıldığım bir origami atölyesinden. Bu atölyeden bana kalan turna kuşu figürü hiç unutmadığım, gözüm kapalı yaptığım bir şey oldu benim için. Origami kağıdı bulduğum zamanlarda şanslıydım. Ama çoğunlukla ya renkli bir kağıdı, ya bir gazeteyi, ya da eski bir kağıt parayı origamiye çevirdim. Hiç bir şey yapamadığım zamanlarda elime bir kağıt alıp katlamayı ve onu kuşa çevirmeyi sihirli buluyorum ben de. Turna kuşu sayım bin oldu mu bilmiyorum. Hala bir dilek hakkım oldu mu bilmiyorum. Büyük dileğim için en baştan oturup bin tane kağıt katlamaya başlasam iyi olur. Ama son zamanlarda evrene gönderdiğim mesajların bir şekilde iletildiğinin de farkındayım. Bundan çok önce, daha origami yapmaya bile başlamadan önce kendime -kend...

Almaty'e Uçtum!

Sevgili blog, Seni çok sevdiğimi ama defterimin yerinin apayrı olduğunu biliyorsun değil mi? Biliyorsun, çünkü arada bir bu gerçeği başına kakıyorum. Eski bir alışkanlık deftere yazmak... Az evvel ilk yazıyı yazdığım tarihe baktım da 2013, Temmuz'a ait. Ki bu ilk defterim değildi, ilk yazım kim bilir nerede ve ne zamana ait. Başka defterler de bitirdim, evet. Ama 3 yıldır çok az da yazsam benimle bu kadar çok gezen, nereye gitsem çantanın veya valizin bir köşesinde yer alan başka bir defterim olmamıştı. Bu defterimin arasında, gittiğim yerlerden topladığım yapraklar, kokladığım çiçekler, biletler, bir broşür, Uganda'ya ait seçim kağıdı (valla var) ve hatta bir tane de milli piyango bileti var- amortisiz. Sanki blogda fotoğraflarla kaydedebildiğim anılara ait ruhları da defterime hapsediyorum gibi bir his aslında bunları yapmamın sebebi. O güne ait çiçeğin kokusu, rengi defterin yaprağında iz bırakıyor ve bu bana daha canlı bir şey gibi geliyor. Ama yine de defterime çok yazamı...